29 Kasım 2008 Cumartesi

karma , kimyon ve sırpça

Günler , aylar ve yıllar ne de çabuk geçiyordu. gerçekleştiril(e)memiş planlara ömür yetecekmiydi diye düşünmeye başlamıştık artık? şartlar uygun olacakmıydı? real fiesta deyimiyle vuruş sırası bize de gelecekmiydi? yoksa gelip geçmişti de farketmemişmiydik.

zekish bugün dedi ki , dün beni rüyasında görmüş. ona mesaj atmışım ve demişim ki güneş doğuyor. güneş yeniden doğacakmıydı gerçekten , yoksa rüyalarda mı kalacaktı?

kimyonun son kullanma tarihi geçmemişti daha ama dün ben yine de çöpe attım onu , tadı bozulmuş gibiydi , aslında benim ağzımın tadı bozulmuştu.
ve pişman ol(a)mamak . bu iyi birşeymiydi? kötü birşeymiydi?
iyiyle kötü yoktu ama di mi , unutuyorum hep. öğretilmişlikler su yüzüne çıkıyor işte , ne kadar derine gömsen de , herşey zamanla yer değiştiriyor. akışkan olan hiçbirşeye güvenmemek lazım.
suya bıraktığın her ne ise hangi kıyıya ne zaman vuracağı belli olmuyor işte dostlar.
çöpten çıkartsam da bir işe yaramaz artık di mi :)) hem bu kaçıncı kimyon çöpe atılan.

biri bu gidişata bir son vermeli ya da kimyonsuz bir dünya düşlenmeli.

hayatta neyin ne kadar önemi var ki?

hiçbirşeyin hiç önemi yok galiba.

Hvala ti srce mohe.

her zamanki gibi gökten üç elma düştü , üçü de kafama düştü.

karma.

27 Kasım 2008 Perşembe

24 Kasım 2008 Pazartesi

uçak açık uçuk

ühühühü uçurdum yine uçuk çıkarttım
Pazar gecesi oturmuş Egypt 2 isimli bir oyunla uğraşırken çıktı uçuk. Bir anda pörtledi dudağımdan. Acaba neden? Kedim kayboldu, canım sıkkın, ondan mı? Günlerdir eve gelmiyor kedicik, yastığı boş, mama tabağı dolu kaldı. Minik oyuncak faresinin boynu bükük. Annem de yok İstanbul'da, cebinden aradım dertlendim. Ben gelince arar bulurum dedi. Ancak anneler bu kadar emin konuşabilirler. Ya da annem bizim kedinin nerelere takıldığını biliyor??

Yani, böle gözü çıkmış, patisi parçalanmış dönecekse dönmesin o kedi. Ben bu acılara dayanamam bir daha. Yeter bu kedilerden yana döktüğüm gözyaşları :(((


20 Kasım 2008 Perşembe

Judy ve Uzunbacak

Aah ah. Geçen hafta sonu kendime çılgınca bir nostalji yaşattım ama hiç bahsetmemiştim size.

Oturup baştan sona 40 bölüm tekmili birden Judy ve Uzunbacak (Daddy Long Legs) izledim. Ya ne olur, bunun TRT'de yayınlanmış Türkçe versiyonunu bulan eden yok mu? Herşeyi orijinal lisanında izlerim, Japonca'yı da seviyorum, ama Judy ... olmuyor dostlar.

İzlemeye nasıl başladım ben de anlamadım. Bu uydulardaki bilmemne yüzünden bütün kanallar bozulmuştu ya, eh tv seyretmekten çok sıkılan bir vatandaş olduğumdan zahmet edip kanalları falan düzeltmedim. Onun yerine dedim ki, takayım Judy'i , o oynasın, ben de kitabımı okurum. Ev boş, bir ses olur evde, korkmam dedim. Fakat o da ne? Kitabı okuyamadım, gözümü alamıyorum çizgi filmden. Epeydir izlememişim, bir hoşuma gitti ki, kitabı, oyunu, interneti bıraktım, oturdum Judy ve Uzunbacak izlemeye. 

Böyle, "Sevgili Uzunbacaklı babam" diye başlayan mektuplar gönderip, zarfın üzerine 

Miss Judy Abbott
Lincoln Memorial Lisesi
Fergussen Yurdu
New  Jersey 

yazmak istedim. Oda arkadaşlarım Sally ve Julia ile şapka almaya gideyim, şehre inmişken Jimmy'nin kafesinde çay içelim, akşam beşte okulun önünde Jervis'le randevuma yetişmek için bütün kampüsü koşarak katedeyim istedim. Okul balosuna gidelim, New York'da tiyatro izleyelim, Lock Willow çiftliğinde pisi balığı tutayım istedim. 

Hülasa, 2 gün sabahtan akşama kadar Judy izledim. Hatta üşenmedim, sizin için bir sürü screen caps aldım, akşama da o resimleri yükleyeyim de tam olsun. Bu işin sonu da bir Judy bloguna varır zannederim.

XO XO


18 Kasım 2008 Salı

11 Kasım 2008 Salı

İstanbul turunun sonu

İstanbul turumun sonunu da yazayım tam olsun dostlar.

Nerede kalmıştım? Perşembe günü... Bu gün geleneksel vs. modern günü idi.

Sabah öncelikle Eyüp'e giderek meşhur camiyi gezdik anacak çok kalabalık ve fena derecede hacı yağı kokulu olduğundan çabuk kaçtım ben oradan :






Eyüpten teleferiğe binip Piyer Loti tepesine çıktık sevgili seyirciler. Buradaki kahve türbanlı vatandaşlar tarafından ağzına kadar doldurulmuş idi. Biz de en tepedeki tarihi kahve midir nedir orada içtik çaylarımızı. Ben burada tost yedim, mısır yedim, türk kahvesi de içtim ooohh. Ama su içip taşa oturmadım hahahahaaah
Turumuzun geleneksel kısmını böylece tamamladıktan sonra Eminönüne geri dönüp tramvayla Tophaneye gittik ve de İstanbul Modern'in gezdik. Perşembe günleri bu galeriyi ücretsiz gezebilirsiniz.

Sergideki resimlerin çoğu soyuttu ve tabii bu kadar sanat beni aştı. Fakat Hayrünissa Zeid'in geometrik resimleri, işte onlar şahaneydi dostlar.
Müzeyi gezdikten sonra harika manzaralı kafesinde oturup kahve içtik, tatlı yedik. Framboazlı cheesecake ve de dondurmalı profiterol :

Bence o verdiğim fahiş fiyata göre o kadar lezzetli değildi tatlılar. Fakat vapurlar ve Sarayburnu manzarası buna değdi.
Cuma günü ise Beyoğlu'na gittik. Önce Sen Antuan Kilisesini gezdik. Sonra da Pera Müzesini.


Pera Müzesinde olağanüstü güzel bir sergi var : “Doğu’nun Cazibesi” Britanya Oryantalist Resmi. İşte bu da web sitesi : Doğu'nun Cazibesi

Fotoğraf çekmek yassaktı, o yüzden buraya koyabileceğim bir foto yok idi.

Bu müzeyi bayıla bayıla gezdikten sonra Cihangir'e inip Symirna'da tadı damaklara seza bir şenlik sofrası kurduk. Yan masaya da Teoman geldi ayol hahahaha. Tam Cihangir. Neyse, Symirna'da atıştırma tabağı, mantar soslu tavuk, 4 peynirli cevizli penne yemiştik ama fotoğraflarını çekmeyi unuttum , taa yedikten sonra aklıma geldi. Geçmiş olsun.

Böylece bir hafta rüya gibi geçti, dün de işbaşı yapıp İstanbul'daki sıradan hayatımıza geri döndük ama ben yine yapacağımı yaptım. Fakat bu da başka bir yazının konusu :)

5 Kasım 2008 Çarşamba

İstanbul turuna devam

İstanbul gezilerime Salı ve Çarşamba günleri de devam ettim sevgili seyirciler

Salı günü ilk iş Sakıp Sabancı Müzesindeki Salvador Dali sergisini gördüm. Hayal kırıklığı oldu benim için. Mütemadiyen Dali fotoğrafları ve Dali'nin otobiyografisi ve başka eserler için yaptığı eskizlerden oluşmakta idi. Hiç içimi açmadı.

Keyiflenmek için Taksim'e çıktık ve 54HŞ nolu otobüse binip İstanbul'da en sevdiğim müzeye, Rahmi Koç Müzesine gittik.

Müzedeki bütün o makinaları çalıştırdım, deneyleri yaptım, bahçedeki uçağa bile çıktım. Denizaltı ise yine eksik kaldı.


Bir de yolun karşısında müzenin diğer binası varmış. Kaçıncı gelişim, yeni öğrendim! Ve o binada harika bir denizcilik koleksiyonu, fotoğrafçılık ve ses kayıt tarihi koleksiyonları, ölçüm aletleri ve kameralar bulunmakta idi. İşte böylece akşama kadar zevkle bu şahane müzeyi gezdik.
Çarşamba günü Beşiktaş'dan Edirnekapı otobüsüne binip Zeyrek'de indik (SSK'nın önü oluyor) Karşıya geçip Reşat Nuri sahnesinin yanından Süleymaniye'ye doğru yürümeye başladık.

İşte Tarihi Vefa Bozacısı buracıkta idi :


Vefa Bozacısını ve Vefa Lisesini yürüyüp geçtikten sonra, sanki zaman tünelinden geçip eski istanbul'a gelmiş idik.

Yokuşun ucunda ise muhteşem Süleymaniye Camii bulunmakta idi. Cami bu dönemde büyük bir restorasyondan geçiyor.


Caminin avlusu cıvıl cıvıl, tarihi kurufasülyecilerden mis gibi kokular yayılıyor. Caminin yanındaki mezarlıklara gidiğimizde ise, eski Osmanlı mezartaşları arasında dolaşan kara bir kedicik bizi karşıladı, bahçenin ucunda ise Kanuni Sultan Suleyman ile Hürrem Sultan'ın türbeleri bulunmakta idi.


Süleymaniye'nin etrafında bir tur atınca Mimar Sinan'ın türbesini de bulduk.


Fetva sokaktan yürüyerek Tahtakaleye indik.

İnsan hayatı boyunca Eminönü'ne defalarca gider değil mi? Ama kendimi turist yerine koyunca herşey daha renkli daha çarpıcı göründü bana :)


İşte yıllarca önünden geçip gittiğimiz Rüstem Paşa Camisine de böylece keşfetmiş olduk :


Bu cami Avrupa'nın en zarif camisi seçilmiş. Ufak tefek güzeller güzeli bir cami. Mimar Sinan'a bu camiyi Sultan Süleyman, kızı Mihrimah Sultanın kocası Rüstem Paşa adına yaptırmış. Caminin çinileri Türk çiniciliğin en üst düzeyinde kabul ediliyormuş



Camiden çıkınca geriye doğru dönüp Küçükpazar'a yürüdük. Amacımız eski Osmanlıdan bozulmadan kalmış tek sokağı bulabilmek.

Küçükpazar :

Küçükpazar'dan yukarı tırmandık ve işte Ayrancı Sokağı

Yokuşun tepesinde meşhur Haliç Kafe bulunmaktaa. Muhteçem bir Haliç manzarasına karşı Türk kahvelerimizi içerek bu uzun yürüyüşün yorgunluğunu attık. Yanında yediğimiz brovni sıcak ve yeterince ıslak idi.

Haliç Cafe'nin manzarası :

Yeterince dinlendikten sonra Eminönü'ne geri yürüdük ve 47 nolu otobüse binerek Miniatürk parkına gittik sevgili seyirciler.

Park çok başarılı olmuş. Maketler, gezi planı hepsi çok güzeldi. Atatürk Olimpiyat stadını da yapmışlar. Önünde 4 tane minik turnike, herbirinde bir büyük takımın arması, 1 YTL ile çalışır yazıyor. Aaa bu ne acaba diye merak edip Fenerbahçe turnikesine 1 Ytl'yi attım, atmamla bangır bangır Kıraç'ın Fenerbahçe marşı çalmaya başladı ahahahahaha Park inledi dostlar inledi.
Sultanahmet Camii minyatürü:

Mardin taş evlerin minyatürü :


Şimdi bu yazıyı hemen bitirip turumun bugünkü bölümü kendimi sokaklara atmalıyım dostlar :)

4 Kasım 2008 Salı

İstanbul'da

Bu hafta izinliyim. Bu sefer yurtdışı seyyahati yerine kendi kentimde turist olmak istedim.


İstanbula gelen bir turist ne yapar? İlk iş Sultanahmet'e çıkar. Topkapı'yı da gezmeyeli 2 sene olmuş. Kalktık gittik bu güzel güneşli günde Sultanahmet'e.


İlk iş ecnebilerin Blue Mosque dediği Sultanahmet Camisini gezdik. Üniversite yıllarımda defalarca gelmiştim buraya ama yine de o zarif avlusu ve muhteşem kubbesinden çok etkilendim.


Ayasofya Pazartesi kapalı imiş. O yüzden onu pas geçip Yerebatan Sarnıcına gittik. Giriş 3 ytl idi.


Kapkaranlık sarnıçda sütun diplerindeki kırmızı ışıklar, çalan mistik müzik ile oldukça ürkütücü idi yerebatan sarnıcı.

Sarnıçtan çıkıp tramvay yolu üzerinden yukarı doğru iki üç adım atınca, hemen parkın önünde Million Taşı bulunmakta.


İşte bu taş Bizans'ın sıfır noktası, eski zamanların sofor meridyeni imiş Greenwich'den çok önce.


Ayasofyanın yanından kıvrılıp Topkapıya çıkan yolu çok severim.

Sarayın girişinden Bab-üs Selam kapısına kadar olan yol güzelce düzenlenmiş idi. Halbuki bir önceki ziyaretimde burası toz toprak içinde ydi diye anımsamaktayım.


Müzeye giriş ücreti 20 YTL olmuş, ilgilenenlere duyurulur!

Girişte öncelikle hoş bir fotoğraf sergisi gezdik. Bunlar Abdülhamid II'in tüm dünyadan topladığı fotoğraflar idi .

Sonra saltanat arabalarını ve saray mutfağını gezdik. Buradaki Çin ve Japon imparatorlarından gönderilmiş porselenler bulunmakda idi.


İç kısımlara girmeden önce Divan-ı Humayun'u gezdik ve sonra en sevdiğim kısım olan Hazine'ye sıra geldi. Ah o muhteşem elmaslar, zümrütler, inciler, pırlantalar :))) Ben takıp takıştırmayı sevmem, hatta mesela kulaklarım bile delinmemiştir , o kadar meraksızım... ama mücevherin bu kadar büyük ve gösterişlisine, eski antika elmaslara bayılırım. Görgüsüzlük mü bu nedir? :)))

Mücevherleri gezip bitirince deniz manzaralı Mecidiye Köşkü kısmına gittik. Ah güneşin altında Boğaziçi ve Marmara, hava ne kadar güzeldi ve biryandan da sonbaharın sarı tutuncu kırmızı renklendirdiği ağaçlar ile İstanbul ne kadar şahane görünmekte idi.

Diğer uçtaki Bağdad Köşkünden eski şehre baktık. O manzarayı görmek lazım. Resim gibi.
Ellerimi o eskimiş ama capcanlı mavi yeşil beyaz sarı çinilere sürdüm. Etkileniyorum böyle şeylerden. Neler görmüş neler geçirmiş şu saray.

3 Kasım 2008 Pazartesi

Uyarı

Julia Quinn romanslarından birini bitirmek üzereyim. Tek kelime ile siktiriboktan. Ne zaman ne para harcayın bu yazarın kitaplarına. Ya da Barbara Caaartland okuyun yani o derece!


2 Kasım 2008 Pazar

Tüyap Kitap Fuarı

Bugün yine bir kitap fuarı yol macerası yaşadık sayın seyirciler.

Sabah 11:30'da Bebek'den Taksim otobüsüne binmiş idik. 12'de Taksim'den 144T Beylikdüzü otobüsü ile yola çıktık. Maalesef bu otobüsten nerede ineceğimizi bilememiştik ve beylikdüzü pazarı mıdır nedir öyle biryerde bulduk kendimizi. Buradan da bir dolmuşa bindik ve 2,5 saatte fuara gelmiştik. Khrolsun bu fuarı bu kadar şehir dışına taşıyanlar!

İşte aldığım kitaplar :

Amelia Peabody'nin Mısır maceralarından en yenisi : Elizabeth Peters'dan İsis Rahibesinin Esrarı

Christian Jacq'dan Ramses seti : Işığın Oğlu, Milyonlarca Yılın Tapınağı, Kadeş Savaşı, Ebu Simbel'in Kraliçesi, Batı Akasyasının Altında

Yine bu adamın yazdığı Tutankamon Son Sır , Mısır'da geçen bir aşk ve macera romanı

Mine G.Kırıkkanat'dan Destina

Meşhur Cahillikler Kitabı

Stephenie Meyer'in pek meşhur olmuş Alacakaranlık serisinin ilk iki kitabı, Alacakaranlık ve Yeniay

Pek sevdiğim casusiye yazarı Glenn Meade'den Buz Kapanı

Robert Louis Stevenson'un klasik Define Adası, yirmi kere okumuşumdur ama abim kitapları alıp götürmüştü. Ölünün mezarı başında 15 denizci ve bir şişe de rom ho ho ho!

Julia Quinn'den 19. yüzyıl başında İngiltere sosyetesinde geçen kontlu, düşesli aşk romanları : Şahane Bir Kadının Gizli Günlüğü (yoksam ben miyim?? hahaahah) ve Yüreğe Söz Geçmiyor (geçtiğini biliyoruz değil mi? :)

Nahid Sırrı Örik'den Sultan Hamid Düşerken isimli tarihi roman

Fakat açık konuşayım fuardaki indirimler doyurucu değil, ulaşım çok çok zor ve zahmetli.
İdefixe'den veya başka bir internet dükkanından adrese teslim kitap almak artık çok daha mantıklı geliyor bana.


Mustafa

Cumartesi günü Mustafa filmine gittim sevgili seyirciler.

Mustafa film değil de belgesel. Bildiğimiz acıklı Can Dündar belgeseli. O ağlamsık ses tonuyla C.D. yerine mesela bu belgeseli keşki Haluk Bilginer seslendirseydi. Çünkü ben artık C.D.nin ağlamaklı sesini duymak istemiyorum.

Mustafa belgeselinde Atatürkümüzün hayatı anlatılıyor. Görüntüler güzel, müzik şahane. Fakat bilmediğim hiçbir şey yok idi filmde. O anlamda gerçek bir belgesel denemez. Bildiğimiz resimlere eklenmiş hoş canlandırmalar ve etkili bir müzik eşliğinde Mustafa Kemal'in nasıl kaderini kendi ellerine alarak Anadolu'ya geldiğini, birkaç yıl içinde yoktan var ettiği Türk ordusu ile bu mülkü nasıl yine Türk vatanı yaptığını tekrar izledik. Gazi Paşamızın 10 yıl içinde tesettür altında dünyaya kapalı cahil bir toplumu, modern, okur yazar, fikri hür vicdanı hür bir topluma çevirdiğini tekrar , tekrar anlayarak seyrettik. O toplumun şimdi gidip Çankayayı tesettüre sokmasını, bu devleti onu yıkmak üzere yola çıkmışlara nasıl teslim ettiği bir kere daha aklımız almayarak, Mustafa Kemal'in muhteşem devrimini azap içinde takdir ettik.

Bu bir film değil. Keşke Gazi Paşa'nın hayatını, İstiklal Harbimizi, büyük Atatürk devrimlerini gerçekten epik bir film ile izleyebilse idik.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...