31 Ekim 2010 Pazar

Gözlerime ilk şenlik , Boğaz'da bayram coşkusu

Cuma günü yani yurdumuzda CUMHURİYET BAYRAMI, benim ise görme bayramım olan o güzel günde, önce hastaneye göz kontrolüne gitmiş, oradan iş yerine uğramıştım (mesai vardı maalesef)

Akşama doğru La Capitana aradı, Ortaköy'e havai fişek gösterisini izlemeye gidiyoruz dedi, yaşasın izin alıp erken çıktım, Ortaköy'de meydana yakın Hip Kafe'de buluştuk.

Kafenin pozisyonu mükemmeldi, önden köprü manzarası, arka terastan Boğaz manzarası izleyebiliyorduk...

Yemeklerimizi ısmarladık ve Fifucanların Kore maceralarını dinlerken birden köprüden bir ışık şelalesi akmaya başladı, o kadar heyecanlandık ki alkışlamaya başladık coşkuyla dostlar:)))

(fotoğrafı ben çekmedim , internetten)

Ama ben böyle bir güzellik görmemiştim dostlar, rengarenk ışıklar Boğaz Köprüsünden aktı, capcanlı renkler semalara yayıldı, büyülendim adeta.

Bu gösteri meğersem birşey değilmiş, Köprüdeki patlamalar bittikten sonra asıl şölen başladı, bütün Boğaz'a yayılmış gemilerden inanılmaz havai fişekler atılmaya başladı, içiçe patlayan renkler, salkım saçaklar, yıldızlar, üç boyutlu toplar Boğaziçi semalarında görülmemiş bir sihir yarattılar. Bir an artık gözlerime inanamadım "bu gerçekten oluyor mu yoksa benim gözler ayvayı yedi mi?" diye sordum Kaptanıma, güldük beraber çünkü bu gördüklerimiz gerçekti. Dünya üstünde, rengarenk ışıklarla kaplanmış Boğaziçi kadar masalsı, büyüleyici, daha güzel bir yer olamaz, herkes bu manzarayı görmeliydi mutlaka.

İstanbul Cumhuriyet'i çok güzel kutladı bence, ben de bu şekilde yeni gözlerimi kutlamış oldum dostlar:)))

xo xo

29 Ekim 2010 Cuma

Otobüse bindiğinde gözlükleri buharlanmamak, çünkü gözlük TAKMAMAK :)))

İstanbul şehrinin meşhur poyraz fırtınası ile savrulduğu kurşuni bir Perşembe günü (yani dün) , kendimi Maslak'daki Acıbadem hastanesinin bekleme salonunda buluverdim:))))

Hastanede üzerinde adım yazılı evraklar ve dosyam çoktan hazırlanmış, beni bekliyordu. Organizasyon konusunda gerçekten çok başarılılar.

Bozkurt Hocanın katarakt ameliyatı varmış, onu beklerken bekleme salonu doldu da doldu, kurbanlık pardon çizimlik kuzular gibi hocayı beklemeye koyulduk.

Bu arada hepimize lazer operasyonun risklerini anlatan ve bu riskleri kabul ettiğimizi beyan ettiğimiz birer evrak verildi, imzayı çaktım, yeni bilgisayar almak için aylar aylar boyu biriktirdiğim eurocukları vezneye tEslim ettim.

Bu arada annem hiç durmamacasına okuyor üflüyor idi, hastane nasıl havalanıp uçmadı hayret ettim:))

Beklerken beklerken, hastane çalışanlarından biri eczaneye telefon edip, kullanacağımız 3er tane damlaları getirtti, böylece damlalarımı da almış oldum, eve giderken eczane aramak derdinden kurtulmuş olduk. Sosyetik hastane böyle oluyormuş demek, hizmet ayağına geliyormuş.

Derken hoca geldi, upuzun boylu, masmavi gözlü karizmatik bir adam, o kadar kendinden emin ve rahat bir hali var ki, üzerindeki acayip mavi hastane kılığı ve mavi terliklerle bile karizmasından birşey eksilmiyor idi. İki dakika hocayı benimle konuşturdular, "numaralar yüksek ama sorun olmaz, %80,90 başarırız, birazdan görüşürüz" dedi. Başka bir hastanede bana %80 deseler arkama bakmadan kaçardım, bu adamın etkileyici rahat tavırları ile bana herşey normalmiş gibi geldi ve koyunca başımı sallamakla yetindim.

Sonra sonsuz bekleyiş başladı.

Hoca sıradan hastaları alıyor, takır takır çizilen vatandaşlar tek tek o kapıdan yürüyüp gidiyorlardı. Sonra beni çağırdılar, içeri girdim, gözlüğü bir daha takmamak üzere çıkartıp cebime koydum, kafama bone, ayaklarıma galoş giydim. Üzerime de çingiş pembe hasta önlüğü verdiler. Gözlerime bol bol uyuşturucu damla yapıldı. Yine beklemeye başladım.

İç odadan zıızzt bızzzt vuuuuu sesleri geliyor, arada içeri birileri girip çıkıyor, ben orada beklerken bir diğer operasyon gayet son sürat yapılıyordu. Yatıştırıcı filan yoktu, ben zanax verirler sanmıştım , meğersem talep üzerine veriyormuşlar, böylece aslan yürekli Richard gibi ilaçsız, tek başıma ve fakat hafiften yussuuff yussuuf sesleri ile ameliyathaneye girdim.

Ufak odada bir masa, bir takım cihazlar, birkaç kişi vardı, tabii gözlüksüz fazla göremiyordum, masaya yatırdılar, yüzüme yapışkan bir naylon gibi bişey koydular, bunu çıkartırlarken kaşlarımı da yolarlar mı diye geçirdim içimden o an.

Gözlerimi kapadım, kafamın üzerine bir cihaz geldi, gözlerimi açtım. Tepemde ışıklar vardı, bi tane de yeşil ışık vardı, gözlerimin etrafını sildiler, sonra hoca gıcırttt bişey taktı gözüme, menteşe gibi bu aparat gözümü kırpmamı engelleyecekti. O şeyi takarken içim fena oldu. Daha sonra zıızzzt gözüm vakumlandı, oyyy o zaman da içim fena oldu, utanmasam ıhhh mıhhh yapacaktım. Sonra yeşil ışığa bakarken cihaz korneamın üstünden bir kapak kesti, foşurttt sular, damlalar, hoca kapağı açtı, HERŞEYİ GÖRÜYORDUM ama HİÇ BİRŞEY hissetmiyordum. Işık kırmızıya dönüştü, sanırım lazer verildi, bir an herşey karardı ama doktor dedi ki "şimdi karanlık olacak, benim kontrolüm altında" , lazer epilasyondaki yanık kokusunun aynısını duydum, sonra yine foşurt sular, göz yıkandı, damlalar yapıldı, hop işte sağ gözüm bitmişti. Aynı işlemler sol gözüme uygulandı, ayy o sıçtığımın menteşini takarken tepindim bu sefer, doktor bey de kızdı, ayaklar oynayınca kafam da oynamış:)) neyse ben sakinleştirdim kendimi, sol gözümü de vakumladı, kesti, foşurdattı, lazerledi, hoop 3 dakikada herşey olup bitmişti.

Kafamdan o naylonu çekip çıkarttılar, gözüme bir tane Vecihi gözlüğü taktılar. Yarın kontrole geleceksin dediler, sonra da dışarı yolladılar.

Plastik Vecihi gözlüğünün arkasından her yer bulanık görünmekteydi, 10 dakika oturdum, sonra bir doktor hanım gözümün içine bakıp, durum iyi dedi, annemin koluna girdim, dolmuşa atlayıp eve doğru yola çıktık.

Ameliyat sonrası gözlerimde yanma, batma, delicesine sulanma olur sanmıştım, deneyimlerini anlatan insanlar böyle yazmışlardı, maşşallah bende ne yanma oldu ne batma, ne de sulanma. Aaaa sanki hiç birşey olmamış gibi eve geldik, yolda ara sıra gözlüğü kaldırıp çevreye baktım, anaaaaa bütün tabelaları, öndeki arabaların plakalarını okuyabiliyor idim:)))

Eve geldiğimizde saat 4 olmuştu, damlaları yapıp, perdeleri kapatılmış odamda gece 11'e kadar afidirsin malak gibi yattım. Yapılacak tek şey müzik dinlemekti, önce uyutsun diye Karajan setini, sonra hayatın zevkini almak için Queen cd'lerimi dinledim de dinledim, nihayet yatma saati gelince, koruyucu gözlüğü çıkartmadan yatağa geçtim. Yüzüstü yatmamam gerekiyordu, en rahatsızlık veren şey bu oldu, ben hep yan yatarım, kazık gibi, mumya giibi yatmaktan sırtım ağrıdı resmen.

Bu sabah kalkıp koruyucu Vecihi gözlüğünü kafamdan attım. Etrafı görüyordum ama herşey çok net değildi. Hastaneye kontrole gitmem gerekiyordu, öğlene doğru evden çıktım, otobüse atladım.

Otobüste gözlüklerim buharlanmamıştı çünkü artık gözlük takmıyordum!!!

Kontrol sonucu herşey yolunda göründüğünden sevimli doktor hanım "bundan sonra herşey serbest" diye müjdeyi verdi. Ben de 29 Ekim olmasına rağmen mesai yapan evlere şenlik şirketime geldim.

Şu anki durum, doğal ışıkta etrafı gayet güzel görüyorum, yapay ışıkta biraz netlik kayboluyor. Sağ gözüm iyi, sol gözüm tam net değil. Doktor ileri miyoplarda bunun nnormal olduğunu ve bir aya kadar düzeleceğini söyledi, zaten 1 ay sonra tekrar kontrole gideceğim.

Bilgisayar tam net değil, fontları büyüttüm. Küçük kitap yazıları da tam net değil. Bunlar da düzelirse her şey harika olacak.

İşte benim lazer hikayem de bu idi:))

XO XO

2016 edit : Her şey yolunda, gözlerimden memnunum. Ameliyat düşünüp bu sayfaya geldiyseniz düşünmeden yaptırın derim:)


27 Ekim 2010 Çarşamba

Ve Bon Jovi İstanbul'a tekrar geliyor : 8 Temmuz 2011

Bon Jovi'nin sitesinde resmen açıklandı :

Tarih : 8 Temmuz 2011 Cuma (pek güzel, Pazartesi akşamı değil konser)
Yer : Abdi İpekçi Arena ??????????

http://www.bonjovi.com/story/news-uk/bon_jovi_announces_2011_uk_and_european_dates

Nasıl yani ya???? İstanbul'da temmuz ayında KAPALI spor salonunda Bon Jovi konseri mi olur arkadaşım? Valla ben bu işi anlamadım, olmaz çekilmez yani kapalıda bu konser. Bon Jovi stadyum konseri grubudur, İnönü'yü sallar "you give love a bad name" ile...

Nerede olursa olsun da Olimpiyat stadında olmasın ahahahaah, bir daha o rezilliği çekemeyiz herhalde.

Vay be, şu hayatta pişman olduğun birşeyi söyle deseniz 1993'deki Bon Jovi konserine gitmemek derim , çocukluk işte, aptal kafam. Şşalla yaleppim işalla dinimiz amin şimdi bu kaybın bir telafisi söz konusu :)))) O yüzden nerede olsa giderim bu konsere diye hayal etmekteyim.

Bakalım abimi kandırayım da beraber gidelim, Seksenli yıllar nostaljisi yapalım. Tabii bu totoşlar klasik şarkıları çalarlarsa...

xo xo

Sadece 1 gün kaldı

Ondan sonra gözlüksüz bir hayat başlayacak mı gerçekten yaleppim? Kuzu gibi bekliyorum, heyecanlıyım. Operasyon değil sanırım heyecanımın sebebi, gerçekten işe yarayıp yaramayacağı düşüncesi. Neyse, pozitife odaklanalım.

Bu hafta zor bir diyet listem var, diyetisyenin dediğine göre ŞOK diyetmiş. Hiç ekmek ya da o gruptan birşey yok. Ama sabah da yok, sadece peynir ya da yumurta yiyebilirim, ekmek yok. Öğlen salata ve tavuk ya da balık, akşam da aynısı. Aralarda da fındık fıstık ... Demin midem bulandı, sabah ekmek yememek tuhaf geldi, ben de saat 10 öğünümü azıcık erken yedim. Masamın üzerine özenle dizdim yiyecekleri : 1 bardak laktozsuz süt + 3 adet kayısı + 6 adet fındık + 1 adet ceviz. Ahahahaah yerli malları haftası gibi oldu resmen :))) Ssonra da teker teker yedim bunları. Çabucak bitti. Şimdi 3 saat filan beklemem lazım öğlen yemeği için. Pööf.

Ameliyat sonrasını merak ediyorum, gözlerimi ne zaman normal şekilde kullanmaya başlayabileceğim, bütün günüm bilgisayar karşısında geçiyor, gece eve gidince de yine bilgisayar, tv karşısındayım. Nasıl olacak bunlar şimdi? Kısmetse 6 Kasım'da Kitap Fuarı'na gideceğim babamla, peki ne zaman okuyabileceğim kitaplarımı? Bayramda seyyahate gidebilecek miyim, uçağa binebilecek miyim? Pazartesi Ezel'i izleyebilecek miyim ayol??? Böyle sorular kafamda dönüyor. Bunları herhalde yarın öğreneceğim doktordan. Ama şimdi aklımı meşgul ettiğinden bazı hatalar yapıyorum işyerinde. Mesela India'yı Ondia yazdım, patrona "aşkolsunuz" dedim, o ne demek ki ? Ahahahah. Heyecandan herhalde bunlar.


Aslında ben bu soruları not edeyim, çünkü genellikle böyle şeyler aklıma hep sonradan gelir. Yaptığım iş bir an önce olsun bitsin isterim, sonuçlarıyla ilgili sorular sonradan gelir aklıma, jetonum köşeli yani dostlar.

Ohh, öğlen olsa da yemeğe çıksam...

26 Ekim 2010 Salı

Ezel 2.Sezon 7.Bölüm : KİRLİ ZEVKLER

Ezel dizisinden evvel, oturup Kenan İmirzalıoğlu dizisi izlemişliğim yoktur. Fakir ama gururlu genç, varoşlardaki temiz aşklar, kötü zenginlere karşı savaşan yiğido gecekondu genci hikayeleriyle zerre işim olmaz. Ohh açarım Cnbc-e'yi, mis gibi Ananla Nasıl tanıştım, Dedikoducu Kız, İki Buçuk Adam izlerim. Ezel'den önce bu kadar hevesle, bölüm kaçırmaya korkarak izlediğim 3 yerli dizi olmuştur : İkinci Bahar, Asmalı Konak, Hatırla Sevgili. Ki bunları bile ben Ezel'i izlediğim gibi fanatikçe izlememişim, bunu şimdi farkediyorum. Ezel'in ilk başladığı akşamı hatırlıyorum, odamda kanallar arasında zıplaya zıplaya dolaşıyordum. Sonra bu diziyi gördüm Show Tv'e, tabii ki aman diye düşündüm, sümkürür gibi oynayan adamın dizisi, izlemem. izlediğim sahnede bütün tipler kumar masasının başında ilk kez karşılaşıyorlardı... Aaaa kapatamadım bir türlü, öyle birşey vardı ki dizide, bir esrar, enterasan tipler , acayip bir intikam arzusu... Resmen yapıştım diziye o ilk bölümde, kendim de şaştım bu işe. Sonradan Dayı ortaya çıktı, Kerpeten Ali - Tefo hikayesi, yok güvenlikçinin oğlu Eren, sonra entrikalı oyunlarla defalarca göt olan Ali'nin "noluyo laann" edaları... İlk beş bölümü nefes nefese geçti, her hafta diyordum ki "kesin bu hafta batırırlar" . Batırmadılar ama , sonra 10. bölümle efsane başladı zaten. Böylece sezon bitene kadar 33 bölüm izledik, arada düşük, mıymıy bölümler olmadı mı, elbet oldu, devamlılık hataları olmadı mı , bir sürü oldu. Ama hikaye o kadar etkileyici akıyordu ki, umrumuzda olmuyordu bu hatalar. Bazen bölümler yetişmiyor, iki hafta dizi izleyemiyorduk. Dizinin kanalı değişti, kaç hafta Ezel yayınlanmadı, biz yine sabırla bekledik sadık köpekler gibi. Sezon sonuna yaklaşırken, dizi inanılmaz bir seviyeye çıktı, resmen çığlıklar atarak izliyorduk diziyi, sezon finali ise televizyonda tarih yazdı resmen. Ve Ezel olabilecek en üst seviyede ilk sezonu bitirdi.

Bütün yaz merakla bekledik, isimler havada uçuştu, acaba dizinin en başından beri varlığı kadim bir efsane gibi inceden yayılan, hissedilen, sonunda Dayı'nın ismini zikrettiği büyük düşman; bütün ülkenin sahibi, memleketin en zengin ve güçlü adamı, Dayı'nın ezeli ve ebedi düşmanı Kenan Birkan kim olacaktı? Nihayet yaz bitti, dizi mevsimi açıldı ve biz o ismi öğrendik, Haluk Bilginer! Artık ikinci - ve son olacağı önceden senaristler tarafından açıklanan- sezonda Haluk Bilginer üstad ile bu dizi uçacaktı, neler olacağını hayal dahi edemiyor, şeytani zekasıyla Kenan Birkan'ın ve Dayı'nın muhteşem son savaşında zevkten dört köşe olacağımızı sanıyorduk.

Halbuki sadece göt olduk yeğen. Dört köşe birer göt olduk.

Daha ikinci sezonun başı, Kenan ile Ramiz'in karşılaşma hikayesi, bizim ilk sezonda işittiğimiz hikayeye uymuyordu. Ama 1971 senesini anlatan sahnelerin güzelliği, iki kahramanın gençliğini canlandıran aktörlerin harikalığı ile buna eyvallah dedik. Haluk Bilginer muhteşem bir giriş yaptı Kenan rolüyle, aksi zaten düşünülemez. Ama gelin görün ki, ikinci sezon ilk bölümün sonunda Dayı'nın torun Sekiz ortaya çıktı ve bu karakteri Kıvanç Tatlıtuğ oynuyor idi. Bence bu inanılmaz gereksiz bir hamle idi ve öyküyü de zedeledi, Kıvanç hiçbir şekilde ilk sezonda anlatılan karaktere/olaya uymuyordu ki. Neyse, ikinci sezonun ikinci bölümüne geldik ve dizi ilk kez oldukça sakin gitmeye başlamıştı, sonra 3, 4, 5 aaaaa, noluyo beaaa diye bağırmak istiyordum artık...

Özetle, 6 bölümde Kenan Birkan, Ezel'in nesi var yok herşeyini aldı, Ezel dımdızlak ortada kaldı, tamirci çırağı oldu ve bütüüün o aylar boyu yapılan entrikalar, örülen çoraplar, kurulan denklemler, gelip dönüp dolaşıp "senn zenginsin biz fakiriz, ama biz çokuz, biz güçlüyüz, sıkıyosa aşşaa geel Kenann"a bağlandı. Püüüüüüh! Hay ben böyle dizinin içine edeyim, olaylar geldi varoşik gençle zengin kötü adama bağlandı, olamaz bu ya olamaz. Biz bu diziyi o zekice oyunları için sevdik, evet bu diziyi sevmemin tek sebebi bu idi, zekice yazılmasıi oyunların zekice oynanması, ZEKA. Şimdi bu akıllı hamleleriyle oyunları kazanan Ezel gidip yerine fakir gururuyla Kenan'ı yenecek Ezel mi geldi, siktirsin gitsin . Bu dizi zekayı taçlandırdı ilk sezon, o yüzden sevdim, eğer fakir mahalle dizileri tadını alacaksa ben Ezel'den nefret ederim aga.

Ayrıca Hömerr/Eyşhann aşkının da içine tüküreyim, biz istemiyoruz o aşkı, sevmiyoruz. İnanmıyoruz o aşka. İnandırıcılıktan uzak, gereksiz bir hikaye.

Pööffff.


40.BÖLÜM SPOILER



Ezel evine gitti , ailesiyle kucaklaştı, Mert vır vır etti, sana inanmıyorum, sana güvenmiyorum.

Kenan Eyşan'ı helikopter ile Kıbrıs'a götürecekti. Alana Ezel geldi, Eyşhannn diye höykürdü, Kenan Birkan gelip laf soktu, bu tarafa geçemezsin, sesini duyuramazsın, bu taraf kazananların tarafı.

Tamirhanede Ali, Ezel, Cengiz tahta başında çalışıyorlardı. Cengiz "Eyşan'ı unutun, kapağı oraya atmış, artık ondan medet ummayın" dedi. Ali de Kaya'nın izini bulmuş, her ay bi spor kulübüne gidip tenis oynarmış. Ezel ise sıkkın idi, çünkü işe nereden başlayacağını bilemiyor idi. Herhalde geçen sezondan bu sezona bu Ezel de lobotomi geçirdi, hatta Eyşan'la elele tutuşup girdiler herhalde ameliyata. Bu da bi beyinsizleşti ama hayırlısı . Ali düşündü onun yerine "Kenan'ı çok iyi tanıyan biri var, Ramiz Karaeski". Ezel Cengiz'i Kaya'nın peşine yollayıp Ali ile Dayı'nın yanına gitti. Aslında amacı Cengiz'e Dayı'nın yerini belli etmemekti tabii. "Kenan Birkan'ı o yenecek" dedi Ali'ye hatta. Dayı'nın evinde Ezel'i içeri almadılar, Ezel yıkıldı, yine de Ali'yi yolladı Dayı'ya, arkadaşlık etsin diye. Bu da arabaya atlayıp gidecekti ki, Selma geldi yanına. Başladı anlatmaya.
"Kenan dışarıdan bakınca heyecanlı, neşeli bir gençti. Ama aslında gizli zevkleri olan, küçük hilelerle seni o zevklere ortak eden biriydi"



1971
Hayratlı gazinoda özel bi gece düzenlemiş ve bütün savcıları çağırmış ki, sonradan işi düşerse yardımcı olsunlar (godfather hesabı) . Sahne arkasında ise bir baktık cadoloz assolist Nermin hasta olmuş, geberiyor kadıncağız. O zaman sahneye kim çıkacak? Kenan demiş ki "Selma çıksın, Selma genç, daha enerjik, yepyeni bir şov yaparız" . Hayratlı da Ramiz'e vermiş bu görevi.

2010
Kenan Birkan Eyşan ile helikopterle giderlerken Eyşan posta koydu " Özgürüm diyorsun, ben özgürlüğümü 15 yaşında boktan bi otel odasında kazandım, bana ne yapabileceğini söyleme, göster." Kenan bu lafın üzerine rotayı 4 numaraya çevirdi. 4 numara dediği gizli bir villa, burada zengin alemleri yaparlarmış, son derece lüks bi malikane. Kenan buradan Kaya'yı arayıp "hasta arkadaşı taburcu edin, buraya önderin" dedi.

Maviş gözlü Converseli psikopat katilimize yapma parmak takılmış, bu elin üzerine bir siyah deri eldiven geçireren katilimiz aynen takma eline eldiven giyen Luke Skywalker'a benzemişti. Hastanede bunun oda kapısında 2 jandarma bekliyordu, Kenafir gözlü odadan çıktı, jandarma kendi silahını buna verdi, o da iki jandarmayı öldürüp çıkıp gitti.

Kaya'nın spor kulübüne giremeyen Cengiz garson kızı kandırıp ağzından laf aldı. Bu arada Eyşan ile Kenan villada danslar manslar ohh oynaşıyorlar. Cengiz tamirhaneye geri döndü, Ezel'le biraz kapıştılar, herşey bitince ikisi de Can'ı alıp gitmek istiyordu çünkü. Bu arada Eyşan boşanmak için dilekçe yollamış Cengiz'e. Cengiz de Kenan'dan nefret eden bi işadamı olduğunu öğrenmiş, Kenan bunun elinden bor ihalesini çalmışmış.

Dayı'nın evinde Azad artık babasıyla yüzleşip tekerlekli sandalye getirdi karşısına. Dayı ağlandı, "Ramiz Karaeski'ye sakat dedirtmem" Azad öptü onu "ben yanındayım baba" O öptü, beriki ağladı "bana bakma kızım, bu halimi görme, bakma bana kızımmm"

Eyşan ile Kenan yürüyüş yapıyorlardı, Kenan yere bi ağaç dalı attı, "bu çizgiyi geçme, geçersen bütün kurallar yok olur" Eyşan kabullenerek güldü ve çizgiyi geçti. Kenafir gözlü maviş psikopat katilimiz gelmişti yanlarına. Kenan'a "bir soru sorabilir miyim" dedi, anaaa Eyşan cevapladı "sorabilirsin" kenafir tek kelime etti "Ali?" "Yapman gerekeni yap" dedi Eyşan. "Ya diğerleri, Cengiz, Ezel?" "O an gelince bana sor" "Bu işte bazen soru soracak zaman olmuyor" "demek ki artık sadece onların değil, senin kaderin de benim ellerimde" dedi Eyşan ve biricik kızkardeşi Bahar'ı öldüren adamla el sıkıştı. Hay içine tüküreyim, kenafir gözlü psikopat katil Eyşan salağından mı emir alacaktı, bu bir skandal dostlar, converseli psikopat katilin bütün karizması silindi gitti, kıvırcık komik saçlı bi adam oldu birden bizim Temmuz.

1971
Kenan Selma'yı şova hazırlamış, Fransızca plaklar çalıp dans etmiş onunla, yeni kıyafetler almışlar. Ramiz hep yanlarında tabii. Sonra Ramiz'le Kenan deniz kenarında simit yerken Selma gelmiş, Kenan onu da yanlarına çağırmış "aranıza mı gireceğim ben sizin?" Evet Selma'nın yaptığı tam da bu idi.


2010
Ezel ve Cengiz, inşaatın tepesinden bi adamı sallandırıyorlardı , anamm bu adam bizim Hilmi Önal imiş meğersem püahahaah. Bu adam Burak, Kenan bunun elinden zorla Bor ihalesi çalmış. Şimdi bu adamı inşaatın tepesinden sallandırıp Kenan'ın kirli zevklerini öğrenmeye çalışıyorlardı. Adam sonunda öttü ve 4 numaranın sırrını anlattı.

Meğersem Kenan burada bi zevk yuvası kurmuş kendine. Kenan ve birkaç en zengin daha, canları ne isterse yaparlarmış burada, mesela, sıkı durun, milli takımla tek kale maç! PÜÜÜÜÜ ulan Kenan Birkan'ın zevk yuvası böyle mi olur, kirli zevk dediğin bu mu yani, yok en meşhur şarkıcıları çağırtırlarmış, yok en meşhur yazarları çağırtırlarmış. Ulan yürüyün gidin bee. Tabii televizyonda orji alemi yazıp oynayın demiyoruz ama bunu inceden sezdirecek, gerçekten kirli zevkler yaşandığını gösterecek ufak birkaç sahne yeterdi be.


1971
Seloş nihayet sahneye çıkmış, gazinoyu eğlendirirken olay çıktı, Ramiz kuduruk seyirciyi alaşağı etti, Selma da toparlayıp hareketli bi şarkıya giriş yaptı. Sahne arkasına geçtiklerinde Hayratlı "aferim yakında assolist olursun" dedi Selma'ya. O gidince Selma sevinçle zıplayıp Kenan'a sarıldı ama sonra derin derin Ramiz'e baktı "sen olmasan, o adamı indirmesen devam edemezdim" diye Ramiz'e teşekkür etti. Zaten en baştan bu ağır oğlanda imiş sanki Selma'nın gözü, neyse.

2010
Ezel arabaya atlamış gazı köklemiş, Kenan'ın orjisine gidiyor idi, Cengiz de bunu durdurmaya çalışıyor idi ama Ezel'in gözü dönmüş, "Eyşan orada!!!" Herhalde Ezel de bizim gibi Kenan alem yapacak, Eyşan'ı çatır çatır götürecek mi sandı neyse artık? Cengiz Ali'yi aradı, bişey söylesin de Ezel salağını durdursun diye. Ali de Dayı'nın konuşmasını istedi ama Dayı başını çevirdi. Ali Ezel'in "Eyşhann orada" dediğini duyunca "bu kız muradına erecek, çocuğu öldürtecek" diye dertlendi.

Bu arada Kenan Birkan'ın sözde alemine , ülkenin en zengin adamlarının canları ne çekerse yaptıkları bu zevk yuvasına gele gele Emre Aydın gelmiş dostlar püahahahaha. Ortada dansöz kılıklı tipler ile ateş yutan bi adam filan, ne kirli zevkmiş ben anlayamadım. İyice sıçtı dizimiz burada maalesef:(((

Kenan'a haber geldi, Ezel gelmiş aşağıda bekliyormuş. Kenan'la Eyşan balkona çıktılar. Aşağıdaki Ezel'e bi telsiz verildi. Aşağıdakiler Yukarıdakiler oldu mevzu bir anda dostlar.

Kenan başladı Ezel'e ayarları vermeye, siz aşağıdasınızzz (Haluk Bilginer tonlamasıyla :)) Siz yukarı çıkamazsınızzz, siz buraya bir adım atamazsınızzz

Ezel güldü, adım atacak gibi yaptı...

Meğersem yolda buraya gelirken, hani Cengiz Ali'yi aramıştı ya, Dayı Ali'nin "öldürtecek çocuğu" lafına kıyamamış, öğüt vermiş Ezel'e Ali aracılığı ile.
"o çocuğa söyle, oraya gitsin. Kenan herşeyi planlamıştır. Acele etmesin, bir yolu var. Asıl mesele senin içeri girmen değil, onların dışarı çıkamaması."

Ezel geri adım atarak telsizi açtı, başladı Kenan'a saydırmaya. "Sen sandığın kadar özgür değilsin, evet etrafında duvar var ama sen kendini içeri kilitledin" O esnada villanın ışıkları söndü, panik başladı. Yan taraftan Cengiz çıkageldi, elinde kerpeten, elektrikleri kesmiş.
"Biz dışardayız, biz fakiriz ama biz çokuuzz"
Arkadan Ali geldi, elinde otomatik silah, havaya bi tarama yaptı.
"Sen küçücük kalende güçlüsün, biz etrafında heryerde güçlüyüz."
Sirenler çaldı, polis geliyor nedense, aleme gelmiş (Emre Aydın konseri???) çok zengin insanlar kaçışmaya başladı. Ulan ne kadar gerizekalı bi durum di mi, polis gelse ne olur gelmese ne olur, adamlar şarkıcı tutmuş onu dinliyor alem diye, ortada bi damlacık fuhuş göremedik.
"Duvarın içine girmekten ben korkmuyorum, sen dışarı çıkmaktan korkuyorsun, erkeksen sıkıysa çık dışarı, çık sokağa. Sen beni dışarıda tuttuğunu mu sanıyorsun, biz seni içerde tutuyoruz. Sıkıysa uzat burnunu dışarı"

Bu fakir ama gururlu genç tiradında sonra Ezel ve arkadaşları dönüp gittiler, giderken Ezel kafayı kaldırıp Eyşan'a bağırdı "seni almaya geri geleceğim!"

Hay cehennemin dibine gel , ne bu Eyşan Eyşan Eyşan? Aptal sersem.

İşte bu bölüm böyle geçti dostlar. Ooof of!

24 Ekim 2010 Pazar

Yine yağmura yakalandık

Cumartesi günü yağmur yağmasını hiç beklemiyor idim dostlar. O sebepten bir haftadır çantamda duran şemsiyeyi çıkarıp evde bıraktım.

Cumartesi sabahı önce kuaföre gidip saçımı kestirdim. Kahküllerimi iyice kısalttırdım ki gözlerim meydana çıksın :))) Sonra Lady Charlotte ile Ortaköy'de buluşup kahve içtik Boğaz manzarasına karşı.


Tam arkamıza münasebetsiz bir çift gelmese, masalarını dibimize kadar sokup pis sigara dumanlarını üzerimize üflemese orada daha uzun oturabilirdik. Hava kapalıydı ama soğuk değildi. Gelgelelim bu çift bize hafakan bastırdı, kalkıp Taksim'e çıktık. Şööyle Tünel'e doğru yürüyüp, arka sokaklarda gezindik biraz. Ne güzel değil mi o sokaklar, binalar? İstanbul'un en güzel şeyleri hep gizli oluyor galiba, görmek için biraz çaba göstermek gerekiyor.




Gezmemiz bitince Lady Charlotte için güzel bir alışveriş yaptık, sonra da Midpoint'de yemek yedik. Yemeğin ardından Terkos pasajını gezecek idik ama heyhat! Yağmur başladı! Ah neden sanki o uyduruk şemsiyeyi çıkartmıştım çantamdan? Hani o 5 paraya laylon şemşiye satan amcalar da nedense ortaya çıkmamışlardı. Biz de ne yapalım, evlere dağılmaya karar verdik. Şişhane'den metroya indim hemen, Gayrettepe'ye geldim, oradan otobüsle Etiler, oradan yürüyerek ev, hayret burada yağmur yok idi.

Eve dönerken ise Boğaz'ın üzerine doğan testekerlek mehtabı görüp kendimden geçtim, muhteşem bir manzara idi dostlar.



Sizin hafta sonunuz nasıl geçiyor?

xo xo

23 Ekim 2010 Cumartesi

Acıbadem gözlerimi açacak:))

Cuma akşamı işten izin alıp Maslak'daki Acıbadem hastanesine gittim dostlar. Allah korusun hastaneye düşmekten çok korkarım. Fakat burası acayip bir yer, 5 yıldızlı otel gibi , tabii paran varsa:(((

Neyse işte genel teknolojik kontroller yapıldı, püffff hava püskürtüp göz tansiyonum ölçüldü (iyi tuttum kendimi de bi küfür sallamadım o an hahahaha) Sonra gözüme uyuşturucu damla yapıp bi çubuğu soka soka kornea kalınlığımı da ölçtüler. İşte o ürkütücüydü, gözüm uyuştu gerçekten, sonra böyle sanki çizgi filmlerdeki gibi aktığını hissettim gözlerimin, bön bön bakmaya başladım. Çıbığı soktular, hiç birşey hissetmedim. Çok acayipti.

Doktor Gülbin Hanım gözlerimin gayet lazere müsait olduğunu söyledi. Operasyonu Bozkurt Şener hoca yapacak. Pazartesi arayıp randevu alacağım. İşte hal öyleyken böyle dostlar.


22 Ekim 2010 Cuma

Ye iç yat olmalıymış bu filmin adı

Dün akşam arkadaşlarımla buluşup Julia Roberts'ın EAT PRAY LOVE isimli filmini izlemeye gittik dostlar. Julia'ya hepimiz bayılıyoruz, film de birbirimizi sevelim, birbirimizi öpelim tadında eğlencelik birşeydir diye düşünüp Cevahir avm'deki sinemada en arka sıraya boncuk gibi dizildik.

Şimdi spoiler uyarısı filan koymuyorum, filmin başı sonu belli. Yani filmi izlerken en ufak bir heyecan duymayacağınız için Spoil edip zevkinizi kaçırabileceğim bir nokta yok. Bu kadar durguuun, ağııırrr, ommmmm bir film daha izlememiştim dostlar.

Filmin kahramanı Liz bir gece evliliğinde çok mutsuz olduğuna karar verip kocasına boşanma davası açıyor. Kocası çok öfkelendiğinden adama elinde ne var ne yok veriyor boşanmayı kabul etsin diye. Sonra da KENDİNİ BULMAK İÇİN seyyahate çıkmaya karar veriyor. Eeeh yeter be demek istiyorum bu Amerikalıların kendilerini bulma mevzusuna. Neyse.


Liz 1 yıllığına seyahate çıkıyor ve ilk durak, ölümsüz şehir Roma. Burada kendini yemeye içmeye veriyor Liz, bir sürü arkadaşlar buluyor, bunlar ha babam homini gırtlak yemek yiyorlar. Bu arada ekran karşısında bizlerin ağız sularımız akıyor tabii Julia teyze kocaman ağzıyla o pizzaları, makarnaları, tatlıları lüpletirken.


Julia teyze iyice yaşlanmış, yaşlanınca o dudaklar pek acayip görünmeye başlamış dostlar, benden söylemesi.

Efendim, Liz İtalya'da iyice yemek yiyip hayata karşı iştahını tekrar kazanırken yemek sofası sohbetlerinden geri kalmıyor tabii, bir gün kelimelerden bahsediyorlar. Roma'nın kelimesi nedir, seks, Londra'nın kelimesi boğucu vb vb derken Liz kendi kelimesini düşünüyor. Düşünüyor amma bulamıyor bir türlü, o zaman Roma'da tanıştığı arkadaşı Sofi "belki sen kelimesini arayan kadınsındır" diyor Liz'e.


Bu muhabbetler ve yemeklerden sonra Liz rotasını Hindistan'a çeviriyor. Burada meşhuur bi gurunun aşramında meditasyon öğrenecekmiş. İşte döküntü bir yer, her sabahın köründe kalkıyor, ommmm yapıyor, ama kafasını boşaltmayı bir türlü beceremiyor. Aşramda tanıştığı Teksaslı sorunlu bi adam var, Liz'e arkadaşlık ediyor, önce sen kendini affet ayakları yapıyor. Filmin bu Hindistan kısmı iyice bir dingin , hare krişna hare hare derken içiniz geçip bizim Arzu gibi sonsuz huzura kavuşabilirsiniz HAHAHAAHAH, bir güzel uyudu kadıın sinemada:))))


Neyse sonunda Liz içindeki huzuru bulup son durak Bali'ye gidiyor. Burası da seyahatin aşk ayağı olacak. Bali'de master Yoda tadında bir şifacıdan hayat bilgisi alan Liz sabah Hindistan meditasyonu yapıyor, gün içinde Bali'nin keyfini sürüp akşam da ciğerlerinle gülümsemeyi temel alan Bali meditasyonunu deniyor. (ben seni hasta ciğerlerimle seviyorum Ezel ekolünden geliyoruz, bize sökmez bu ciğerinle gül numaraları:))))) Tabii tekila içip sahile inip aşkı da buluyor, koca kafalı Havyar Badem. Havyar Arjantinli zengin, boşanmış, çocuklarını delicesine seven bi iş adamı. Aşk yaşamaya başlıyorlar. Sonra Liz korkuyor, aşk işin içine girince meditasyon ile sağladığı dengeyi kaybettiğini düşünüyor, şifacı da diyor ki, aşk için dengeyi kaybetmeye değer evladım. Liz de aşkının peşinden gidip kendi kelimesinin ne olduğuna da karar veriyor: Attraversiamo , italyanca karşıya geçelim demekmiş.

Böylece film bitti, bana sanki 5 saattir aynı izliyormuşum gibi geldi dostlar, o kadar ağır aksak makamındaydı ki film! Ha film çıkışı biz de kendi kelimemizi bulduk : Tutsikiyamo ! PÜAAHAHAHAH

ommmm

20 Ekim 2010 Çarşamba

Ezel 2.Sezon 6.Bölüm : AİLE GÜZEL BİR HAYALDİR

Ezel'in 39. bölümü oldukça ağır ve duygusal ilerleyen bir bölüm olmasına rağmen, sonuna doğru, haftalardır beklediğimiz hareket başladı dostlar. Tabii ki bölümlerdir Türkiye'nin en zengin ve de güçlü adamı olan Kenan'ın Ezel'i bitirmesini izliyorduk. İşte bu bölümle beraber Ezel yavaş yavaş onun olanı almaya başladı, en başta ailesi...


DİKKAT SPOILER!!! READ AT YOUR OWN RISK!



Bölüm Ezel'in rüyasıyla başladı, kendini evde ailesi ile görüyordu, biraz sonra kapı açılıyor, Eyşan oğlunu getiriyordu Can'ı.... Neyse bu bayık rüyadan bir uyandı ki Ezel, geçen hafta aldıkları garajda, yerde yatmakta...

Ali ÇIRAK ARANIYOR ilanı asmak için kapı önüne çıktı, adamı Selim geldi, harita getirdi, Ali silah da istedi ondan.

Ezel babasının tükkanına gitti ama babası inanmadı onun Hömerrr olduğuna. Bağırdı çağırdı , ya sabır Mümtaz!!! Bi de bu Mümtaz tükkanı Selami diye birine satmaya karar verdi.

Mert büyük bir dergiye görüşmeye gitti, Mert'i takip eden Cengiz, derginin Kenan Birkan'a ait olduğunu gördü. Dergi patronu ile görüşen Mert işe alırlarsa abisinin olayını haber yapacağını söyledi.

Malikhanede Kenan'la Eyşan cins cins konuştular. "Size yalan söylemekten korkuyorum Eyşan, çünkü yalan söyleyen Kenan'ı görmenizden korkuyorum" "Siz Ömer'le beni anlatıyorsunuz, sonunda ona aşık olmuştum" Ulan yoksa Kenan ibişi Eyşan'a aşık mı olacak dostlar??? Fakat Cansu Dere o iri gözleri ile o kadar güzel ki, olabilir yani.



Ali abi Dayı'ya gitti , Dayı ona bi görev verdi, Kenan her sene bu zaman aynı yere gidermiş tek başına, Ali'ye onu öldürme görevini verdi Dayı."Yanına birini al" dedi, Ali "neden şimdi?" diye sorunca da "daha önce Kenan ölsün istemiyordum da ondan" dedi Dayı.

Kenan lunaparka gidecekmiş psikopat manyak, geçen sezon sonu lobotomi geçirip beynini aldıran ve Kenoş'un her lafına körükörüne inanan kuşkafa Eyşan'ı da yanında çağırdı, o da teşne, he dedi.

Ali gitti Tefo'yu buldu, Tefo güvenlikçi olmuş, Şebo'ya beraber yaşamayı teklif etmeyi planlıyor falan filan, ama başka bir hayatta Michael Corleone'nin dediği gibi "Just when I thought I was out... they pull me back in."

Dayı artık kötürüm felçli idi ama ailesinden bunu saklamaya çalışıyordu, ne var ki cin Azad hemen anladı babasının sakat kaldığını.

Ezel eve gidip bir kere daha babasıyla konuşmak istedi, evde Mert vardı, bağırdı çağırdı, "Ömer'den kurtulalım, bu ailenin Ömer'e ihtiyacı yok" dedi (ben de çok afedersiniz içimden hay Hömerrinizi dikeyim diyorum bu sahneler geçmek bilmedi yaleppim)

Ezel Mert'in evrakları arasında bişey gördü, aldı onu babasının tükkanına gitti, tekrar konuştu Mümtaz'la, satma tükkanı, "bu tükkan benim buba" didi. Ama Mümtaz Nuh didi, peygamber dimedi dostlar, vay sen madem hayatta ve sağ idin , o vakit neden çıkıp yanımıza ailene dönmedin, ben sana inanamam, oğlumu bir kere daha reddetmeye dayanamam didi. (Sekiz'in evveli bölümde dideee diye ağlaması gibi oldu neyse:) Ezel baktı babası ikna olmuyor "peki Mümtaz amca" deyip ayrıldı oradan.


Piç Cengiz , tamirhanede Ezel'in yanına gelmişti. Beraber brainstorming yaptılar. "Kenan neden benimle uğraşıyor, ailemi neden almaya çalışıyor?" Cengiz saptadı hemen. "Bu adam istese seni portakal gibi ezer, ama o aileni sana düşman ediyor" Sonra oradan bi eski karatahta buldu, tahtaya Kenan Birkan yazdı "bu adam hakkında ne biliyoruz? Bu tahta dolduğunda bu adamın işi bitecek!" Ezel ise düşünceliydi. Tepkiliydi.
"Sen neden buradasın Cengiz? Birazdan -bana ihtiyacın var, güven bana- demeyecek misin?" Cengiz kararlıydı "Ali nerde, Dayı nerde Ezel, Eyşan nerde? Ben burdayım, bana ihtiyacın var" Ezel kovdu onu "DEFOL"

Eyşan'la Kenoş lunaparka gideceklerdi, Kenan 'ın 3 arabası hazırlandı, içlerinde dublörler oturdu ki onlar Kenan'ın günlük hayatına devam etsinler, kimse Kenoş'un yokluğunu farketmesin...



Mert bir restoranda görüşme yaptığı dergi patronunu bekliyordu, meğersem Mert'i dergiye sokan, Mümtaz'ın tükkanını satın aldıran hep Kenan imiş. Mert salağım da elinde abisinin soygun dosyası onu verecekti derginin patronuna. Cengiz bunun peşindeymiş, geldi oturdu masaya. "Pişman oldum, yapma, dosyayı verme" dedi, "herşeyi anlatır içerideki adam olurum, başımı yakma" dedi, Mert Cengiz'in söylediklerini banta kaydetmiş meğersem, HİKAYENİN SONU BU dedi.

Kenan Eyşan'la lunaparkta idi "burası ilk kez aşık olduğunuz yer mi?" "ben biraz ayran gönüllüydüm, burası benim son kez aşık olduğum yer Eyşan. Ben neden katil oldum, neden Ramiz'i bırakmadım? Dünyanın en basit sebebinden, sevdiğim kız beni beğensin diye"

Ali, Kenan'ı öldürüp bu işi bitirmek, Bahar'ın öcünü almak, Ömer'e "bitti" demek istiyordu, ateş etti, Kenan hemen Eyşan'ı çekti korku tüneline girdiler.


Ali ile Tefo peşlerinden koştular ama Kenan tuzak kurmuş, arkada arabası varmış, Eyşan'la kaçıp gitmişler tünelden.


Mert kafede görüştüğü patronla el sıkıştı, anlaşma imzaladı, sonra dosyasını verdi ama , AMA , dosyadan Ramiz - Kenan haberi çıkmaz mı? OHH BE DİZİ ŞU AN GERİ DÖNDÜ DOSTLAR. Mert adama "bu hikaye daha iyi, Kenan Birkan'ın hikayesi" diyerek tüy dikti bir de:) Patron çok kızdı Mert'e, hayatının hatasını yaptığını söyledi.

Mümtaz aynı anda dükkanı Selami'ye devretmekten vazgeçtiğini açıklıyordu, "bu dükkanı size veremem, bu dükkan benim değil, oğlumun, oğlum tam arkanızda" Aaaa, Mümtaz Ezel'i kabul etmiş... Selami döndü baktı, Ezel orada. Hemen telefona sarıldı, Ezel kaptı telefonu, Kaya Bey açtı karşıdan tabii, Ezel ona "sahibine söyle, ailemle mi oynamak istiyor, bundan sonra ben de onun ailesiyle oynayacağım" dedi.

Biz aaaa yaparken bir anda geriye dönüşler başladı

DÜN GECE
Hatırlarsanız Ezel Cengiz'e DEFOL demişti. Meğersem 2 saniye sonra "Cengiz sana ihityacım var" diye kabul etmiş geri Cengiz'i. "Yardımına ihtiyacım var, benimkiler Ömer'i istemiyor değil, onlar Ömer'i göremiyor"
Cengiz de "Ömer'i görmeleri için mucizelere ihtiyaçları var, Mert bende, sen babana git" demiş.

SABAH
Meğersem , Cengiz kafede Mert'le konuşurken, Mert "hikayenin sonu bu" dediği an almış Mert'in kayıt cihazını, bütün cinayeti ve soygunu itiraf etmiş. Sonra da Ezel'in Ömer olduğunu açıklamış. O bantı Mert'e verirken "hala anlamadın mı, bütün hayatımı şu an sana veriyorum, ne için? Ömer için" demiş. Mert önce saldırmış Cengiz'e sonra anlamış gerçeği. "Ne istiyor... ABİM?" Cengiz de ona Kenan Birkan dosyasını vermiş. Ve Mert'in dergi patronu ile görüştüğü ana gelmişiz.

AYNI ANDA
Ezel Mümtaz'ın tükkana gitmiş. Ona Can'ın fotosunu göstermiş. Bu dükkanı satamazsın baba, bu dükkan senin değil, benim de değil, bu dükkan onun. Mümtaz da "elleri Ömer'e benziyor, isyankarlığı Mert'e, insanın içini görebilmesi Meliha'ya" diye torun sevgisi yaşamış. Ezel demiş ki "yürüyüşü de sana benziyor" Sonra Mümtaz'a bakmış "bir babanın oğlunu bulması, bir çocuğun babasına kavuşması, mucize gibi bir şey, değil mi BABA?" beriki de "evet OĞLUM" demiş ve böylece babası Ezel/Hömerrr'i kabul etmiş meğersem.

VE AYNI ANDA
Kenan Birkan, Eyşan ile lunaparka gidecekti ya sabah, evin önünde dublor filan vardı, o an Kenan kulağına minicik bi mikrofon sokmuş meğersem, Kenan Ali ile Tefo'nun lunaparka geleceklerini biliyormuş ve ortamı hazırlatmış, kendi kaçıp Eyşan'ı da kaçırıp kurtardı görünsün diye gerekli ayarlamaları yaptırmış, içine çelik yelek bile giymiş.

ŞİMDİ
Lunapark dönüşü Kenan malikhanede Eyşan'la konuşuyordu, Eyşan anlamamıştı Ali neden oradaydı? "öldürmeye gelmişti" dedi Kenan, "Ömer gönderdi" Eyşan zırlamaya başlayınca "ben seni korurum" demesin mi godoş gavat keranacı. (rahmetli dedemden öğrendiğim küfürler:)

Eyşan kafasını kaldırdı, "benim senin korumana ihtiyacım yok Kenan, ben sana sığınan mahçup kadın değilim, sevgilisinin arkasından ağlayan genç kız değilim, kardeşinin yasını tutan abla değilim, onların hepsi oyundu, istersen gel seninle bir oyun oynayalım arkadaşım" dedi, uzun parmaklı kırmızı ojeli güzel ellerini uzattı Kenan'a...

Ali Dayı'ya koşmuştu "yendi bizi, Eyşan'ı getirmiş yanında, işleri karıştırıyor, arkada arabası varmış, bitiremedim"
Dayı güldü birden "eyiii" dedi "ben seni oraya işi bitirmeye göndermedim "
Ali kızdı "ne bok yemeye gönderdin o zaman afedersin?" AHAHAHAH
"nasıl bir düşmanla, nasıl bir adamla karşı karşıya olduğunu öğren diye gönderdim. Daha öğrenecek çok şeyin var, eğer istersen ben sana öğretirim"

Ömer'in evinde ailesi onu bekliyordu, "abim geç kaldı" dedi Mert, "5 yıl kadar " dedi babası ve gülüştüler.

Garajda Ezel heyecanla hazırlanmış, evine gidecekti nihayet. Ali ile Cengiz de pizza söylemişler Dominos'dan onu yiyorlar. Ezel neyse güç bela çıktı, tam bunlar bir oh dedi, geri uzattı kafayı kapıdan. "size bir ev ödevi bıraktım"

Aaaa , bi baktılar Ezel o karatahtayı doldurmuş,
Kenan Birkan
annesi Rana, babası Mustafa, kardeşi Selim

ortada bir üçgen, Ramiz - Kenan - Selma . Üçgenin ortasında bir ?


1971
40 yıl önce o lunaparkta, Kenan Birkan ilk cinayetini işlemiş, Ağa Baba dediğimiz Hayratlı'yı vurup öldürmüş, Selma korkuyla sarılmış ona, Ramiz de yanlarında...

İşte böylece, Ezel'in en sıkıcı bölümünü geride bırakmış olduk dostlar. Şu son kısma kadar o kadar ağır, uykulu geçti ki, ekşi sözlük bile sus pus oldu, entry girmedi kimse yahu.

Şimdi o zaman, bir köstebek var Ezel'in Ömer olduğunu Kenan'a söyleyen. Bir köstebek var Ali ile Tefo'nun planını Kenan'a söyleyen. Eyşan gerçekten lobotomi mi yaptırdı, yoksa Kenan'a karşı salağı mı oynuyor? Ali ve Cengiz Ezel'in yanındalar, güvenilirler mi? Dayı neden Ali'yi yanına alıyor, Ezel'i gerçekten gözden çıkarttı mı?

Neler oluyor dostlar, neler oluyor?

**sözlük'den bir hatırlatma : Dayı'nın oğlu Sekiz'in babasının adı : Selim Karaeski. Kenan'ın kardeşinin adı : Selim.

Ha bu bölümde maviş gözlü converseli psikopat katilimiz Temmuz'u hapisten çıkarttı Kenan, parmak diktirtti sanırsam kendisine. Onu da atlamayalım.Kendisini en kısa sürede sahalarda görmek isteriz.

xo xo

19 Ekim 2010 Salı

Kurtuluş'un kedileri - 3 : NACİYE

Bu şahane ile Pangaltı tarafında tanıştım ama olsun, ha Kurtuluş ha Pangaltı.
Ömrümde gördüğüm en iri, kocaman gözlere sahip inanılmaz güzel bir kediydi. Fotoğraflarını çekmeye başlayınca ahali üşüştü, Naciye , Naciyeee diye seslenerek poz verdirmeye çalıştılar gözbebeklerine:))

Naciye'yi bir daha hiç görmedim, tekrar görmeyi çok istiyorum , her akşam metroya yürürken oraları kolaçan ediyorum ama yok. Acaba birisinin yanına mı taşındı?






xo xo

17 Ekim 2010 Pazar

Güzel ve Çirkin

Cumartesi günü ilaçlı gözlerimle bilgisayara bakamayacağımı, kitap okuyamayacağımı bildiğimden eve gelirken kendime birkaç tane dvd aldım. İlki Disney'in unutulmaz animasyon filmi, Beauty and the Beast - Güzel ve Çirkin. Diğerleri de Ice Age filmleri:)

Küçükken en sevdiğim masal Güzel ve Çirkin idi. Belle'in esir kaldığı büyülü şatoda arzuladığı herşeye kavuşması, elbiseyse elbise, kitapsa kitap, ne isterse elde etmesi pek hoşuma gidiyordu. Sonunda canavarla aşk yaşaması da cabası. Zaten abim de hep bana kızar "kara kuru angut tiplerden hoşlanıyorsun" der hahaahha.


Disney'in filmi 1991 yılında çıktı, tabii sinemaya koştuk izlemek için. Büyülenmiştim adeta. 92'de film oscar ödülüne aday gösterildi, bu inanılmaz bir başarıydı, diğer adaylara bakın :

Kuzuların Sessizliği
Bugsy
JFK
Dalgaların Prensi
Güzel ve Çirkin

(Şimdi bakıyorum da bu filmlerin hepsini sinemada bizzat izlemişim, ha ödülü de Kuzuların Sessizliği kazanmıştı haliyle). Bir animasyon olarak Güzel ve Çirkin'inki inanılmaz bir başarı idi ... Şimdi Oscar'da Animasyon filmler kategorisi var, o devirde Güzel doğrudan en iyi film kategorisinde aday olmuştu da büyük sükse yapmıştı.

Film hem neşeli bir müzikal, hem de çok dokunaklı, tutkulu bir aşk hikayesi. Müzikler, şarkılar harika, sanki gerçekten bir müzikal gösteri izliyoruz... Açılış şarkısı Belle, kasabanın yakışıklısı Gaston'un şarkısı, büyülü şatoda ilk kez yemek yiyen Belle şerefine söylenen Be Our Guest, şato ahalisinden delişmen Human Again... hepsi bu büyülü hikayeye yaraşır güzellikte. Tabii en etkileyici şarkı filmin balo sahnesinde gelen tema şarkısı "Beauty and the Beast"


Filmdeki en harika kahramanlar, kap kacağa, eşyaya dönüşmüş olan şato ahalisi. Kahya hanım tombul bir çaydanlık, sinirli dakik başuşak tiktak saat, aşçıbaşı işe bir şamdan olmuş. Çapkın aşçıbaşının kırıştırdığı hizmetçi kızlar ise şirin tüylü süpürgelere dönüşmüşler:)))) Bu yaratıklar bütün film boyunca Belle'in Canavar'a aşık olmasını sağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Büyünün bozulup Canavar'ın prense, eşyaların da insan haline dönmesinin tek yolu bu. Canavar bir kıza aşık olmalı ve kız da aşkına karşılık vermeli...



İşte bu benim en sevdiğim masal ve onun en sevdiğim uyarlaması :)

Siz de masalları sever misiniz?

Gez göz arpacık

Dün sabah kalktım İstanbul Cerrahi hastanesine gittim, gözlerimi muayene ettirmek için.

Muayene önce klasik duvardaki yazıları okuma şeklinde oldu. Ama gözüne o acayip şeyi takıp tek tek camları değiştirmiyor doktor, başını makinaya dayıyorsun, makinede camlar otomatik oynayıp değişiyor. Eh o kadar fark olsun değil mi? Sonra gözlerime damla yapıldı , bu deli gibi göz yakan damla, gözbebeklerimi kocaman büyüttü ve görüşüm bulandı . Damlanın üzerinden 24 saat geçti dostlar, gözlerim anca normale döndü , bilgisayarı yeni görmeye başladım.

Neyse , damladan sonra tekrar kontroller yapıldı, göz tansiyonu, korneanın 3 boyutlu haritası derken iyice kurcalandı bizim gözler:))

Sonuçta doktor maaleseff üzücü birşey söyledi : her iki gözümde de, tam görme bölgesinde, doğuştan gelen lekeler varmış. Ben bu lekeleri görmüyorum ancak lekeler ışığı kırıp net görmemi engelliyor. Yani ben asla tam net göremiyorum. Ve asla da %100 göremeyeceğim. Lazer için kornea kalınlığı müsait, ancak göz derecem ileri olduğundan gözün sıfırlanmaması olasılığı yüksekmiş. Bir de benim gözbebeklerim büyükmüş, kedi gibiymiş (bende kedilik var diyordum ya hep!) lazer yapıldıktan sonra, gözbebekleri büyüdüğünde akşamları ışıklar parlama yapabilirmiş.


Dolayısıyla "aa gözleriniz müsait hemen gelin yapalım" durumu olmadı. Doktor karar size ait dedi. Bir de ay sonunda yeni bir cihaz gelecek, onunla ameliyat olabilirsiniz dedi. Sonuçta ameliyat olduktan sonra, diyelim gözlerim 1 derece miyop kaldı, o zaman nasıl göreceğim, yine gözlük mü takacağım, bunu söyleyemiyor.

haa bir de, gözlerimin derecesi biraz azalmış, 6 derece değilmiş, bir 5,25 diğeri 5,50 imiş:)) Yine de görüşüm zayıf, o lekeler yüzünden.

İşte durum öyleyken böyle dostlar. Düşünüp taşınıyorum . Sonuçta 1 derece miyop olmak, 6 derece miyop olmaktan yeğdir fikrindeyim.

Ne yapsam ne etsem?

xo xo

14 Ekim 2010 Perşembe

Masanın altından çıkan kedi :)))

Bugün öğlen yemeği için Kurtuluş'tan Dolapdere'ye doğru inip yokuş üzerindeki döküntü bir yere oturduk, hamsi yemek için. Hamsi tava + salata 6 lira, çok iyi değil mi? Hamsiler çıtır çıtır, salata da tazeydi. Gayet memnun kaldım yani.

Biz oturmuş balıkları beklerken hamile bi kedi geldi yanımıza, yüzü nasıl güzel, o yeşil gözler parlak, tertemiz bi hayvan. Etrafımızda dolandı dolandı, sonra aaaa birden masanın altından kucağıma iki pati ile bir pembe burun uzandı.



Oh sevdim, okşadım, kulaklarının arkasını kaşıdım (kedilerin en sevdiği kaşıma bölgesi). Sonra da hamsilerimizi kediye hanım ile paylaştık, o da maşallah lüp lüp yuttu, oh afiyet olsun :)

İşte bu da yediğimiz hamsi:


Az önce de istanbul Cerrahi hastanesini aradım, randevü aldım. Cumartesi gidiyorum kontrole, inşallah herşey yolunda gider ve lazer yapılabilir. Çok heyecanlıyım dostlar, yaşasın, yaşasın:))

xo xo

Ezel 2.Sezon 5.Bölüm : KÜÇÜK HAYAT BÜYÜK ADIM

Ezel'in 38. bölümünün adı : "RAMİZ : Birth of a Kabadayı" da olabilirmiş yeğenim. Bu bölümü internetten dün gece izledim. Bazı yerlerinde epey sıkıldım, ileri sardım hatta. Nerede geçen sezonki, bir bölümü kaçırsan bi bok anlamadığın lezzetli dizi, nerede bu? Nerede o, bittikten sonra yarım saat kendimize gelemediğimiz zeka oyunları, hareket, heyecan dolu bölümler, nerede ikinci sezonun uyuz, duygusal bölümleri? Ezel'in temposu yerlerde sürünmeye başladı. Her hafta , ha bu bölüm toparlayacak diyoruz amma bir türlü hareket olmuyor Ezel'de. Ben artık Ezel'i heyecan duymadan izliyorum ve üzgünüm bu yüzden.


Benim düşünceme göre, son bölümü izlettiren sadece 2 unsur vardı:

1) Muhteşem BARIŞ FALAY oyunculuğu ve Kerpeten Ali karakterinin mizah duygusu
2)1971 yılına yapılan flashback sahneler, Dayı ile Kenan'ın gençlik günlerini canlandıran UFUK BAYRAKTAR ve CAHİT GÖK. Özellikle Ufuk Bayraktar çok etkileyici, herifin paçalarından karizma ve dayılık akıyor, harika bir oyuncu!

Peki hani nerede hikaye, şaşırtmalı senaryo, ters köşeler, şeytani planlar ? Hani yönetmenin bizi hayran bırakan enteresan çekim teknikleri? Neler oluyor, Ezel'e neler oluyor yeğen? Hikayede bir başka sorun da, ilk sezon şeytanın kıçına anahtar uyduracak kadar cin bi kadın olan Eyşan'ın birden aptallaşması, bir saniyede Kenan'ın dediği herşeye inanması. Yani ben inanamıyorum Eyşan'ın bu kadar Birkan güdümüne girmesine, arada birşeyler eksik, boş kaldı. Ulan mal karı, sen Kenan'ı donunda sallardın, ne oldu kızım sana? demek istiyorum Eyşan'a.

Bu bölümde olan en iyi şey ise Kenafir gözlü maviş converseli psikopat katilimizin , yani Temmuz'un geri dönüşüydü. Rıza Kocaoğlu bir an önce sahalara dönerse, gerilim artacaktır dizide, haydi bakalım Kenafir Temmuz , sen ne Kenoş'a ne Dayı'ya ne Sekiz'e benzersin. Sağlam bir hikaye bekliyoruz senden de.

Şimdi bakalım son bölümde neler olmuş?


DİKKAT SPOILER ama pek bi numara yoktu bu bölümde spoil etme riski yok kardeşşş:))


Bölüm hastanede Sekiz'in cesedinin götürülmesi ile başladı. Ali geldi Ezel'i aldı. Gerizekalı Eyşan da Kenan'a koştu,"Ezel katilmişşş meğersemmm" diye. Kenan da buna oynadı bir güzel, timsah gözyaşları döktü, o benim oğlumdu dedi ama her lafta "Ezel'in katil olduğunu gördünüz Eyşan" demeyi ihmal etmedi, yani manipülasyonlar baronu diyebiliriz Birkan için. Kenan adamı Kaya'yı arayıp Dayının fişini çekin emri verdi. Birkan ilaç sanayi, Dayı'nın doktoruna rüşvet verdi. Doktor önce Selma ve Ezel ile konuşup fişi çekmeye ikna etmeye çalıştı, Ezel anladı oyunu, doktora tamam dedi, Selma'yı alıp gitti. Doktor fişi çekmek üzere odaya gittiğinde (kapıda bi polis bekliyor) oda boştı, Ezel Dayı'yı kaçırmış , meğersem Dayı zamanında emeklilik günlerini Selma ve Azad ile geçirmek için bi ev almış, küple eski usül para gömmüş. İşte böylece Ezel Dayı'yı güvendiği bir doktor kızla beraber kaçırıp bu eve sakladı. (Kapıdaki polis Tefo çıktı)


Ambulans Dayı'yı kaçırırken, Ezel de kalkıp Kenan Birkan'a gitti. Kenan Reina gibi bi yerde işadamları ile öğlen yemeği yiyor idi. Ezel posta koydu buna. "Ben şimdi en alttayım, merdivenin dibindeyim, tek tek çıkacağım o basamakları, ne gerekiyorsa yapacağım ve oraya geldiğimde seni bir köpek gibi öldüreceğim" dedi Kenan'a. Kenan ise Ezel'in eline verdi diyebiliriz : "Çık sokağa, aldığın gazete benim, girdiğin banka benim, yaşadığın dünya benim, ben izin verdiğim için yaşıyorsun. Ben sana yüzümü gösterdim, lütfettim. Sen şimdi benimle mi savaşmak istiyorsun, bir daha benim yüzümü bile göremeyeceksin. Sen beni bir kişi sanmakla hata ettin, ben bunların hepsiyim, ben bütün ülkeyim"

Ezel Dayı'yı sakladıkları eve gidip Ali abi ile konuştu. Kenan Birkan her hareketlerini nasıl önceden biliyordu, Ezel'in Ömer olduğunu nasıl öğrenmişti? "Köstebek mi var" dedi Ali "peki kim?" Ezel olasılıkları saydı "Şebnem, Tefo, Cengiz, sen..." Ali gülümsedi "bu evi bir tek bana söyledin, neden?" "salaklık işte, uslanamadım" Böylece Ezel, Ali'ye güvendiğini belirtmiş oldu.

Kenan Eyşan ile muhabbette idi. Kenan ağlandı, "ben bu çiçek bahçesini niye yaptım, Ezel gibi biri gelip oğlumu öldürür de cenazesine gidemem diye" Habire Eyşan'a Ezel'in katil olduğunu pompalıyor şeytan Kenan. Eyşan "valla benim ömrüm mezarlıkta geçti, ben de gidemem" dedi. Sekiz kimsesiz gibi gömüldü.


Ezel ekibi köprü altına topladı, attı tuttu. "Benim artık hiçbir şeyim yok. Ama savaşacağım, sıfırdan, sokaktan başlayacağım, savaşarak yükseleceğim, Kenan Birkan'a ulaşacağım" Tabii Ali gaza geldi, sokakta gerilla savaşı yapacaklar ya. Ama Cengiz'in aklı başında idi "oğlum siz manyak mısınız, matrix misiniz siz? Kenan Birkan'ı iki kere gördünüz , bi daha göremeyiz bile, onunla nasıl savaşırsın" Ali kızdı ama Ezel ona hak verdi "Ben bu savaşı kazanamayacağım ama savaşmak zorundayım, Dayı için. Anlamadınız mı hala ben böyleyim " dedi. Yani Hömer'im demeye getirdi. (hay hömerinize gömeyim ööff) Bu savaşı tek başına vereceğini söyledi Ezel ve herkesi gönderdi. Ekip yavaşça dağıldı, en son Ali gitti.



Ezel Kenan Birkan ile savaşına onun giremeyeceği, aşağı gördüğü pislik, düşük yerlerden başlayacaktı, kendi mahallesine geri döndü. Babasının tükkanına gitti. Mahallede bir takım gençler türemiş, esnafı haraca kesiyorlar, Mümtaz amca da para veriyor. O esnada Ali abi geldi. ben seni artık dünyada bırakmam dedi Ezel'e. Ezel de "gelmeni bekliyordum, biz bu işte beraberiz" dedi ona.

İki kafadar eski tamirhanelerine geri gittiler, biraz tehdit, biraz parayla devraldılar garajı:))) Bu sahneler güzeldi, Barış Falay harikaydı. Buradan geçmişe bir dönüş yaşadık.

1971
Ramiz Jilet'i öldürüp batakhaneye geri döndü Kenan'la. Masaya oturdu, raconu kesti, bu sahneleri izlemek lazım, çok zevkliydi. Sonra yanına Ağa Baba geldi, Ramiz'e el öptürdü. Kenan'a baktı, "bunu gönder, bizden bi adam al, şehir bebesi istemez" dedi. Bu anda Kenan'ın bu adamların hiçbirinin sahip olmadığı eğitim ve cin zekaya sahip olduğunu gördük. Kenan "ben defterlere bakıyorum" diye atladı, "sayılar eksik, düzeltirsek size buradan 1,30 katkı payı gelir" Böylece Kenan Ağa Baba'nın (bunun da adını unutuyorum Hoyratlı mı, Hobarey mi öyle birşey, Ağa baba diyorum işte anlayın:) gözüne girmiş oldu.

Eyşan artık Kenan'ın malikhanesinden ayrılmak istiyordu çünkü cinayet onu aşan bi intikam idi. Kenan yine manipülatif konuşmalarını yaptı, kendini acındırdı. Eyşan salağı kandı buna.

Ali abi ve Ezel tamirhanede tulumları giyip işçi olmuşlardı yine. Ali Ezel'e o cinayet gecesini anlattı. Güvenlikçiyi nasıl öldürdüğünü anlattı "sen öleceksin kardeş, sen öleceksin ki biz yaşayalım" Ezel "niye" diye sordu "niye Ali Abi" "Niyesi yok, bir kere öldürdün mü, kazara değil, bile isteye, niyesi yok" Ali Ezel'e o günden beri pişmanlık duyduğunu açıkladı . Ezel de Sekiz'in ölümünden dolayı daima pişmanlık duyacaktı, asla affedilmeyecekti. Ezel azap içinde kıvrandı.

O gece herkes kabus görüyordu, Sekiz'in öldüğü anı görüyordu herkes rüyasında. Böylece Dayı uyanarak komadan çıktı. Ezel'i çağırttı. Ezel ona olanları anlatınca da kovdu Ezel'i ağlaya ağlaya. "o can sen değildi, o can benimdi, o kan benimdi, ben razıydım ölmeye o yaşasın diye. Ne kabadayılar, ne düşmanlarım ne Kenan Birkan, beni sen devirdin yeğen, seenn" diye böğürdü, Ezel'i siktiretti ama Ezel ağlaya ağlaya giderken ardından pencerede koca Dayı da ağladı.

1971
Ağa Baba Ramiz'i aldı terziye götürdü, giydirdi, kuşattı. Ama önce donuylayken Ramiz, karşısına geçti, "benim karşımda bu halini asla unutmayacaksın, ne zaman arasam geleceksin" dedi.

Ezel evine gitti, annesine ağlandı, annesi "gerçek baban var, o seni asla bırakmaz, ona dön" dedi.

Ezel tükkana gidince Mümtaz'ı tehdit eden haraççıyı gördü, atlayıp bunların derneğine gittiler Ali abiyle.

1971
Ağa Baba Ramiz'i haraç almak için ilk işine gönderdi. Burası bi pastaneydi, pastacının büyük oğlu Ağa'nın ekibine girip ölmüş, karısı köye kaçmış, bi küçük oğlu kalmış. Ramiz bunları görünce dükkandan çıktı, isyanlardaydı, o köyden İstanbul'a gariban pastacının ekmeği ile oynamaya, fukara parası yemeye gelmemişti. Delirdi Ramiz. Ama Kenan sakindi. "Hayratlı seni buraya neden gönderdi Ramiz Abi? Denemek için gönderdi, en zor işe gönderdi seni" dedi. Ramiz "ben oraya gidemem" deyince "ben giderim" dedi ve Ramiz'deki Hayratlı'nın (hah , ağa babanın adı bu, Hayratlı) verdiği parayı alıp pastaneye geri döndü, parayı verip pastaneyi devraldı, pastacı ile çocuğuna da "insan gibi maaşla insan gibi çalışacaksınız burada" dedi. Kenan'ın farkını bu sahnede bir kere daha anladık.


Ezel mahallenin haraç kesen keltoşuna gidip tehdit etti, "Mümtaz'dan bizden para almayacaksınız" dedi, "belki Ömer ölmemiştir, onu kızdırmayın" dedi. Sonra bunlar döndüler ki, dükkanı Mümtaz'ın kafasına geçirmiş herifler. Mümtaz ağlıyor zır zır. Ezel ona baba dedi, sarıldı, Mümtaz önce inansa da Ali'yi görünce "Ömer'in bunlarla işi olmaz, sen Ömer değilsin, yaparım yaparım deyip yıkıp gidiyorsun, bize iyi gelmiyorsun, git buradan" dedi. Ezel bir de babasının yanından kovuldu yani dostlar. O da Ali'yle gidip haraççıların ağzını burnunu kırdı afiyetle, derneğe el koydu, dernek başkanı da Ali oldu.

Kenan Birkan'ın yeni planları vardı. Öncelikle KENAFİR GÖZLÜ MAVİŞ CONVERSELİ PSİKOPAT KATİL TEMMUZ'u hapishaneden çıkartmaya kara verdi. Oleyy oleyy oleyyyyyy. Temmuz "ne yapmam gerekiyor" dedi ve bu bölüm sona erdi.


O halde sizce, Ezel'in ekibindeki köstebek kim?

13 Ekim 2010 Çarşamba

Ne kadar özlemişim içmeyi...

Pazartesi günü Fransa'dan beklediğimiz büyük müşterimiz geldi. Mösyö Patrick:) Öğlen gidip havaalanından aldım adamı. Bana Fransız çayı ve Calisson d'Aix diye bir badem ezmeli tatlı getirmiş, işte şöyle birşey:


Ofise gelince toplantı yaptık ve yemek yedik, adama iskender kebap yedirdik tahmin edersiniz ki:)) Neyse ben hala sımsıkı taş gibi rejimde olduğumdan sadece dönerleri yedim.

Toplantımız akşamın köründe bitti. Patronun işi vardı "kızım sen Patrick'i oteline bırak, oradan evine gidersin" dedi ve çıktı. Ama bu adam beni Paris'te gezdirmiş, yedirmiş ve hatta içirmişti, ben de onu gezdirmeliydim, böylece otele bavulunu bırakıp "Grand Rue De Pera"ya gittik beraber. (sağolsun şirketten Hanzade arkadaşım da benimle geldi)

Taksim meydanı o kadar hoşuna gitti ki anlatamam. Paris'de insanlar hep mutsuz, İstanbul'da insanlar hayatın tadını çıkartıyorlar dedi. (Yaa ne demezsin:)) ) İstiklal'e girdik, tabii her zamanki gibi deli kalabalık vardı İstiklal'de. Ama bu hareket, cümbüş Patrick'in büyüleyici bulduğu tarafı idi şehrimizin.



Patrick balık yemek istediğini söylemişti, biz de onu Çiçek Pasajı'na götürdük. Şansımıza hava çok güzeldi, dışarıda bir masada oturduk, etrafımızda çingenler çalıyor, müzik, canlılık, neşe akıyordu Pasaj'ın duvarlarından resmen. Patrick önce bütün mezelerden aldı, sonra da levrek yedi . Levreğin ingilizcesi de sea brass imiş, öğrenmiş olduk dostlar:)))


Telefonuma da nazar mı değdi, ayarı mı bozuldu anlamadım, resimler hiçç güzel çıkmadı .


Çiçek Pasajının eğlenceli ortamında yedik, içtik, bet sesli şarkıcıları dinledik:))) sonunda kahvelerimizi içtik ve KOOLLL gibi gelen hesabı kredi kartıma geçirdim. Fişi de şirkete verdim, alırım inşallah masrafımı haahahahah. Gece bitmişti ama Patrick kalkmak bilmiyordu, o kadar sevdi pasajı, orada durmaksızın devam eden cümbüşlü eğlenceye bayılmıştı. iyi oldu yani, güzel bir İstanbul gecesi yaşattık sanırım abiye.

Salı sabahın köründe işe gelip şirket arabasına doluştuk ve Patrick'i otelinden alıp fabrikamıza götürdük. 2,5 saat yol, sis bastırmış yollarda, hoplaya zıplaya geçti yolculuğumuz, hatta Patrick "araba çamaşır makinesi gibiydi" diye dalga geçti püahaahahh:))))

Fabrika gezisinde büyük patronumuz Patrick'e et ziyafeti çekti, ben de sebeplenmiş oldum ama orada fotoğraf çekmemişim nedense, yazık oldu.

Akşam beş buçukta fabrikadan çıkıp sekiz'de şirkete döndük, son kalan işleri bitirip Patrick'i başka bir tür İstanbul gecesine götürdük ama bu sefer patron evsahibi idi dolayısıyla Ortaköy'deki Angelique'e gitmiş idik.

Patron masayı donattı, kaz ciğeri, deniz tarrağı, risotto, mantarlı ravioli, meze tabağı... Kaz ciğeri hiç yememiş idim, tadı harikaydı valla. Bu ufacıcık şeyi yapabilmek için kazlara çok eziyet ediliyor biliyorsunuz patlayana kadar yediriyorlar hayvanların ciğerini yağlandırıyorlar. Deniz tarrağını ise pek sevmedim. Risotto tabii ki süperdi. Ravioli'ye de bayıldım, özellikle üzerindeki karamelize soğanlar damağımda eridi.




Ana yemek olarak da somon ızgara yedim (Eyyvah eyvah, diyet deve oldu). Patron bu esnada Öküzgözü açtırmıştı, inanılır gibi değil, aylardır bi damlacık içmemdiğimden o şarap bana o kadar tatlı geldi ki, 2. şişeyi de açtırttım. Hatta patron kendi bardağındaki şarabı da bana verdi:)))

İşte bu somon ızgara (nefisti)



Bu da Patrick'in yediği asortik zamazingo, adını bilemedim:))) Yemeklerin adı çok acayipti, mesela körpe piliç vardı, çok güldüm ona.


Bu sabah ise kazan gibi bi kafayla 2 saat geç kalkıp işe de 2 saat geç geldim, hala da başım ağrıyor ama olsun. Aylar sonra bu ziyafet çok hoşuma gitti. Şarabı da çok özlemişim, iyi geldi valla, moralim düzeldi dostlar:)))

Ayrıca uzun zaman sonra yeni bir "gırtlağıma hakim olamamıştım" yazısı yazmak da pek nefis oldu.

İşte havadisler böyle idi , sizlerde ne var ne yok?

xo xo

10 Ekim 2010 Pazar

Heyyy Mine Kırıkkanat Cumhuriyet'te !!!

Ne sevindim, ne sevindim. Bugün ilk yazısı yayınlandı ve yazıya da 3 Silahşörler 20 Yıl Sonra betimlemesi ile başlayarak kalbimi bir kere daha çaldı Mine Hanım:)) Ne olsa en sevdiğim roman, değil mi?

Mine Kırıkkanat Çarşamba ve Pazar günleri yazacak Cumhuriyet'te.


Hürriyet'in Pazar ekinde ise Ayşe Arman'ın Erdal Beşikçioğlu - Behzat Ç. röportajı var. Şuradan okunabilir.

Bunun dışında İK'da patrondan nasıl zam istenir minvalinde bir yazı gördüm. Şöyle bir göz attım, Perşembe günü isteyin istediğinizi diyorlar. Zam isteyecek olanlar yazıya bir baksınlar:))

Yarın ve Salı Fransa'dan misafirim var, bizim en büyük müşteri geliyor. Pazartesi ofiste toplantı yapıp, Salı Keşan'daki fabrikaya götüreceğim adamı. Ya acaba pazartesi gecesi dışarı da çıkartmam gerekecek mi Patrick'i? Paris'e gittiğimizde o beni hep gezdirmişti:)) Ama Ezel var yarın akşam yeğenim ya, ne yapacağız?

Kediciğin de maması bitti. Veteriner maması yediği için öyle pıt diye gidip bakkaldan alamıyoruz, yarın Kurtuluş'dan alırım amma gece Patrick'i gezdirmeye gidersek mamayla dolaşamam pek tabii. Salı hiç olmaz, şehir dışındayım. Eeeyyy ne yiyecek bu hayvan? Olmazsa annem bizim Doktor Ahmet Bey'den alıversin.

İşte öyleyken böyle dostlar, Patrick'i severim ama yarın akşam Ezel'i nasıl izleyeceğim derdine düştüm:)))

xo xo

9 Ekim 2010 Cumartesi

Yuvarlanıp gidiyoruz:)))

Bu karanlık ve soğuk haftasonunda, evde yatıp yuvarlanmaktan; eski filmleri izleyip klasik detektif romanları okumaktan daha güzel birşey olamaz:))



Sabah İskemlede BeşCeset'i bitirip Doğu Ekspresinde Cinayet filmini izledim. Film 1974 yılında çevrilmiş. 1935 yılında İstanbul'dan kalkan Şark Ekspresinde işlenen cinayeti anlatıyor. Filmin başında sinirlerim zıpladı, 1935 yılında sanki Türk değil de Arapmışız, çapulcuymuşuz, fesli şalvarlı dolaşıyormuşuz... Yani o bayılana kadar oryantalist İstanbul sahnelerinden, Poirot'nun yemeklerden ve kahveden sızlanışından nefret ettim dostlar. Neden neden? 1935 yılında Atatürk hayatta idi, Türkler belki şimdikinden daha modern ve şık idiler. Fes mi kalmıştı 1935'de? Bu ırkçı sahnelerden çok rahatsız oldum.

Filmin kadrosu dehşetti. Ancak Poirot rolünde Albert Finney'i fazla karikatür buldum, Poirot olarak Peter Ustinov daha iyi bence. Kontes Andrenyi rolünde Jacqueline Bisset nefes kesecek kadar güzeldi. Sekreter McQueen'i canlandıran Anthony Perkins'in ne kadar harika bir aktör olduğunu unutmuşum, kendisini izlemek bir zevkti. Ama filmin en şahane oyuncusu, Bayan Hubbard rolündeki Lauren Bacall idi. Ah neden, neden bu karakterin kitabın sonundaki tiradını filme koymamışlar? Bütün kitabın en güzel ve etkileyici anı filmden neden atılmış, anlamak mümkün değildi.

Filmin müziği ise çok hoşuma gitti dostlar.

Şimdi de Ölüm Oyunu filmini izliyorum. Film o kadar eskiydi ki, Maggie Smith (McGonagall hocam:)) genç kadın rolünde dostlar:))))

işte böylece yuvarlanıp gidiyoruz:)

8 Ekim 2010 Cuma

Kaçııınnnn kış geldi:))))

Eyvahlar olsun, yandık, öldük mahvolduk, son 1000 yılın en soğuk kışı geliyormuş dostlar. Hoş aslında bu konuda Serkan arkadaşımla aynı şeyi düşünüyorum, bizim başımıza 1000 yılın belası RTE gelmiş, soğuk da ne? :))))

Bu sabah İstanbul'un havası pek neşeli, pek iç açıcı idi :


Taksim'e çıktığımda ise şoooorrrrr diye bir yağmur başlamıştı, evlere şenlik. Kafama tüküreyim, botlarımı giymemiştim, neyse ki 2 yıllık Puma Roma harika bir kondisyon sergiledi de, bir damla su çekmedi, şaşırdım kaldım dostlar. Benliğim bu şaşkın balık burcu tarafı suyu, denize girmeyi, banyoyu pek çok sevse de; sıcağa düşkün kedi tarafım ayaklarımın ıslanmasından, yağmurdan nefret eder. Yani aman şemsiyemi alayım, yağmur romantizmi yapayım diye asla düşünmem. Yağmur yağıyorsa aklıma gelen tek şarkı şu olur :


some boys try and some boys lie but
I don't let them play
only boys who save their pennies
make my rainy day, 'cause they are

living in a material world
and I am a material girl
you know that we are living in a material world
and I am a material girl

Neyse işe gelip ayaklarımın kuru olduğunu görmek moralimi düzeltti dostlar. Islak paçalar da kurudu. Pembe far filan da sürdüm ki üzerimdeki grilik, somurtuk suratımın karartıcı etkisi bir nebze olsun azalsın. Bende bir gri durumu var. Bütün kışı gri hırkayla geçiriyorum. Evde kapkalın gri hırkama sarılıyorum, işe gelirken daha biraz ince gri hırkamı giyiyorum. Lady Charlotte buna depresyonun hafif rengi diyor, siyah kadar ağır olmayanı:) Bu sene bir tane yünlü gri hırka ve bir tane palto almak istiyorum. Yünlü derken o akrilikli, naylonlu hırkalardan tiksindiğimi anlatmaya çalıştım:))) pamuklular da ısıtmaz hiç. Yünlü olacak. Çirkin olsun, yünlü olsun ısıtsın:))) palto da 3 sene önce almıştım, hem de çok ucuza Mango'dan düşürmüştüm amma fermuarı kötü bir şekilde yırtıldı, yırtık şeyleri de sevmem. Böyle kapşonlu mapşonlu, su geçirmezlik apreli, sağlam bi mont istiyorum.
Aaa geçen gün kendime okuma lambası aldım, size anlatmamıştım. Olayı anlatmak için flashback yaparak geçen Pazar gününe geri dönelim (Burada Ezel müziği girsin:)))

dadan dandan dan

İSTANBUL, 5 DAYS AGO
Pazar sabahı çayımı, gazetelerin eklerini ve kediyi alıp odama çekildim. Yerde kocaman bir yastığım var, onun üzerinde ömrüm geçer, oturup işte çayımı içecektim, ekleri okuyacaktım. Fincanı da yere koymuştum aptal kafam, fincan okuma lambasının kordonuna takıldı ve halıya boşaldı bir güzel. Ay nasıl kızdım, nasıl kızdım, hem de lambaya! Lamba döktü çayı anasını satayım! Tuttuğum gibi lambayı duvara fırlattım. Pazar keyfimin içine edilmişti resmen yahu. Gittim bez alıp halıyı sildim. Çayın kalanını içtim, filan falan. Lamba da cezalı olarak duvar dibinde kaldı akşama kadar. Akşam oldu, lambaya işim düştü, bıyıklarımı mı yolacaktım ne ? Aldım cezalı lambayı, taktım fişe, anaammm, lamba yamulmuş ve artık çalışmıyordu :)))) (adamın kızı morgda ölü ve de anadan doğma yatıyordu!)

Ne yapacaktım? Bıyıklarımdan bahsetmiyorum. Okuma lambam olmadan odamdaki ampül kitap okumak için elverişli bir aydınlatma sağlamıyor idi. Yarasa gibi miyop olduğum için, okurken iyi bir ışık istiyordum ve okuyacak bir sürü de kitabım vardı.

Böylece çarşamba günü olduğundaaa

dadan dandan dan

İSTANBUL, 2 DAYS AGO
Cevahir'deki Koçtaş'a gidip şu güzel lambayı aldım dostlar. Tabii bunu hayatta duvara filan çarpamam 42 tele para saydım, yuh çok pahalıymış, ama metal ve güzeldi. Biraz okuma denemesi de yaptım (Agatha Teyze'den İskemlede 5 Ceset'e başladım) Işığı benim için azıcık fazla parlak gibi ama yine de memnun kaldım.


Ohh işte öyleyken böyle dostlar. Nihayet Cuma geldi, eve gidip gözlerim pörtleyene, sobanın önünde sıcaktan eriyene kadar kitap okumak istiyorum inşallah kısmetse .

Yağmurla, soğukla, kışla sizin aranız nasıl?


xo xo :)

6 Ekim 2010 Çarşamba

İdefix paketim geldi

Pazartesi sipariş vermiştim, Çarşamba kutum geldi. Ne kadar sevinçliyim. İşte kutumu açtım ve şunlar çıktı :

Çavlan'cığımın tavsiyesi, Roger Ackroyd Cinayeti

Yine bir Hercule Poirot polisiyesi , Büyük Dörtler

Agatha Christie DVD Seti, 4 adet film içeren harika bir box set, fiyatı 21,50 TL . Bence 4 dvd için süper fiyat.

1.Film : Doğu Ekspresinde Cinayet. Kadro dehşet : Albert Finney (Poirot), Lauren Bacall, Ingrid Bergman, Sean Connery...

2.Film : Nil'de Ölüm. Oyuncular: Peter Ustinov (Poirot), Bette Davis, Mia Farrow


3.Film : Ölüm Oyunu. Oyuncular : Peter Ustinov (Poirot), Jane Birkin, Maggie Smith

4.Film : Ve Ayna Kırıldı. Oyuncular : Angela Lansbury (Miss Marple), Elizabeth Taylor, Rock Hudson, Tony Curtis, Kim Novak (oha demek istiyorum bu kadroya)



Haftasonu yağışlı olacak diyorlar:) Evde kediye sarılıp yuvarlanmalı, eski detektif filmleri izlemeli, bol bol kitap okumalı.

Ya siz, haftasonu evdeyseniz nasıl zaman geçirmeyi seversiniz dostlar?

5 Ekim 2010 Salı

Ezel 2.Sezon 4.Bölüm : BAŞLANGIÇ - BİTİŞ

Dün akşamki bölümle ilgili hislerim karışık. Öncelikle geçen sezon bizi heyecanlandıran oyunlu, zeka eseri, heyecanlı bir bölümü bu sezon hala izleyemedik, duygusaldan devam ediyorlar. Halbuki o heyecanı, klişelerden uzak durması, bizi sürekli şaşırtması idi Ezel'i sevmemin nedeni. Kıvanç Tatlıtuğ'u dün akşam çok beğenmeme rağmen hikaye açısından diziye dahil olmasının çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Hatta Kıvanç bence dün gece Kenan İmirzalıoğlu'ndan bile daha iyi oynadı, Behlül'ü silip attı üzerinden diye düşünüyorum. Ancak genel olarak 37. bölüm güzel güzel başlamasına rağmen sonunda arabeske ve klişeye bağlayarak maalesef beni hayal kırıklığına uğrattı. Umarım en kısa zamanda dizimiz eski temposuna kavuşur. Sonuçta ilk sezon finalinde gördüğümüz sahneye doğru ilerliyoruz ama bu yolculukta klişe istemiyoruz Ezel'den sayın senaristler. Biz sizin özgün olma ihtimalinizi sevdik unutmayınız.

Diziyi anlatmaya geçmeden önce söylemeliyim ki, dün gece resmen bir HALUK BİLGİNER senfonisi izledik. O kadar muhteşemdi ki, tek onun sahneleri bile değiyor şu Ezel'i izlemeye amma daha fazlasını istiyoruz yine de.

Bakalım dün gece neler olmuş :


DİKKAT ! SPOILER!!! READ AT YOUR OWN RISK!!!!!



Bölüm kahramanlarımızın Dayı'yı hastaneye yetiştirmesi ile başladı.
Birkan Malikhanesi'nde, Kenan, Eyşan ve Can yemek masasındalarken, Sekiz geldi. Kenan onları tanıştırırken, Sekiz "Ben Ramiz Karaeski'yim dedi, bu adı hakettim sonunda" Kenan Birkan altüst oldu. İntikamı alınmıştı... Ama Ramiz abisi ölmüştü... "özgürlük ne güzel"

Acilde Ezel yıkılmış halde, Ali ile Cengiz hiç yanından ayrılmadılar bunun. Doktorlar Dayı'yı ameliyata aldılar, "kendinizi hazırlayın" dediler.

Kenan Birkan 30 senedir sakladığı şarabı çıkarttı ve muhteşem bir tiradla mantarını açtı. Haluk Bilginer'e tapındım lan resmen bu bölümde, Kenan'ın resmen Ramiz'in kanını içtiğini izledik. Ama sonunda ilk yudumu aldığında Kenan Birkan'ın gözünde yaşlar vardı.

İğrenç sarı ayakkabıları ile Selma Yenge hastaneye yetişti. "Yaşıyor mu, Ramizim yaşıyor mu?" Bu kadın ilk sezonda tam leydi gibiydi, bu sezon bi rüküşleşti, neden yeğen? Bizimkilerin ağlamsık suratlarını göünce çok kızdı Selma. "Ramiz öğretmedi mi bunu size? Neden korkuyorsunuz umut etmekten? Ya gidin, ya da yaşayacak deyin" Böylece Secret gücü ile Dayıyı yaşattılar dostlar:)))

Kenan Birkan şarap mahzenine inmişti, Sekiz oğlan geldi peşinden. Kenan artık görev tamamlandığı için Sekiz'in ölüme gideceğini biliyor idi.
"ne desem?"
"vaz mı geçerim? merak etsen vazgeçerim, kal burada desen vazgeçerim baba, yaşa de yaşarım"
Zavallı Sekiz baba dediği bu adamın onu asla sevmediğini biliyyordu, hayatta tek istediği ailesi tarafından sevilmekti sanırsam. "Senden istediğim tek şey var, arkamdan çiçek dikme" dedi. O esnada Kenoş'a bi telefon geldi ve Dayı'nın hayatta ve hastanede olduğunu öğrendiler.

Sabah, malikhanenin balkonunda Sekiz ile küçük Can muhbbet ettiler, baba özlemi üzerine. Sonra Eyşan geldi, çocuğu içeri yolladı. Aklınca Sekiz'den birşeyler öğrenecekti amma Sekiz "Sen Ezel'i öldürmeye gelmedin mi Kenan'ın yanına, doğru yere geldin!" diye yapıştırdı cevabı.

Hastanede Ezel yoğunbakıma Dayı'nın yanına dalıp bi hikaye anlatmaya başladı, kendi hikayesi. Ali ile Cengiz peşindeydiler Ezel'in ve Ezel çaresizce Dayı'ya ağlarken ikisi de Ömer'i gördüler orada HARİKA bir sahneydi dostlar. İlk sezonda aslna kaplan kesilen Ezel'in şimdi elinde hiç birşey kalmamış, zavallı Ömer'e dönmüştü tekrar. Çünkü Kenan Birkan onun yutabileceği bir lokma değildi.


Ezel ağlayarak çıkıp gitti, Ali ile Cengiz de peşinden koştular.

Malikhanede Sekiz arabasında, Kenan bahçede, konuşuyorlardı. Sekiz'in damarına bastı Kenan, çok kızdı Sekiz, "anla baba, gülmeyince, cevap vermeyince gitmen gerektiğini anla" Kenan kudurdu."senin gözlerinde o bakış var ya, o bakış benim. O öfke, o delilik benim! intikamın var ya intikamın, o intikam benim. Senin ismin var ya o isim benim!" dedi." Ben senin hiçbirşeyinim sen benim silahımsın, artık o silahı kullan" dedi ve Sekiz bu lafların üzerine dedesini öldürmeye gitti.

Hastaneden çıkan Ezel, zenginlik günlerinde gittiği lüks bir restorana girdi. Yedi içti, viskiyle kafayı buldu. Sonra" hesabı ödemeyecem, hatrım yok muu" diye ortalığı dağıttı. Ali ile Cengiz yetiştiler, tam deniz kıyısındaki masaya oturdular Ezel'e mukayyet olmak için. Ezel dedi ki "bu masa, o gazinodaki ön masa. O zaman o, şimdi bu, bu masanın hayali hepimizi yuttu, içimizde güzel olan ne varsa sildi götürdü. Ben artık bu masadan kalkıyorum. Sevdiğim herkesi bu masanın yarışına kaptırdım, arkadaşımı, sevgilimi ustamı..." Restoran dağıtma gereksiz görünse de bu tirad güzeldi dostlar. Bunun üzerine Ali'nin garsona dönüp "çay getir lan pezevenk" demesi ise mükemmeldi :)))

Eyşan ile Kenan boğaz manzaralı malikhanenin bahçesinde keyif yapıyorlardı. Eyşan Kenan'a gidip Ramiz'i görmesini tavsiye etti. Kurt Kenan "siz bu tavsiyeyi kendinize de yapıyorsunuz Eyşan" diye saptadı.

Ezel, Ali, Cengiz, bi taksi tutmuşlar, armut gibi dizilmiş oturuyorlardı. Gidecek yer yok, depte para yok. Ali'nin şöföre "sana gidiyoruz bu durumda" demesi süperdi:))) Sonra dolanırken Cengiz gözüne kiralık bi ev kestirmiş, orada durdular. Yazı tura attılar, Cengiz Ezel'i alıp çıktı, şimdi Ali'nin taksiden kaçıp koşması lazımdı amma kapılar kilitliymiş meğersem:))) Şöförle muhabbet edeyim dedi, herif bıdıbıdıya başlayınca tepesi attı bi yumruk çakıp kaçtı taksiden salak haahahahah. En sevdiğim karakter Ali işte:)))

Bunlar kiralık eve gittiler. Cengiz artık Ömer'i kurtarmak istiyor gerçekten ama Ezel'den çekiniyordu. Fakat Ezel ayıldı, ona baktı "Cengiz, açım" dedi. Ali ile Cengiz buna hardallı sandöviç yaptılar:))) Sonra Ali "yatacak yer buldum" dedi, meğersem evin çocak odasında ranza varmış, o odayı döşemişler. Ezel ranzanın altına uzandı "bura benim" Cengiz de üst kata zıpladı hemen. Ali abi kaldı sap gibi :))))

Gece tıkırtılar duyuldu evden, Ezel "noluyo" deyince Cengiz "Ali abi kerpeteni şıklatıyo" demesin mi" ne kerpeteni lan" diye kızdı Ali. Meğersem hani kırılacak eşyaları sardıkları baloncuklu naylonlar olur ya, onları sermiş yere onun üzerinde uyurmuş, sağa sola döndükçe de pıtırdarmış Ali:)))) Burada Cengiz "karanlıkta nasıl gördün " gibilerden birşey sordu Ezel'e. Ali gülmüştü, Ezel Ali'nin güldüğünü görmüştü . "Sekiz sene karanlıkta kalınca öğreniyorsun" dedi Ezel/Ömer. Ezildi bunlar cevabın altında. Ali ayağa kalktı pıtır pıtır tabii :))) Ben hayattayken bi daha karanlıkta kalmayacaksın Ömer" deyip oradaki lambayı yaktı ama ayıcıklı çocuk lambasıymış meğersem, bunlar koptular. Böylece Ezel/Ömer-Ali-Cengiz arkadaşlığı yeniden başlamış oldu. Bu sahneler dün gece ne sevdiğim yerler oldu.

Ertesi sabah haberler geldi. Kenan Birkan hastalı çıkartıyor, yoğun bakımı boşalttırıyordu. Dayı tehlikede idi. (Godfather'da Don Corleone'nin hastanedeki hali gibiydi bu sahneler:)

Kenan Dayı'nın yanına gitti."Ben seni nasıl yendim biliyor musun Ramiz Abi? Hiçbir şey hissetmeyeceğime kendime söz verdim.Hani sen o bıçağı aldın, benim içimi oydun ya, işte ben seni öyle yendim Ramiz Abi. Bir daha içine hiçbir şey koymadım." Hiçbirşey hissetmediğine kendini inandırmak istiyordu Kenan ama olmadı "Ramiz abiieeeeee" diye höykürerek Dayı'nın yatağına kapanıp ağladı, ağladı.... Haluk Bilginer'e muhteşemdi demek benim haddim değil tabii ama yine tapılası ve harikulade idi bu sahnede de.

Ezel hastaneye gelip Sekiz'e yetişti. Ekranların en yakışıklı 2 jönü, genç yunan tanrılarını andıran bir edayla dövüştüler bu sahnede dostlar.


Ali, Cengiz, Azad yetiştiler ve Azad'ın "yapmaa" feryadı üzerine Sekiz kaçıp gitti.

Sekiz gittikten sonra Ezel, Ali,Cengiz, Azad, Tefo bir araya gelip konuştular. Kenan Birkan'ı nasıl yeneceğiz? "Biz yenemeyiz" dedi Ezel ve bir plan yaptılar.

Cengiz Kenan Birkan'ı arayıp Can'ı parka getirmesini rica etti. Ezel ise Eyşan'la çay bahçesinde buluşma ayarladı. (Ay bu HÖÖMERİMMM sahnelerinden bıktım he, aşk olmasın bu dizide nolur anam ya)

Ali ise Azad'la Sekiz'in izini sürüyordu. Burada turuncu tıbbi atık tulumuyla hastaneye girme sahnesinden midem bulandı, çok basit, salakça olmuş.

Neyse Ali ile Azad hastane odasında Sekiz'e yetiştiler. Azad Sekiz'i iknaya çalıştı, senin ailen var, bize gel. Bu esnada Cengiz bu konuşmayı Kenan Birkan'a dinletti. Kenan şaşırdı "beni tuzağa düşürmek için kendi çocuğunuzu mu kullandınız?" "birbirimize ne kadar benziyoruz" diye güldü Cengiz. "Sekiz onu kullandığınızı anlayınca size ne yapacak" diye tehdit etti Kenan'ı.

Çay bahçesinde Hömerr Eyşann muhabbeti devam ederken Ezel çaktırmadan Eyşan'ın cebini çaldı. Sonra Eyşan'ı gönderip akşam olunca da bu telefondan Kenoş'u aradı. kenan ona açıkça "benim dengim değilsin, beni yenemezsin" dedi "evet ama karşımda oturan adam yenebilir" dedi Ezel. Sekiz'i size karşı gelmeye ikna etmedim ama onu şüphelendirdim." "Ne istiyorsun" dedi Kenan. "Sekiz'i bana verin" dedi Ezel. Kenan telefonu kapattı tak diye. "Bu konuşma bitmiştir"

Sekiz gerçekten de Ezel'in karşısındaydı, Dayı'nın ofisinde idiler. "5 dakkan var" dedi Ezel'e. "ben katil değilim, görev dışında öldürmem -adam komando - ama kafamı siktiniz dırdır" ahahahah

Ofiste Ezel Sekiz'e dedesinin ona olan sevgisinin kanıtlarını gösterdi, Dayı'nın tavlada sakladığı hatıraları sayıp döktü. Sekiz dellendi, ağladı -Kıvanç çok iyiydi hakkını vermek lazım- Meğersem Dayı 3 kere hapisten kaçmış, Sekiz'in kabakulak olduğu zaman, mezuniyetinde ve bir kumaş parçası alabilmek için. Her seferinde de fazladan hapis yatmış. Ramiz aslında Sekiz'i büyütmüş. Sekiz kabul edemedi bunu "önce görev, önce görev" diye höykürerek çıkıp gitti.

Kenan Birkan Ezel'i aradı. "302 nolu oda, içkisine ilaç katacağım, bir şartım var sen yapacaksın" dedi. Ezel'in Sekiz'i öldürmesini istiyordu. Ezel kabul etti.

Sekiz vedalaşmaya geldi , Kenan'a sarıldı. "şimdi ne yapacaksın?" "biraz daha yaşarım, öğrenmek istediğim şeyler var" Kenan ilaçlı limonata içirdi Sekiz'e ve bir kere daha Dayı'yı öldürmesi için yolladı.

Ezel elinde bıçak 302 nolu odada Sekiz'i bekliyordu. Sekiz odaya girince çocuğu duvara dayayıp piçağunu da gırtlağına koydu. "şimdi anladın mı, herşeyi Kenan yaptı, seni öldürmemi istedi"


Sekiz "Ramiz nerdeeeeee" diye höykürüp Ezel'den kaçtı, Ezel'i odaya kapadı, Ramiz'i buldu, silahını çıkarttı, masanın üzerine koydu ve iskemleye oturup "dideee, dideeee dideee" diye ağlamaya başladı. Vay dedenin kemiğine yeğen dedik bu sahnede dostlar:))) Sekiz dedesiyle halleşti, aslında gerçekleri anlamış, Kenan'ın orçoluğunu kabul etmişti Sekiz. Asla dedesini öldürmeyecekti artık. Ezel'in odadan çıktığını duyunca silahı aldı ama kurşunları yere atıp Ramiz'i vuracakmış gibi doğrulttu ki silahı, Ezel onu durdursun, öldürsün. Hay Allah belanı versin, git kafana sık manyak kendini başkasına öldürtmek ne ya?? Ezel koşup geldi "yapmaaa" diye bağırıp atladı, Sekiz de Ezel'in piçağına atladı, böylece ruhu teslim etti koç gibi komando Sekiz. "sağol Ezel görev tamamlandı" demeyi de ihmal etmedi. Ağzına sıçayım senin , git el bombası patlat Kenan'ın evinde gerizekalı. Böylece Ezel/Ömer'in eli ilk kez kana bulanmış oldu. Tamm bu surada kenan tarafından hastaneye gönderilmiş olan barışmaya niyetli Eyşan , Ezel'in katil olduğunu gördü ve dehşet içinde oradan kaçtı.

Sonuç :
Kenan Birkan , Ezel'i bitirdi şeytan planıyla. Plan plan dellendik, alın ulan Kenan ağzina sıçtı Ezel'in. Hem Sekiz'i Ezel'e öldürttü, hem Dayı ile Ezel'in arasına torun kanı soktu, hem de Eyşan'ın cinayeti görmesini sağladı.Böylece gerçekten Ezel'in Kenan'la başedemeyeceğini anlamış olduk.

AMA

Elinin kana bulanması bu karakteri mahvetti bence. Senaristlerden daha zekice bir çözüm beklerdim. İlla Kıvanç'a uydurdunuz madem başka türlü gitseydi Sekiz.

İşte bu yüzden hayal kırıklığına uğrattı dün gece Ezel.

Peki ya siz dostlar? İzleyen var mı? Nasıl buldunuz diziyi?

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...