28 Kasım 2011 Pazartesi

Neyse Halim Çıksın Falim

Cumartesi günü havanın soğuk ama kuru olmasını fırsat bilerek Lady Charlotte ile kendimizi İstiklal'e attık dostlar. Bizim en eski şirketten sevdiğimiz bir arkadaşımız da bizimleydi, Yaya diyelim ona.

Yaya İstanbul'da oturmuyor amma bu yedi tepeli kadim şehirdeki bütün falcıları, cinli hocaları, üfürükçüleri bilir. Fal baktırmayı çok sever, sık sık bizim burnumuzun dibinde olduğu halde adını sanını duymadığımız falcılara kaderini kısmetini okutturur. Ara sıra sonuçtan çok memnun kaldıysa ikinci seansa bizi de çağırır.



Yaya ile gittiğimiz falcıların en bombası Remziye idi. Remziye abla Küçük Çekmece'de, derme çatma bir evde oturuyor idi, ev o kadar eskiydi ki, tuvalet bahçede idi düşünün, tam eski romanlardaki ayakyolu muhabbeti:)) Ama işte Remziye öyle ver parayı bur karayı bi falcı değildi, giderken yanımızda çiçekler, lokumlar götürür; kadını bir güzel okkalar, rica minnet fal baktırırdık. Üste para bayılmak ayrı, saygıda kusur etmemişsen 20 lira mı neydi vizitası:)))  Remziye'nin tipi de evlere şenlik, tövbeler olsun yaleppim, günah yazma kınamıyorum valla billa çok ürkütücüydü, böyle bizi teker teker arka odasına alıp falımızı fallarken yüzüne pek bakmamaya çalışırdım, çarpılırım marpılırım diye tırsardım. Bütün bunlar yıllar yıllar önce olan işlerdi. Şimdi Remziye bu yazılarıma malum olup cinlerini bana musallat etmez işalla yaleppim dinimiz amin.

İşte cumartesi günü Yaya arkadaşımız bizi son keşfettiği falcıya götürmeyi önerdi. Bu sefer İstiklal'deki sıra sıra fal kafelerden birine gidecektik, haa iyi bunlar ciddi değil, gayet geyik olur eğleniriz diyerek kabul ettik. Melekler Kahvesi (Kafe Dezanj)'nin karşısındaki Sembol kafe'de NESİL bakacaktı bu sefer kaderimize kısmetimize. Yaya saatler öncesinden arayıp sıraya yazdırmıştı bizi.



Dükkanları gezip, yemek yedikten sonra pahalı kahvelerimizi içmek üzere Sembol Kafe'ye gittik. Neyse çok fena değildi kahveler. Sonra Nesil sırayla bizi kabul etmeye başladı. Önce Yaya çıktı, o meğersem daha önce gelmiş, tasdik etmiş onaylamış, bizi o yüzden getirmiş Nesil'e:)) Falı fallanan Yaya pürtelaş heyecanla geri döndü, Lady Charlotte gitti bu sefer fallanmaya. Merakla bekledik, aaa o da bir heyecan geri dönmesin mi, amanın işte benim sıram gelmiş idi.

Merak içimi kemirirken, heyecanımı bastırmaya çalışarak daracık ahşap merdivenlerden Falcı Nesil'in yanına çıktım. Aaaa! Gencecik eli ayağı düzgün sevimli bir delikanlı idi bu. Ne bileyim Nesil bey diye Yaya öyle bir babalamıştı ki adamı, böyle Oz Büyücüsü gibi bir tip karşıma çıkacak zannediyor idim:)) Önce o cihetten bir şaşkınlık yaşadım.


Nesilcik benim fincanı açıp kenara koydu, yani fincana bakmadı hiç, yüzüme bakıp falımı söylemeye başladı, makineli tüfek gibi takır takır konuşuyordu, tuhaf cümleler kuruyordu... Öyle sana 3 vakitte deve yüküyle kısmet var gibi basmakalıp falcı lakırdıları etmiyor, daha ütopik ve de metafizik takılıyordu:))) Bir de bu cihetten şaşırttı beni.

Nesil bana önce işimle ilgili falımı söyledi. Yaptığım işte belli bir müfredat varmış, problem çözmeye yönelikmiş, yaratıcı zekamı kullanamıyormuşum, çok sıkılmışım, gün dolduruyormuşum işyerinde vs vs. Aferin doğru bilmişti. "Geçen dokuz yıla bakıyorum" gibi konuştu falımı söylerken, peki ama nereye bakıyordu? Çok merak ettim:) Nesil benim hep çalışacağımı, sakın işi bırakmamamı, ama 2012'de iş dışında yaratıcı zekamı kullanabileceğim bir ek iş gibi fırsat yakalayacağımı söyledi.
Sonra da gönül işlerine geçti, yine hızlı hızlı konuşarak sevgilim olmamasının sadece benim suçum olduğunu; sevgililik müessesesinin gereksiz olduğuna inandığım ve ortak ilgi alanı bulamadığım, ayrıca da çabucak ilgimi kaybettiğim için kimseleri beğenmediğimi söyledi. İyi aferin bunlar da güzel. Nesil lafları ardı ardına hızla sıralarken bana çıkıştı adeta, sonra da dedi ki, "mesela adamın biri geldi sana, beraber birşeyler yapalım dedi, ne diyeceksin?" Ben de yapıştırdım hemen "Star Wars izleyelim!" Ahahahaah çocuk puahahaha diye gülmeye başlamasın mı? Ondan sonra falım geyiğe döndü, "tabii küçük Anakin'in büyümesini izlersiniz, üzerine Yüzüklerin Efendisi, bir de Avatar patlatırsınız" dedi, aaa böyle deyince Nesilcik gözüme pek sevimli göründü birden dostlar, hem şirin hem Star Wars seviyor, kafamdan "canım gel sana Star Wars koleksiyonumu göstereyim, hem de hepsi orijinal" diye geçirmeye başladım, belki zihnimi okur, Nesil'le çıkarım ben de fena mı olur diye düşünüyordum bir yandan ahahahaah:))) O kadar eğlendim ki anlatamam dostlar. Sonunda yeni yılda isminde A-L-E-M olan biriyle tanışacağımı öğrendim. Sülalem mi mesela ahahahah:))) Polat Alemdar olmasın da:)))

Böyle geyiklerle bir fal seansının da sonuna geldik dostlar, ben birşey anlamadım faldan ama finalde  Nesilcik merak etmememi, Star Wars seven birini bulabileceğimi söyledi, eh iyi madem o zaman:)))

Var mı sizin de unutamadığınız fal maceralarınız?
xo xo

24 Kasım 2011 Perşembe

İyi uykular tatlı prens : FREDDIE MERCURY

Sadece 24 Kasım'da değil, mütemadiyen Queen dinlerken bazı şarkılarda; Wembley konserini izlerken bazı anlarda içim hep cız eder, çok samimi söylüyorum, öyle gözlerim filan dolar... Bu denli şahane, yaratıcı, beyninin içi rengarenk gökkuşakları ve binbir samanyolu ile dolu bir adamın ölüp gitmesi, o dahi Brian'ın, bitirim Roger'ın, sessiz ama derin John'un Fred'in gidişiyle dağılmaları... Bu adamların bir daha bir araya gelip müzik yaratamamaları korkunç bir kayıp bence, bu kayba yanarım. O sesin sönüşüne, o parlak gözlerin ve muhteşem dişlek tebessümün solup gitmesine üzülürüm.

Ölmeseydin Freddie, keşke ölmeseydin, keşke şarkı yazmaya, şarkı söylemeye devam etseydin de QUEEN grubu Deaky'siyle, Fred'iyle, Bri'siyle, Roger'ıyla...  dünyanın en uyumlu, en zeki, en yaratıcı, en armonik grubu olarak üretmeye devam etseydi. Bir bas, bir gitar, bir davul ve bir vokal ile yarattığınız inanılmaz müzikle bizleri büyüleseydiniz yine.



The Miracle şarkısını yazdığında Freddie AIDS hastalığına yakalandığını ve yakında öleceğini biliyordu. Ve bunu bile bile, canının bedeninden çıkıp gittiğini herkes apaçık görürken, o nasıl bir şarkı yazmıştı? Buram buram yaşama sevinci dolu, geleceğe dair en güzel umutları taşıyan pırıl pırıl THE MIRACLE şarkısını tabii:)

Ancak Freddie öyle bir durumda bu umut dolu şarkıyı yazabilirdi.



1984 yılında,; Freddie, gençlik güzellik ve şöhretin doruğunda, Queen rock aleminin zirvesinde idi. Freddie The Works albümü için IT'S A HARD LIFE şarkısını yazmıştı. Bütün dünyaya sahip olduğu halde en çok istediği tek şeyi bulamayan, korkunç bir yalnızlık çeken Freddie'nin belki en samimi, en vurucu, en lirik şarkısıydı It's A Hard Life. Queen'in de en şaaşalı videosu idi şüphesiz:



Breakthru Roger'ın yazdığı bir Queen şarkısı, sadece introsunu Freddie yazmış. Bu da The Miracle albümünden. Yani bu klip çekilirken Freddie hasta olduğunu ve yakında öleceğini biliyordu, fiziksel olarak AIDS hastalığı etkisini göstermeye başlamıştı. Zayıflığını gizlemek için Freddie sakal bırakmıştı. O günlerde bütün grup üyeleri zor dönemler geçiriyorlardı, yanlış hatırlamıyorsam Bri karısından boşanmış, akabinde babasını kaybetmiş, epey bir sarsılmıştı. İşte hepsinin başında böyle dertler var, Freddie hasta, gruba söylememiş hastalığını ama çocuklar birşey seziyorlar, yine de dışarıya asla kimse tek laf etmiyor. Bir iki seneye karşılaşacakları büyük kaybın gölgesi üzerlerine vurmaya başlamış...

İşte bu durum ve ruh hali içerisinde, Breakthru'ya klip çekerler. Şarkının melodisi Roger'a trenleri anımsatmaktadır, o yüzden videoyu bir trenin tepesinde çekmelerini önerir, berikiler kabul eder. Bütün dertlerini geride bırakıp karanlık Londra'dan güneşli, pırıl pırıl kırlara gelirler ve Miracle Express adını verdikleri trende videoyu çekerler. Hepsinin yüzü gülmektedir, şarkı zaten bir dinleyişte bağımlılık yapan, pozitif enerji ve mutluluk aşılayan şahane bir parçadır. Klipte elemanların gülen yüzlerinden bütün o güzel enerjiyi alıp paylaşabilirsiniz. Freddie ise sanki hiç ölmeyecek gibi capcanlı ve hayat doludur. O, içinde kalan son damla canını sonuna kadar kullanmış, son ana kadar şarkı söyleyip kayıt yapmış, hayatını dibine kadar yaşamayı bilmiş biridir ne de olsa.

BREAKTHRU:



23 Kasım 2011 Çarşamba

Lego Star Wars The Complete Saga

Neye niyet neye kısmet dostlar, dün akşam iş çıkışı D&R'a gittim, yeni çıkan oyunlara bakmaya. Öylesine bir oyun almaya gitmemiştim, Lego Harry Potter Years 5-7 çıktı mı ona bakacaktım. Ama sanırım bu oyunun PC versiyonu toplatılmış Amerika'da, çıkışı gecikecek, Wikipdia öyle yazmıştı. Olsun ben yine de gittim baktım.. göremedim:)) Onun  yerine fırsat dvdlerinden Shutter Island filmini aldım. Fuardan kitabını da almıştım, birbirini tamamlasın dedim:) Sonra yine fırsatlardan Vampirle Görüşme'yi aldım. Severim bu filmi, arşiv olsun dedim, hem de adam gibi bi vampir izleyeyim, dengem düzelsin istedim. Hoş buradaki vampirler de zavallı Edward'a burnunu yedirtecek kadar yakışıklılar, Tom Cruise ve Brad Pitt'ten bahsediyoruz. Bonus olarak esmer severlere Antonio Banderas da var. Kara kuru, angut tam benim tipim ahahah. (yıllar önce abim beni böyle azarlamıştı, sen de hep kara kuru angut tipleri beğeniyorsun!! demişti:) )


Bir de bunların üzerine oyun standında ne görsem beğenirsiniz LEGO STAR WARS THE COMPLETE SAGA. Biliyorsunuz, Lego'nun iki SW oyunu var, Lego Star Wars (1-2-3. filmlerin oyunu), Lego SW The Original Trilogy (4-5-6. filmlerin oyunu). Ben de ikisi de var, ama Lego Star Wars'ı asla oynayamadım, oyun çok eski olduğu halde, istediği özel bir teknolojiden ötürü eski bilgisayarım çalıştırmıyordu bunu, yeni HP de oynatmamıştı, oyun öylece kutusunda eskiyip gitti. Bir de Windows 7'de bazı eski XP oyunları çalışmıyor. Neyse işte, Lucas Art almış bu iki oyunu birleştirmiş. Tam 6 filmi oturup baştan sona oynayabildiğin bir paket yapmışlar, gözlerime inanamadım. DVD'nin üzerinde Windows XP ve Vista uyumlu olduğu yazıyordu, acaba Win 7'de çalışacak mıydı, bunu bilemiyordum. Vista'yla çalışıyorsa Win7 ile de çalışır, hem  Star Wars'la alakalı birşeyi de arkamda bırakamam diye düşündüm. Ha, Clone Savaşları komple 1. sezon dvd'sini kol gibi fiyatıyla gayet arkamda bıraktım o ayrı:))) Dualar eşliğinde oyunu aldım, eve geldim. Anneciğim salata hazırlamış sağolsun, hatur hutur ağzımda büyüdü lokmalar, bir türlü o havuçları bitirip odama kaçamadım )) Sonunda odama gidip bilgisayarı açınca daa (Heeyy, HP 1 haftada hard diskini değiştirip geri gönderdi benm cihazı) , aman yaleppim, Windows'un yedibin tane güncelleme indirip paketleri uygulaması vb vb gerekti, şansa bak.


Sonunda bilgisayar açılınca dvd'yi taktım yine dualar eşliğinde, ve oleyyyyy, çalıştı ! Oyun yüklendi, Episode 1'den başladım oynamaya. En eski Lego oyunu düzeneğinde gidiyor, kontroller aynen bildiğim gibi. (Yeni nesil Lego Harry Potter ve Karayip Korsanları'nın oynanışı daha farklı). Qui Gon Jin olarak, peşimde Obi-Wan Kenobi, bolbol droid doğradım, force kullanıp lego kazandım, etrafı yıkıp döktüm, C-3PO'yu kurtarıp özel kapıları ona açtırdım filan. Gayet basit, öyle ahım şahım grafikleri olmayan ama işte klasik Star Wars hikayesiyle, filmleri birebir takip edişiyle taptığım bir oyun. özellikle Qui Gon olarak oynarken droidlere force uygulayıp bowling kukaları gibi beşini onunu devirme hareketine  bayıldım. Force'u doğru noktada uygulayınca patlattığım droid savrulup etrafındakileri de patlatıyor, mükemmel!


Tam kendimi kaptırmış deliler gibi oynar, Kraliçe Amidala'yı kurtarıp Naboo'dan kaçarken oyun dondu :)) Bu gece tekrar denerim artık, inşallah takılmaz. Win7 için yapılmış yeni oyunlarda (Lego Hary Potter Years 1-4, Lego Pirates of the Caribbean) böyle bir problem olmamıştı. Ama işte PC oyunu değil mi, illa bi yamuk yapacak, can sıkacak peeh.

Sizin son zamanlarda oynadığınız güzel oyunlar hangileri ?

xo xo

19 Kasım 2011 Cumartesi

Dünyanın en kötü filmi : Breaking Dawn Part 1

Twilight filmlerinin kalitesi, aynen kitaplardaki gibi yokuş aşağı paldır küldür iniyor. Ve dün gece bir kez daha kötü kitaptan iyi film olmaz sözünün ne kadar doğru olduğunu anladım sevgili izleyenlerim. Breaking Dawn birinci bölüm hayatımda izlediğim en sıkıcı, en bayık, en kötü filmdi. Hala şaşkınım bunu ne cesaretle film diye çekip, izleyelim diye vizyona koymuşlar???



Filmin problemi şu, aşırı derecede uzun ve aynen pembe dizi gibi, hiç birşey anlatmıyor!!! Salt Kristen Stewart ile Robert Pattinson'ın öpüşmelerini izliyoruz, evlendiler öpücükler, balayına gittiler öpücükler.. .Filmin ilk yarısı zaten böyle bomboş öpüşme izleyerek geçti. Kristen Stewart yine Medyum Keto gibi titreme nöbetleri geçiriyor oynarken. Ayol saralı gibi ne titretiyorsun o kafayı, kafasına sert bir cisimle vurasım geldi! Robert Pattinson ise ayrı bir alem, tipini s**tiğimin vampiri, filmin yapımcıları bu çocuğun büyüyünce çirkinleşeceğini hesap edememişler. Adam bildiğin çirkin! Nerde o kitapta habire mermer heykel diye tabir edilen , ilahlar gibi yakışıklı Edward; nerede bu kıtipiyoz, yamuk burunlu, a*cıkağızlı Edward? Saçları embesil gibi, bi de kıllı, göğüs kıllarını izledik balayı sahnesinde bravo. Oyunculuk namına da bir varlık göstermedi, gayet silik ve ruhsuzdu filmdeki Edward.

Filmin en kötü tarafı, daha ilk saniyede başlayan, son derece yavan, adi müzikti. Zaten filmin enerjisi çok düşük,  her sahnenin altına gıygıy pembe dizi müziği döşeyince film gerçekten bayağı bir hal almış, iyice iç sıkıcı olmuş. Bu da hayrete şayan, Twilight filmleri daima sağlam müzik seçimleriyle bilinir. Arada çalan birkaç hareketli şarkı biraz durumu toplasa da, filmin bütününe yaydıkları bayık müzik maalesef işleri iyice kötüleştirmişti.

Daha önceki filmlerde sevdiğimiz Alice'in saç tuvaletini değiştirmişler, olmamış. Onun kırpık, sivri uçlu saçları olması lazım, kısacık traşlı değil. Zavallı Jasper'ın 2 cümlesi filan ancak vardı herhalde. Emmet şöyle bir göründü. Dünyanın en muhteşem sarışını olması gerekirken epesmer bir oyuncu tarafından canlandırılan Rosalie, ilk filmde okside sarı saçları ile gözümüzü acıtmış; ikinci filmde sarı peruk-kara kaş kombosuyla günümüzü şenlendirmiş, üçüncü filmde ise nihayet kendini bulup sarışın havasını yakalamıştı. Bu filmde Rosalie'nin yine perukası değişmiş, bu sefer de bizim röfle hastası umutsuz ev kadınlarına benzemişti. Röfleli Rosalie yuh! Nasıl Edward daima ilk filmdeki gibi görünmeli idiyse, Rosalie de daima üçüncü filmdeki haliyle kalmalıydı. En güzel, en doğru hali oydu. Geçmişler olsun artık. Carlisle desen, film yıldızları gibi görünmesi gereken baba vampir, iğrenç sarı peruğunu kafasına yapıştırıp küçük kızların çişli donlarını koklayarak kendinden geçen bir sapık gibi görünüyordu.



Bella'nın babası Charlie'yi canlandıran Billy Burke, filmdeki en iyi oyuncudur herhalde, çok sıcak, ifadeli bir yüzü var. Onu da harcamışlar, o eğlenceli tek satırlık vurucu replikleri yoktu bu filmde, eksikliğini hissettik.

Hiç bir zaman Team Jacob taraftarı olmadığım halde, Taylor Lautner sayesinde sonunda Jacob taraftarı oldum sanırım. Kendisi bu donuk, cansız, bomboş, sünepe filmde tek izlemeye değer varlıktı. Samimi ve sıcak; gayet doğal buldum, oyunculuğunu izlemekten zevk aldım.

Ya da film o kadar kötüydü ki, Taylor Lautner'in oyunculuğundan zevk alır hale geldim bilmiyorum. Bana da yazık!


 Böyle hım hım giden film nihayet sonlara doğru azıcık canlandı. Upuzun bomboş filmin son 10 dakikasında biraz hareket, kan, vahşet gördük neyse. Orada da Lady Charlotte, Bella'ya kendi grubu olan 0 negatif kan içirildiğini görüp kusmak üzere dışarı çıktı, düşünün, bu filmden kelimenin gerçek anlamıyla kusmuş idik dostlar:)))))))))

Filmde hakkını vermem gereken bir nokta, vampir kocasından hamile kalan Bella'nın o korkunç makyajı idi. Evet kıza süper makyaj yapmışlar, bilgisayar efektleri ile de karnındaki şeytan çocuk tarafından iliği kemiği ve de kanı sömürülen Bella'yı çok başarılı bir şekilde ekrana geirmişler. Tabii Bella'nın çirkin geberik halini görmek için sinemaya gitmeye değer mi, ona siz karar verin artık.

Finalde kayan yazılardan sonra sürpriz bir sahne var, meraklısına duyurulur. Artık illa gidip bu rezillik senfonisi izlediyseniz, onu da bekleyip görün.

Gitmeyin, gitmeyin, gitmeyin... Yazık günah, para israfı bir film. Bu filmin yayınında ve yapımında emeği geçen herkesi eşşekler kovalasın çıkmaz sokaklarda. Ayıp ayıp, film diye çekilir mi bu, git Cesur ve Güzel çek, beşgen çeneli , siyah slip mayolu Ridge Forrester izleyelim daha iyi!!!

17 Kasım 2011 Perşembe

7 sayısını hep sevmişimdir zaten

7... ne bileyim böyle güzel bir rakam... ince uzun, zarif güzel... yazılışı da rahat, düz düz çizgiler çekerek yazıyoruz, öyle eğikler, yuvarlaklarla uğraşmıyoruz. Sonra bir takım anlamları var 7'nin, çeşitli dinlerde mukaddes şeylerle bağdaştırılmış; işte kainatın 7 katı;  kutsal şamdanın 7 kolu... böyle de esrarlı bir rakam 7. Sonra bildiğimiz bir sürü şey; bir haftanın 7 günü ; İstanbul'un 7 tepesi; Pambık prensesin 7 cücesi, gökkuşağının 7 rengi, dünyanın 7 harikası... Büyücü aleminde de derin anlamları var 7'nin, Harry Potter serisi 7 şahane kitaptan oluşuyor mesela... Lord Voldemort ise ruhunu 7 parçaya bölmüştü. Sihirli rakam 7.

Benim doğumgünüm  14 Mart, 14'ün yarısı 7 :)) O yüzden hep sevmişimdir 7'yi.


Hakiki Muhabbet blog 7 yaşını doldurdu:)


15 Kasım 2011 Salı

Vay perükamın başına gelenler!

Yahu şu aylarca hayalini kurduğum, yeni işe girip kredi kartımın borcunu biraz öder ödemez hemen tekrar borçlanarak büyük umutlarla aldığım HP Pavilion dv6 laptopum bozuldu sevgili dostlar. Evit, temmuz ayında alınmış, daha borcu bitmemiş, ne bileyim stickerları sökülmemiş gıcır gıcır laptop, Ekim ayında bir sabah açmamla SMART DISK ERROR 301 mesajını verdi. Püü, başımdan aşağı kaynar sular döküldü tahmin edersiniz ki, işin içinde hard disk varsa o iş piçe sarar netekim.

Neyse, hata mesajı veriyordu da, cihaz çalışmaya da devam ediyordu. Baktım ettim neymiş bu error diye, ecnebi formlarda epey bir buldum, bu HP dv6 modeller patlakmış, bu hata sık karşılaşılan bir durummuş 301 error, filan fıstık. Aletin servise gitmesi gerekiyor!


HP web sayfasına girdim, garanti kapsamında olduğumdan oradan bir form doldurdum, 2 gün sonra HP müşteri ilişkilerinden Salih bey email ile geri dönüş yaptı ve bir test uygulamamı istedi. Bilgisayarı açarken Bios'a düşüp o testi yaptırdım, aman saatler sürdü, uykum geldi, gittim yattım, sonucu da sabah aldım. Sonuç şu idi : SMART DISK ERROR 301

Bu error neymiş derseniz, anladığım kadarıyla, bu zeki Smart kardeşin bir uyarısı, hard disk henüz çökmemişken "her an çökebilir, sen de ayvalardasın" demeye çalışıyor. Ayvayı yemeden yedeklerini al demek istiyor. "Ülen daha yeni bilgisayar, içi boş zaten, oyun oynamaktan da soğudum, bütün hevesimi kaçırdın bilgisayar, alacağın olsun" diye söylene söylene aletteki fotoğrafları cd'ye aktardım, sonra da sildim hepsini. Neme lazım tamire gider de, tamirci kardeşler şapkalı fotoğraflarımı sapık emellerine alet ederler filan :))))) ben ne olur ne olmaz sildim fotoşlarımı:)

Test sonuçlarını Salih'e bildirdim. Pek hoş, bilgisayarın servise gitmesi gerekiyor, servis İzmir veya Ankara'da var, İstanbul'da yok. Ne de olsa İstanbul bilgisayar kullanımında geri kalmış küçük bir kasaba, gerek görmemişler burada bir merkez açmaya. İzmir ya da Ankara'da olmadığım için Salih benden kargo bilgilerimi istedi, HP kargo gönderip kendi alacaktı bilgisayarı. İyi peki, bayramda evdeyim, lazım olur, bayram sonrası yollayayım diye karar verdim.

Bayram haftası bizim şirket komple tatil olmuştu, yani Perşembe-Cuma günleri işe gitmemiştim. Perşembe günü bilgisayar kafayı yedi, hiç çalışmamaya başladı, benim de canım tak etti, "eeeh gelin alın bunu beee" diye Salih'e adresimi, telefonumu filan verdim.


Cuma akşam üzeri manda gibi yayılmış, Barbaros Şansal'ın kıyafet yarışmasını izliyorken, cırt bir sms geldi, HP benim için bir kayıt oluşturmuş, cihazımı aldıracakmış. Aaaa demeye kalmadı, UPS'ten mesaj geldi, kurye size yönlendi diye! Ama öyle ki, kurye geldiğinde adama garanti belgesi ile faturanın fotokopisini vermem gerekiyor. Ay nasıl giyinip evden çıktım, Arnavutköy'de bir kırtsiyede fotokopi çektirip kan ter içinde geri koştum bilmiyorum, sinirden ter boşalttım resmen, son anda mı haber verilir yahu??

Tabii yanlış alarmmış, UPS kargo, ta ertesi gün öğlen geldi:))) HP cihazı paketlemem için bir kutu yollamıştı. HP'den gelen mailde, "kutudan bir veri bilmemnesi yazısı çıkacak, onun önünü arkasını imzalayıp yollamaz iseniz, tamir etmeden gerisin geri göndeririz bilgisayarı haa!" diyordu. Ama dostlar, kutudan yazı mazı çıkmadı tabii, ben öylece paketledim gönderdim, içimden ne küfürler etim , "3 ayda bozulan bilgisayar yapan HP, tamir etmeden gönderecekler bilgisayarımı hüüüü" diye ağlandım. Sonra HP'ye mail attım öyleyken böyle, form çıkmadı kutudan diye. Birkaç gün sonra cevap geldi, anam bunlar daha hala cihazı servise yönlendiriyorlarmış, o form gerekirse bana haber verilecekmiş falan filan, cart curt.

Ben de dolabın üzerine atılmış, eski takoz, tuşları eksik, space'i iyi basmayan hakiki IBM laptopumu çıkarttım (lenovo değil ibm), işte onunla yazıyorum bu yazıyı. Takoz dedim, çirkin diye aşağıladım, hor gördüm ama hala çalışıyordu işte naber?

Vay arkadaş, bu bilgisayarlardan çektiğimiz nedir ya, ne zaman bitecek bu???


xo xo

13 Kasım 2011 Pazar

30. İstanbul Kitap Fuarı Macerası

Bugün biraz gecikmeli olarak 12'yi çeyrek geçe fuara gitmek üzere evden çıktık dostlar, fazla zaman kaybetmemek için taksiyle Zincirlikuyu'ya çıkıp metrobüse atladık. Taksi parasını babam verdi sağolsun:)) Metrobüsten son durak Avcılar'da indik, buradan İETT otobüsleri kalkıyor Beylikdüzü Tüyap fuar alanına... Kuyruk olduk, hava buzzz gibi, titreye titreye otobüsün açılmasını bekledik, sonra da içeride oturup kalkmasını bekledik. Ay ama hava gerçekten feci soğuktu, içime külotluçorap giyip taa yukarı kadar çekmediğime çok pişman oldum:))))



Fuar alanında fırtına kopmuş deli gibi esiyordu, ama o bayrakların dalgalanmaları, kocaman içi kitap dolu fuar binasını görmek yine de beni heyecanlandırdı. Haydi bakalım başımıza ne gelecekse gelsin diyerek içeri girdik, bildik sistematik yöntemimizle koridorlarda yürümeye başladık.

Fuara ilk günü gitmek çok iyi bir fikirmiş, okul çocukları gelmemişlerdi, nispeten daha rahat gezdik fuarı. Akın akın ortada dolaşan okul grupları açıkçası iyice zorlaştırıyor standlara yaklaşmayı. İyi oldu böyle.

Fuarda %20-25 civarı indirim yapıyor kitapevleri. En çok indirimi %50 ile Martı Kitabevi'nde buduk. Babam 2 tane Harlan Coben aldı, ben de 4 tane Tess Gerritsen aldım. Bunlar kalın sert ciltli özel basımlardı, tanesi 25 TL idi ama fuarda 15 liraya satılıyorlardı, pek güzel!

Bu standa gelmişken okuoku.com sitesini sordum, evet bu site Martı Kitabevi'ne aitmiş. Ben fiyatların diğer internet kitapçılarına göre neden daha ucuz olduklarını merak ediyordum, acaba korsan kitap mı satıyorlar diye şüpheleniyordum, açıkça bu şüphemi dile getirdim. Meğersem bunlar yayınevi olduklarından diğer yayıncılardan daha ucuza kitap alıyormuşlar, ondan sebep idefix'den daha ucuza kitap satabiliyorlarmış. Bir de kendi dağıtım firmaları olduğu için kitaplar daha ucuza geliyormuş. Eh bana mantıklı geldi.

Epsilon Yayınevi standında da bir yönetici ile epey sohbet ettim. Serileri yarım bıraktıklarından ve özensiz çevirilerinden şikayet ettim:)) Haklısınız dedi, işe alırken çok başarılı çeviri yapan biri kitap çevirirken fena halde çuvallayabiliyormuş. Bu adam bana almayı düşünmediğim bir kitap gazladı, edisyonunu kendi yapmış, çevirisi çok güzelmiş falan feşman. Ne yapayım aldım gitti.

Şimdi aldığım kitaplara geçebiliriz, işte hepsinden tadımlık bir kuple ile en son Kitap Fuarı ganimetlerim:

Travma, Steve Hamilton, Koridor Yayıncılık. Özgün içeriğiyle en iyi roman dalında 2011 yılının Edgar Ödülü'ne layık görülen Travma; karakterleri yalnızca belleğinize kazımıyor, aynı zamanda kombinasyonlar ve olasılıklar akkında sizi kışkırtıcı bir yolculuğa davet ediyor.

Soygundan sonra Lito Amcam gidip kendine bir silah aldı. Bir tabanca almıştı ama kesinlikle hırsızın kullandığından farklı bir şeydi.


Psiko Analist, John Katzenbach, Koridor Yayıncılık. Doktor Starks'ın kaderi, intikamını dolambaçlı yollardan almak isteyen ürkütücü derecede zeki bir psikopatın ellerindedir.

Tek bir takvim yaprağı. Ağustos ayının ilk günü olan o tarihe kocaman bir X atılmıştı.


Zindan Adası, Dennis Lehane, Artemis Yayınları. Uğultulu Tepeler atmosferinde geçen psikolojik bir gerilim, şiddet ve şeytanın romanı.

Ada, denizden bakıldığında pek bir özelliği yokmuş gibi gözükürdü. 1954 Eylül'ünün o sakin sabahında, Teddy Daniels'ın onu nasıl gördüğünü hayal edin.


Sekiz, Katherine Neville, Pegasus Yayınları. Bir yanda, Fransız Devrimi'nin en hareketli günlerinde sır dolu bir satranç takımı etrafında örülen, müzikten mitolojiye, felsefeden matematiğe, simyadan kimyaya uzanan kıyasıya bir mücadele. Diğer yanda, petrol şirketlerinin ve diğer çok uluslu şirketlerin dünyaya damgasını vurmaya başladığı 1970'lerde şekillenen ve kökenleri tarihin derinliklerine uzanan "canlı bir satranç oyunu".

O bahara le Printemps Sanglant, Kanlı Bahar diyorlardı. O yıl kiraz ağaçları, yüksek dağ zirvelerindeki karlar erimeden çok önce çiçek açmıştı.


Temizlikçi, Paul Cleave, Pegasus Yayınları. Kanınızı donduracak bir seri katil romanı.

Saatime baktım. Onunla yolculuk güzel olurdu ama cesedini nereye atacaktım?


27 Kemik, Jonathan Nasaw, Pegasus Yayınları. Kemiklerinize kadar işleyecek soluk kesici bir gerilim.

Meşalenin ışığı titreyerek mağaranın tavanına doğru yükselen yağlı bir is çıkardı. Emily Epp yerde duran çarmıhtaki cansız bedenden geriye yalpaladı.


Oda, Emma Donoghue, Doğan Kitap. Oda Jack'in yuvasıdır, oysa Anne için burası yedi yıldır kapatıldığı zindandan başka bir şey değildir.

Öteki gezegenlerde, çok büyük ve yakın olanlar dışında, çoğunlukla yüzlercesi birlikte ekrana sığabilen kişiler var.


Ruh Koleksiyoncusu, Tess Gerritsen, Doğan Kitap. Bir Rizzoli & Isles polisiyesi.

Maura adama bir çift eldiven uzattı, kendisi de ellerine lateks eldivenleri geçirdi. Maura çarşafı kaldırmak için uzandı, örtü açılırken Jane karşılaşacağı görüntüye kendini hazırlamaya çabaladı.


Mefisto Kulübü, Tess Gerritsen, Doğan Kitap. Bir Rizzoli & Isles polisiyesi.

Duvarın üstünden bakınma riskine riskine girip sokağa göz attı. Hiç kimse yoktu.


Canım Erdalım Sevgili Babacığım, Can Dündar tarafından yayına hazırlanmış. Can Yayınları. İsmet İnönü ile Erdal İnönü'nün mektuplaşmalarından oluşan bir kitap.

Erdal, sevgili oğlum,

Bu mektubu trende, Polatlı'dan Ankara'ya giderken yazıyorum. Bugün dördüncü gün ki Ankara kazalarını dolaşıyorum. Cumhuriyet'in 25. yıldönümünü resmi törenden evvel kutlamak için.


Çırak, Tess Gerritsen, Martı Kitabevi. Bir Rizzoli & Isles polisiyesi.

Rizzoli, adama cevabını vermemek için kendini zor tuttu, ortam zaten yeterince gergindi.


Günahkar, Tess Gerritsen, Martı Kitabevi. Bir Rizzoli & Isles polisiyesi.

Fare Kadın. İşte yaşamının bittiği yer diye düşündü Maura masada yatan cesede bakarken.


İkiz Bedenler, Tess Gerritsen, Martı Kitabevi. Bir Rizzoli & Isles polisiyesi.

Rizzoli, Maura'nın çalışma masasının yanına bir sandalye çekip oturdu ve ellerini göbeğine yasladı.


Siliniş, Tess Gerritsen, Martı Kitabevi. Bir Rizzoli & Isles polisiyesi.

Ceset aniden gözlerini açtı.


Tatlı Rüyalar, Alper Canıgüz, İletişim Yayınları. Psiko-absürd romantik komedi.

25 yaşında, iyi eğitimli, iki yabancı dil bilen sağlıklı genç, geri kalanını temin edebilmek amacıyla hayatının bir bölümünü satıyor.


Gizli Ajans, Alper Canıgüz, İletişim Yayınları. Eğlenceli, heyecanlı ve kışkırtıcı bir absürd roman.

Patronumuz Şeytan Bey'dir ve sizden de çok hoşlandığını söyleyebilirim.

Oğullar ve Rencide Ruhlar, Alper Canıgüz, İletişim Yayınları. Polisiye, fantastik ve mizahi edebiyatın tatlarını ustaca kaynaştıran bir roman.

Beş yaş insanın en olgun çağıdır, sonra çürüme başlar.


Kaos, Leonard Rosen, Epsilon Yayınları. Yıldırımlar ile ağaç dalları, kan damarları ile şehir sokakları arasındaki benzerliklere hiç dikkat ettiniz mi? Sizce kuralları kim koyuyor?

Ravensplein Otel'in lobisi Poincare'ye genç bir delikanlıyken uzak durduğu sokak köşelerini düşündürdü.


Altın Kuşun Mezarı, Elizabeth Peters, Epsilon Yayınları. Bir Amelia Peabody polisiyesi. Mısır'da geçen, arkeolojik polisiye serisinden yeni bir macera.

Howard Carter Luxor tüccarlarını ziyaret ettiğinde Emerson kendini kontrol etmeye çalışıyordu. Cyrus'un isteğiyle Batı Vadi'deki kazılarına devam etmeyi kabul etti; ama kalbi başka yerdeydi.


Kadın Dedektif, Alexander McCall Smith, Epsilon Yayınları. Bir probleminiz var ve kimse size yardım edemiyorsa yolunuz Botswana'nın tek kadın dedektifi Mma Ramotswe'nin bürosuna düşecektir.

Mma Ramotswe'nin Afrika'da, Kgale Tepesi'nin eteklerinde bir dedektiflik bürosu vardı. Büronun tüm mal varlığı küçük beyaz bir kamyonet, iki masa, iki sandalye, bir telefon ve eski bir daktiloydu.

Kedilere Dair, Doris Lessing, Metis Kitabevi. Has yazar Doris Lessing'in hayatına girmiş kedilere dair bir güzelleme.

Ah kedi; derdim, daha doğrusu tapınırdım: Güzeeeel kedi! Nefis kedi! Zarif kedi! İpek kedi! Tüylü baykuş gibi yumuşacık kedi, kelebek patili kedi, süslü kedi, inanılmaz kedi! Kedi, kedi, kedi, kedi.


Kitapları yüklenip kara kara eve nasıl döneceğiz diye düşünerek fuardan çıktık. Neyse, dönüşümüz korktuğum kadar çileli geçmedi. Çıkışta hemen direkt Taksim'e gelen bir dolmuş bulduk oh, otura otura 45 dakikada Taksim'e, oradan da bir otobüsle evimize geldik. Eve geldiğimde dilim damağıma yapışmış ve açlıktan midem kazınıyor idi. Yemek yedim, şimdi de kitaplarımı dizip sevip okşamaya başladım:))

Önce hangisini okusam?

xo xo

12 Kasım 2011 Cumartesi

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm

Dizisini bayılarak izlediğim Behzat Ç'nin nihayet çekilen uzun metraj filmini de izleyebildim dostlar. Filmimiz, Emrah Serbes'in yazdığı ikinci Behzat macerası Son Hafriyat'dan uyarlanmış. Gayet de güzel olmuş. Ekip televizyondaki kısıtlamalardan kurtulmuş, amanın film boyu dere tepe düz giderek bütün bildik bilmedik küfür kombinasyonlarını özgürce kullanmışlar. Filmin 13 yaş ve üzerine yönelik olmasını doğru buldum o yüzden.


Filmimizin konusuna gelecek olursak, Ankara'da ruh hastası bir seri katil türemiştir. Kendine Red Kit adını veren bu adam kurbanlarını canlı canlı gömmekte, sonra da cinayet büroyu arayıp haber vermektedir. Gençlik Parkına bir anne gömdüm, çok az zamanınız var gibilerden. Ekip de koskoca parklarda bahçelerde harıl harıl tabut aramaktadır. Bu arada Behzat Ç. hala kızının ölümüyle başa çıkamamakta, beri yandan da Red Kit'i yakalamaya uğraşmaktadır. Gömülen insanların polis yakını olmaları ise Behzat'ın yine teşkilat içi üzeri örtülmüş derin meselelere bulaşmasına sebep olacaktır.

Filmde pek çok detay çok hoşuma gitti. Misal dizinin jenerik müziğiyle başlayan çok hızlı açılış sahnesine bayıldım, daha filmin başında enerjim yükseldi. Sonra, Behzat'ın vaka ile uğraşırken dengeleri bozulan elemanlara verdiği öğütler çok hoşuma gitti. Red Kit'in gömdüğü tabutları ararken asabı bozulan Akbaba'ya "eve git, bol bol bira iç" ; bizzat tabutun alındığı yeri bir türlü bulamayan Hayalet'e "günde 5 kere votka, bi sabah, bi öğlen, 3 tane de akşam" :))) Hayalet'in tabut peşinde bu başarısız girişimlerini anlattığı geri dönüş sahnelerini ayrıca çok sevdim.

Filmin anlatımında bolca flashback kullanılmış. Hatta flashback için flashback bile gördük. Bu da bana Ezel'in film ve dizi sektörüne yaptığı büyük bir katkı olarak göründü açıkçası. Hatırlarsak Behzat Ç dizisinin de finali Ezel gibi ters köşeli ve flashbackli bir şekilde yapılmış idi.


Behzat, Hayalet, Harun, Akbaba'nın oyunculukları her zamanki gibi keyif verdi. Çok özel bir tip olan Pembo'yu ise Rıza Kocaoğlu oynamış, Allah razı olsun, harikaydı bayıldım:)) Tahsin müdürümüzü de diziden daha aktif gördük filmde, Eray Eserol'u çok sevdim, çok samimi bir oyuncu. Behzat'ın Şevket abisi Ege Aydan ise ufacık bir sahnede, hani ayıp olmasın diye filme eklenmiş gibiydi, yazık.

Nedense sözlükde eğreti bulunan Cansu Dere'yi filmde çok iyi buldum, neden beğenmemişler anlamadım. Songül tipi ile misal Eyşan'ın hiç alakası yoktu, aferin diyoruz. Kendini Ahmet sanan Süleyman'ı oynayan Hakan Boyav da ustalığını konuşturdu, çok doğru bir seçim olmuş gerçekten.

Bugüne dek hiç ısınamadığım Tardu Flordun ise filmin yıldızı idi şüphesiz, mükemmeldi oyunculuğu. Keşke film Behzat'ın bitmek bilmeyen bunalımından ziyade Red Kit'e daha çok adansa ve bu film bir Red Kit filmi olsa idi.


 Sonuç olarak Behzat Ç. seviyorsanız, ya da polisiye müptelası iseniz gidin izleyin. Yoksa hassas kalplerin pek hoşlanacağını sanmıyorum bu filmden. Ben filmi çok sevdim, ama dürüst olmak gerekirse bir noktada film bizi küfürlerle güldürmeye çalışıyormuş gibi hissettim.. tabii öyle değildi ama ben çok güldüm:))))

Yazan : EMRAH SERBES

Yöneten : SERDAR AKAR

Erdal Beşikçioğlu - Behzat Ç.
Fatih Artman - Harun
İnanç Konukçu - Hayalet
Berkan Şal - Akbaba
Tardu Flordun - Red Kit
Cansu Dere - olay yeri inceleme amiri
Hakan Boyav - Kendini Ahmet sanan Süleyman
Ege Aydan - Şevket Ç.
Canan Ergüder - Savcı Esra
Hazal Kaya - Berna Ç.
Ayda Aksel - Tübitak uzmanı
Rıza Kocaoğlu - Pembo

11 Kasım 2011 Cuma

Nicole Kidman CMA Red Carpet

Yeni kırmızı halı sezonu var gücüyle devam ederken, Nicole Kidman'ı bu sefer de Country Müzik Ödülleri töreninde kocasının kolunda görüyoruz. Nicole'ün kıyafeti ve ayakkabıları Jean Paul Gaultier.

Elbiseyi beğendim... Nicole de incecik görünüyor... Ama kollarının iki yanından, göğüs kenarından o etler neden ve nasıl pörtlemiş, oradaki mantık beni aştı... Tel kadar kadın, orasında yağ mı var anlamadım:



Ay aman o kocasının dar pantülünün hali ne dostlr, ağı sıkmış sanki biraz ahahaha




Nicole'ün kocası Keith Urban, gecenin en büyük ödülünü kazanamadı, törende Yılın Sanatçısı Taylor Swift seçildi. Kendisinin prenseslere layık J.Mendel tuvaletini çok beğendim.


Valla denizkızı gibi olmuş ne diyelim, maşallah. Ödülü kazanamayan dar pantüllü Keith Urban da araya kaçan donunu çeke çeke kasabasına geri dönmüştür herhalde.




Beğendiniz mi?

10 Kasım 2011 Perşembe

10 Kasım 2011

Her sene daha da kötüye gidiyoruz Atam. Başbakan laik olmadığını açık açık beyan etti. Van depremini sebep gösterip Cumhuriyet bayramı kutlamalarını iptal etti. Teröristlerle savaşıp canlarını veren onlarca, onlarca gencecik şehitlerimizin ardından ilan edilmeyen ama halkın tuttuğu yası , bayramı iptal etmek için kullandı evet. Bu ülkenin en büyük bayramı, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu sene kutlanmadı.

Biz bayramımızı kutladık, seni hep düşündük, bugün daha da çok düşünüyor; özlemimizin ve sevgimizin hiç bir zaman bitmeyeceğini bir kere daha dile getiriyoruz.




9 Kasım 2011 Çarşamba

Nicole Kidman BMI Country Awards Red Carpet

İşte nihayet kışın gelmesiyle kırmızı halı sezonu açıldı ve sevdiğimiz yıldızlar en şıkından en rüküşüne bir sürü yeni kıyafetleriyle törenlerde boy göstermeye başladılar sevgili izleyenlerim. Real Fiesta ahalisi olarak, yeni sezonda da Nicole Kidman'ı kırmızı halıda takip edecek, galalara, ödül törenlerine giderek elalemin giyip çıkarttığı birbirinden pahalı tuvaletleri, kedi ciğere pis dermişçesine itin götüne sokup çıkartacağız:)))

Sezonun ilk kırmızı halısında Nicole Kidman'ı Stella McCartney tuvalet ve kırmızı halıda pek alışık olmadığımız düz L'Wren Scott ayakkabılar ile görüyoruz. Ayrıca ilk kez baskılı bir kumaştan elbise görüyorum Nicole'ün üzerinde. (Yani kumaşın yüzü baskılı, tersi yüzü yok)

Beğendik mi?






5 Kasım 2011 Cumartesi

Şapkamı taktım, nikahı bastım, benim Kate'den neyim eksik Allahım?

Eveettt, Cuma gecesi kına, Cumartesi gecesi düşükçoraplı düğün derken geçtiğimiz Pazar günü tam sabahtan kalma patates gibiydim uyandığımda. Hava kapalı, soğuk; bacaklarım ağrıyor, içtiğim şaraplardan bir hoş olmuşum... Allah için Dedeman'ın şarabı pek güzelmiş ama ne verdiler bilmiyorum da, hiç başım ağrımadı, salt bir çakır keyiflik yaşadım. O keyifle nasıl deli uyudu isem, saçımın fönü de bozulmuştu biraz, böyle bir moralim bozuldu, canım sıkıldı...

Nikah 15:30'da idi, sıkkın sıkkın hazırlandım, bu sefer kobalt mavi Zara elbisemi giydim, o gevşek çorapları giymedim tabii, öbür paketi açtım. Bunları da kaç sene evvel hani Beyoğlu'nda küçük bir tükkan var ya, Şirin İç Çamaşırı Çorap tükkanı, oradan almışım, salak kafam! Git Penti'den al adam gibi bi çorap 3 lira mıdır nedir?? Yok işte tembellikten geliyor başıma ne geliyorsa...

Neyse efendime söyleyeyim, giyindim kuşandım. Veee çakma bir İngiliz düşesi olarak, İngilizlerin nikaha giderken daima şapka takılır kuralı uyarınca şapkamı da taktım bir güzel! Benim Kate'den neyim eksik idi yaleppim? Beyaz limuzinli keltoroş sarı pipi prensim yoktu kolumda işte o kadar!



Antika ayna önündeki pozumuzu da verelim:)))
Artık yavaş yavaş evden çıkmaya hazırlanırken Lady Charlotte aradı. Nikaha beraber gidecektik ama canım arkadaşım çok hastalanmıştı, telefonda o kadar fenaydı ki sesi; elim ayağım boşandı, çok endişelendim. Böylece minik Charlotte kendini hastaneye kaldırırken ben de aklım başımdan uçmuş vaziyette kendimi dışarı attım.

Kısa elbisem, tıkır tıkır papuçlarım ve de kafama kondurduğum bir avuç tüy ve tülle kendimi Mecidiyeköy'e attım. Ali Sami Yen stadı önünde beni kafamda şapka deli saraylı pozisyonunda düşünün, işte tam o halde idim ahahaha. Nikaha da geç kalmak üzereydim, zaten kendimi bildim bileli nikahlara geç kalırız ailecek, küçükken babam sağolsun işten bir türlü gelemediği için her yere geç kalmamızla meşhurduk ailecek. İçimde yer etmiş herhalde şimdi gideceğim yere gecikmekten nefret ederim.


Kafamdaki tüyleri titrete titrete koşarak taksiye atladım ve Kadıköy'e geldim. Evlendirme dairesinin karşısındaki ışıklarda beklerken, bir kaç delikanlı şööyle bir süzdüler baştan aşağı, sonra şaşkın şaşkın bir daha baktılar, artık dayanamadım "Nikaha gidiyorum o yüzden şapka taktım, yoksa deli değilim!" diye atarlandım AHAHAHAH:))) Çocuklar arkalarına bakmadan yeşil ışığı beklemeden koşturarak kaçmasınlar mı aaaaa! üzerime iyilik sağlık!!!  "ezileceksiniz çocuuuum" diye seslenesim geldi ama daha fazla korkmasınlar diye tuttum çenemi:))) Yeşil ışık yanınca ben de attım kendimi yola, tam nikah dairesine yetişeceğim amaaannn, benim çorap yine başladı inmeye püüüü!

Yapacak birşey yok, inşallah çorabın ağı eteğin altından görünmez diye dua ederek nikah dairesine daldım, tam o esnada Seval ve Aras için salona çağırıldık, oh! Yetişmiştik! (Biz ben ve şapkam oluyor sanırsam:)))

Böylece beş dakikada nikah kıyıldı, düşünmeden edemedim, herşey ne kadar çabuk olup bitiyordu! O esnada benim kızçeler de geldiler çok şükür. Şapkamla epey bir olay yarattım tabii, nikah salonu şenlendi birden:))

Gelinle damat tebrikleri kabul etmek için dışarı çıkmışlar, davetliler de uzuun bir kuyruk oluşturmuşlardı ki, birden aklım başıma geldi. Lady Charlotte hastalanınca o kadar meraklanmıştım ki, kendimi panikle evden dışarı atarken geline takacağım altını evde unutmuşum! Püüüüü! Arzu demez mi "ben de altını unuttum!!!" Deniz de unutmuş ama o eve geri dönüp almış, meğersem o yüzden geç kalmış nikaha ahahaah hepimiz aynı kafadayız yani. Sinem de altını keseye atacağım diye üzerine sticker yapıştırıp adını filan yazmış AHAAHAHAH, hepimiz apayrı bir alemdeymişiz dostlar:)))

Ne yapalım, Arzuşka'yla gidip nikah dairesindeki kuyumcudan altın alalım dedik, amcam sadece nakit paraya satıyormuş altınları. Haydi kolkola girdik, mini mini elbiselerimizden içeri esen buz gibi rüzgarla titreyerek tıkır tıkır nikah dairesinden çıkıp bankamatiklere yürüdük, para çektik, geri geldik, altın aldık, bizimkilerle sıraya girdik:)) Sırada beklerken çorabımı düzelteyim bari dedim, benim meşhur plie hareketini çektim bir güzel. Aaa sonra bir baktım o nikah dairesinin duvarları cammış, ve de cam duvarlarının ardından bir sürü tombul teyzeler beni seyrediyor!!!!! AHAHAHAHAH Herkes yarıldı tabii, takı kuyruğunda kahkahalarımız arşüalaya çıktı resmen, böylece güle oynaya Sevalciğimize altınları taktık, akşamki düğün yemeğinde fotoğraf çekeriz diyerek oyalanmadan salondan çıktık.

Kızçeler düğünde:))

Düğün yemeğine kadar o civarda bir arkadaşımızın arkadaşı oturuyormuş, onun evine gidecektik. Ama önce yol üstündeki Tedi tükkanına girip Deniz'le bana çorap aldık dostlar, ben artık bu gevşek çoraplara daha fazla katlanamayacaktım. Deniz de siyah elbisesinin altına gri çorap giymek zorunda kalmış, değiştirmesi gerekiyordu:)

İlk kez tanışacağımız arkadaşın arkadaşının evine bu vaziyette gittik, benim kafamda tüyler birşeyler; Deniz'in elinde bir torba çorap, Arzu tirtir titriyor, bi de elbisenin altına giydiği bootieleri çıkartınca sarı çizgili Arı Maya çorapları çıkmasın mı AHAHAHAH amaannn napalım dedik, geçtik içeri.

Ev çok güzeldi, Fenerbahçe stadını ve Marmara denizi gören enfes bir manzarası vardı. Evsahibimizin 2 tane de muhabbet kuşu varmış, onlar da kafeslerinde cikcikcik cükcükcük ötüşüp duruyorlardı ayyhhhh! Sonra bunları saldılar kafesten, o esnada Arzuşka'ya pasta kesiyorduk, pırrr bunların bi tanesi geldi Arzu'nun tepesine kondu, meğersem bunlar masada yemek görünce hiç dayanamazlarmış, obur kuşlar. "Eğer gelip şapkama konarsan ümmüüğünü sıkarım senin kuş!" dedim de bana bulaşmadılar neyse:))

Ümmüğüünü sıkarım senin kuuşşş!

Yedik içtik, konuştuk eğlendik... Deniz'le "başbaşa kalmak istiyoruz" deyip boş bir odada  çoraplarımızı değiştirdik, oh be dünya varmış! Ama az kalsın eski gevşek çoraplarımızı hediye olarak ev sahibine bırakacaktık, son anda Deniz hatırladı da toparladık eskileri :))))

Artık yemeğe gitmek saati gelmişti, ben bir de ne farkedeyim, evden telaşla çıktım ya, yeni aldığım kolyemi takmayı da unutmuşum, halbuki düğün için hususi olarak seçip almıştım! Ayy nasıl üzüldüm, tek takım o olacaktı, böyle bomboş kalmıştım. Arzuşka sağolsun üzülmeyeyim diye incili melek kanatlı kolyesini bana verdi, canımm:)) Ben de çenemi kapattım, zırlamadım tabii:)))

Şimdi bizi yemeğe götürmek için Deniz'in kocisi Gökhan gelecekti, Gökhan'ı yıllardır tanırız, sessiz sakin bir çocuktur, zavallıcığı zorla Twilight'a filan götürüp Edvırt izlettirmişliğimiz vardır:)) Gökhan o gün GS maçını izlemeye gitmişti, Deniz arayıp sorunca da geliyorum demişti ama aradan epey zaman geçtiği halde bir türlü gelemedi. Biz artık yemeğe geç kalmıştık, Denizo habire arıyor Gökhan'a kızıyordu, aman eyvah derken Gökhan geldi, bir sürü kız arabaya doluştuk. Ortam bir gerildi ki sormayın.. Bir de yemeğin verildiği restoranı bulamayıp kaybolduk mu size, biz "duralım soralım" dedikçe Gökhan daha çok kızdı, kızdıkça dolandık dolandık ahaahah, evlere şenlik dolandıkça her yer birbirine benzemeye başladı... Sonunda doğruca damat beyi aradık, az kalsın onu da azarlayacaktı Gökhan telefonda, neyse zor bela bulduk yolu, nihayet şakşak turizmin yavşak yolcuları pozisyonunda restorana vardık :)))


Masaya oturup mezeleri yiyip karnımız doyurunca hem ısındık, hem de moralimiz yerine geldi. Hemen ardından dağıtılan yemeği de yedikten sonra artık göbek atarak eğlenme zamanı gelmişti, piyanist şantör arkadaş en sevdiğim Sabahlara Dayanamam Osman Aga türküsünü söylerken biz de kalkıp bir güzel oynadık, Sevalimizi gelin ettik uğurladık dostlar.

İncili kolye benim oldu, Seval de bilezikleri topladı :)))

Ohhh oynadık, kıvırdık, gerdan kırdık... Deniz Gökhan'ı öptü, gerginlikler geçti gitti:)) Seval gelin ile restoranın bahçesinde bir sürü müthiş fotoğraf çektirdik... Sonra yine oynayıp göbek attıktan sonra artık evlere dağılma saati gelmişti. Gökhan'la Deniz sağolsunlar beni Mecidiyeköy'e bıraktılar, ben de oradan eve geldim.Ve böylece inanılmaz bir hafta sonu bitmiş oldu. Çok yorulmuştum ama çok da eğlenmiştim, iki günde 2 arkadaşımı gelin etmiş göndermiştim, daha ne olsun:))) Üstelik 3 günde üç değişik yeni elbise giyerek kendimi pek hoş eğlemiştim. Şimdi dolapta asılı elbiselere bakmak bile hoşuma gidiyor:))



Her günümüz bayram tadında geçsin diyerek bu yazıyı kapatırken hepinize mutlu günler, neşeli bayramlar dilerim benim canımdan çok sevdiğim izleyenlerim:)

xo xo

1 Kasım 2011 Salı

Miss Judy Düşükçorap:)))

Cumartesi günü yataktan kalktığımda bacaklarım bir gece önceki kınada nasıl kudurduğumu hatırlatırcasına ağrıyor idi. Kahvaltımı yedim, bacaklarımı uzatıp babamın yeni telefonuna bendeki klasik müzik cdlerinden bol bol müzik yükledim, annemin sevdiğim bi fotosunu da duvarkağıdı yaptım. Baktım öğlen olmuş, bir yürüyüş yapayım diyerek kendimi Bebek sahillerine attım.

Hava kapalı ve soğuktu, rüzgar beterdi ama Aşiyan'a kadar yürüdüm. Tam Aşiyanda iken ETS turdan aradılar. Bizim 9 kasım'daki Dubrovnik uçuşu iptal olmuş... İstersek bayramın 1. günü uçabilir mişiz ama kişi başı 240 Euro fark ödemeliymişiz! Hırsız terbiyesiz soyguncular!! Epey bir söylendim telefonda, ama elden ne gelir, turumuzu iptal ettik. Nazar mı değdi ne oldu bilmiyorum ama DOBROVSKİ OLDUK işte ühüh. O kadar üzüldüm ki anlatamam, bir karış suratımla eve geldim.Hala da canım sıkkın, seyahatimiz deve oldu.

Neyse evde duşumu aldım, yemek yedim açlıktan iyice asabım bozulması diye. Kuaföre gitmem gerekiyordu, birden aklıma geldi, ya 29 Ekim sebebiyle kuaför kapalıysa? Haydaaa... Ne yapayım, kimi bulursam ona giderim diye çıktım Arnavutköy'e yürüdüm. Yolda aklıma geldi, cüzdanımda para yok, para taşımayı sevmem, parakart ile alışveriş ederim ama kuaförde geçmez ki o? Söylene söylene Arnavutköy'ün ucundaki Garanti'ye geldim, tam paramatiğin önünde zırt diye karşıdan gelen herifin biri önüme geçti. Artık kavgaya halim kalmamıştı, sabırla bekledim. Para çektikten sonra da gerisin geriye yürüyüp söylenerek kuaföre geldim.

Kuaför çok şükür açıktı, ama adamcağız ayak bileğini kırmış tövbeler olsun yaleppim, tek ayak üstünde hoplaya sıçraya saçımı kesti, dümdüz de fönü çekti. Ortaya çıkan saç şu idi:



Neyse, nikah Dedeman'da olacağı için küçük siyah bir elbise almış idim Zara'dan onu giydim. Hatırlarsanız günlerce arayıp sonunda rahatını bulduğum minik topuklu ayakkabıları taktım ayağıma, kırmızı rujumu sürünce de artık hazır idim.


o diyetisyene saçtığım paracıklar helal olsuunnn AAHAHAHAH:))

Annemle babam beni görünce pek beğendiler, hatta babam epey şaşırdı,  "fıstık gibi olmuşsun kııız" dedi ahahah sağolsun. Böyle ince çorap+kısa bi elbise giymişliğim pek yoktur, o yüzden biraz tuhaf hissederek evden çıktım, taksiye atlayıp Dedeman'a geldim.

Allah otelin kapısında valeler karşıladı, kapıyı açtılar... Şerefsiz taksici de dolandırmıştı gelirken, aman artık ne yapayım, vale kapıyı açıp yol göstermişken 2 tl para üstünü almayayım dedim, höh. Salınarak otele girdim, paltomu vestiyere bıraktım. Kokteylin yapıldığı hole girdim. Demet'in annesiyle abisini gördüm hemen, annesiyle epey konuştuk. Demet'le üniversite hazırlık kursundan tanışırız, neredeyse 20 sene olmuş. Üniversitede ise 3'lü bir grup olmuştuk, Demet-Buket-Aslı üçlüsü, hey gidi:) O seneler  Memo'suyla, Cücü'süyle unutulmazdı. Neyse, bunlar ayrı hikayeler:)))

Nikahtan önce 15. kata çıkıp Demet'i gördüm gelin odasında, o kadar güzeldi ki canım arkadaşım, çok duygulandım onu öyle görünce.



Biraz sonra gelinle damat beye yemek geldi, ben de onları rahat bırakıp aşağıya indim. Amaaann, ilk kez hayatımda tek başıma nikaha gelmişim, kimsecikleri tanımıyorum... Baktım masanın üzeri içecek dolu, ohh 2 tane votka-vişneyi yuvarladım ve Demet'in hiç tanımadığım lise arkadaşları ile sohbete giriştim. Aaa ben de şaştım bu girişkenliğe ahahah. Demet'in arkadaşları çok şeker insanlardı hatta gecenin sonunda telefonumu filan aldılar "sen ne kadar pozitif bir insanmışsın" dediler sağolsunlar:)))

Neyse votka vişnelerden ve ısınma sohbetlerinden sonra kapılar açıldı, balo salonuna girdik. Aman aman herşey pek güzel, pek zarifti. Demet beni damadın bekar arkadaşlarının masasına oturttuklarını söylemişti ama ben o masayı hiç beğenmedim. Bi kere masa sahneyi görmeyen kötü bir pozisyonda idi ve somurtuk bekar bi adamdan başka kimse oturmuyordu masada. Öfff , kahrolsun popülarite yaşasın müzikalite diyerek Demet'in lise grubu masasına koştum dostlar, bu masada kısmet yoktu ama muhabbet vardı, şu hayatta en sevdiğim şey:)))

buketi yakalamadım merak etmeyin:))

Biraz sonra garson gelip ne içeceğimi sordu, baktım masadaki mönüde "dana madalyon" yazıyor, kırmızı şarap istedim ayyyy, o kadar güzeldi ki, ben başladım şarapları devirmeye:))) Ama garson oğlanlara bardağımı tekrar doldurmaları için çektiğim minik zarif hareketi görecektiniz, pek hoştu.

Şarap içtikçe çenem açıldı, çenem açıldıkça masa dostlarımla pek bir samimi olduk:)) Haydi beni şöyle çek, böyle çek, ver ben sizi çekeyim derken şangırrrr diye benim şarap devril! Allahtan üstüme gelmedi, ekmek tabağına şarap doldu, pek acayip oldu:))) Bizim garson oğlan peçetelerle toparladı, o canım zarif masayı peçetelerle kapladı da oturabildim, bardağı da tekrar doldurttum tabii:))

Sonra ışıklar söndü, gelinle damat kolkola içeri girip nikah masasına oturdular. Nikah kıyıldı, dansettiler. Herşey çok güzeldi, ama düşünmeden edemedim, acaba bütün bunlar, düğün dediğimiz hadise başkaları için ortaya koyduğumuz bir gösteri miydi? Çünü herşey o kadar kurallı ki, sanki biri önceden yazmış, bak böyle böyle, önce yemek, sonra nikah, sonra dans, konuklarla öpüşme, sonra göbek havası, haydi pasta keselim hoptiiii... Ne oldu? Evlendik! hayırlı olsun.

Efendim, bizim nikah kıyıldı, Demet'le kocası masaları gezip hoşgeldinizlere başladılar, biz de dana madalyona gömüldük, aman yemekler pek enfesti, kadehleri peşisıra yuvarlıyordum, ilk kez tanıştığım insanlarla tatlı tatlı muhabbet ediyor pek eğleniyordum..

İşte o esnada çorabı farkettim...

Şimdi efenim, ben yıllardır opak çorap giyerim, en son ince çorap alışımın üzerinden yıllar geçmiş, meğersem sen çorabın lastiği gevşe...Aaaa ben oturduğum yerde yok şarap döküldü, yok masa beğenmedim diye oturup kalkarken o çorap sen başla aşşağılara kaymaya... Neredeyse çorabın ağı eteğin altından elime gelecek AHAHAHAHAAH ay ne yapacağımı şaşırdım, Miss Judy Düşükçorap oldum bir anda...Koştum tuvalete çekiştirdim çorabı, ağını yerli yerine yerleştirmek için de benim efsane bir hareketim var, balerin kankim Arzu "aaaaa kız plie yaptın!!" der o harekete, işte o hareketi yapa yapa salona geldim, kimse görmedi AHAHAHAHAH Allah kahretmeye:)))

Üstelik daha gece yeni başlıyordu, o kadar yeme içme üzerine çılgınlar gibi dansedip göbek atma saati gelmişti, deliler gibi oynadık, oynadık ama ben oynadıkça benim çorap da oynadı, artık o zarif düğünün şık videosunda sürekli donunu çekiştiren bir görüntü çıktıysa o benim ahahaha, ne yapayım hopladıkça plie mlie yetmiyor, çekmek gerekiyordu çorabı, yoksa valla ağı eteğin altından fışkırıverecekti :))) Hele o damat karşılama mı, damat havası mı, gitgide hızlanan bir dans var ya... Halayda bile ayaklarım karışır artık bu damat havasında heryerlerim birbirine karıştı, zıplaya zıplaya halaydan kaçıp bir köşede çorap çekiştirdim, uçkur yerleştirdim püüüüüüü aaahahah.

Yaa işte böyle, gevşek çoraplarıma rağmen bütün gece eğlendim, düğünün tadını çıkarttım. Gecenin sonunda Demet'in arkadaşları beni eve kadar bıraktılar sağolsunlar. Herşeye rağmen çok ama çok eğlenmiştim, o düşük çorapları da çöpe attım amma çöpe gitmeden önce bir düğüne daha gitti o müsibet yaratıklar, onları da bir sonraki yazıda anlatacağım ooyyhhhh, haftasonu gittiğim diğer düğünde de vukuat eksik olmadı tahmin edersiniz ki dostlar:)))

diğer düğün maceramda görüşmek üzere

xo xo
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...