28 Kasım 2012 Çarşamba

Kate Alert : Cambridge Ziyareti

Cambridge, Londra'nın kuzeyinde üniversitesi ile meşhur bir şehir. 2011'in Nisan ayında, Kraliçe 2. Elizabeth, uzatmalı sevgilisi Kate ile evlenen torunu Prens William'a "Cambridge Dükü" ünvanını vermişti. Kate'in de Cambridge Düşesi olarak bu sayfalardaki macerası başlamıştı böylece. (Kraliyet ailesinden bir prens evlendiğinde Dük ünvanı alıyor tahttaki kral veya kraliçeden. Dük, prens'den bir basamak yukarıda bir asalet ünvanı, hatta kral'dan hemen sonra gelen en büyük ünvan bu)

Neyse, bizim tiptoplar, ünvanı aldılar; tepe tepe kullanıp sefasını sürdüler ama bir kez olsun ismini taşıdıkları kasabayı ziyaret etmediler.

Nihayet bugün, çok beklenen bu tarihi ziyaret gerçekleşti. Cambridge Dükü ve eşi Düşes, Cambridge kasabasını ziyaret ettiler.

Bizimkileri görmek için yüzlerce, binlerce insan yolları doldurmuş, Will ve Kate trenden inip (bildiğin kuyruğa girip, bilet alıp trene binmiş düdükler) ; kasabaya girdiklerinde çanlar çalmaya başlamış, bir neşe, bir coşku, sevgi seli sormayın.

Bu önemli ziyaret için Düşes Kate çok uçuk pembe kaşmirden, 1000 Poundluk Max Mara palto giymişti ve bence şahane görünüyordu. Bugün Kate'in kıyafetine bayıldım ve dün akşamki hezimeti unuttum dostlar:








Çiftimiz önce belediye sarayının balkonundan halkı selamladı, sonra aşağı inip milletin arasına karıştılar. Herkesle el sıkışıp selamlaştılar. Kendilerine uzatılan bebekleri sevdiler. Şu aşşağıdaki kadın azmetmiş, tam bunların evlenme yıldönümünde doğurmuş bebesini, göbek adını da William koymuş yavrucağın:) kate de oğlanın ayaklarını gıdıklamış:))

Balkonda

köylülerin arasında:))

Bebek William'ın patisini gıdıklarken:))
Gençler evsizlere barınak sağlayan Jimmy's diye bir kurumu, bir okulu ve bir hastaneyi ziyaret ettiler günün ilerleyen saatlerinde.

William, evsizlerin yemeğini ağzına tıkalarken:))

Kate okulda tırnak kontrolü yapıyor

Kate'in hastanedeki halleri bana biraz tatlı prenses Diana'yı anımsattı, zavallıcık:(




Siz de beğendiniz mi dostlar Kate'in halini bugün?

Bir de palto demişken, bu kızın paltolarını çok beğendiğimi söylemeliyim. İnce uzun olduğundan uzun mantolar harika duruyor üzerinde. Çok da güzel paltoları var Kate'in :

Mesela geçen sene Unicef ziyaretinde, geçen hafta ise Galler-Yeni Zelanda rugby maçında giydiği kırmızı LK Bennett palto:


Kırmızı LK Bennett palto

Geçen ay Newcastle ziyaretinde giydiği özel yapım palto :

Özel yapım

Yine geçen ay, bir park açılışında giydiği muhteşem Reiss palto

Reiss



Max Mara kıyafeti beğendiniz mi ? Diğer paltolar nasıl sizce?

xo xo

27 Kasım 2012 Salı

Cambridge Düşesi Kate Müze Açılışında

Londra'daki  Doğal Tarih Müzesi, bu güzel şehirde gezdiğim şahane müzelerden biriydi. İçinde barındırdığı hazineleri, görkemli binası ve olağanüstü sergileriyle gerçekten çarpıcı, muazzam bir müze idi. Üstelik Londra'daki diğer harikulade müzeler gibi  girişi bedava!

Bakınız yıllar önce Londra seyyahatimde çekmiştim bu fotoları:







Efendim, işte bu müzede bu akşam yeni bir kanat eklendi : Hazineler Galerisi. Bu yeni kalıcı galerinin açılışını da bizim Kate'cik yaptı.

hani bebek nerede kızım? veliahtımız nerede? :))


Cambridge Düşesi Catherine, bu açılış için 1400 poundluk %100 ipek Mulberry elbisesini giydi. Oy aman gadanallah. O elbiseyi, şapka niyetine kafasına saksı koymaktan çekinmeyen gudubet Camilla'dan mı yoksa rüküşler kraliçesi Prenses Anne'den mi ödünç aldı bilemeyeceğim. Hadi aldın buldun giydin elbiseyi, onu anladım. Fakat o düğmelerin taaa ümmüğüne kadar sıkı sıkıya iliklenmesi nedir, onu hiç anlamadım, oradaki mantık beni aştı!



Bir de önlerini kestirmiş Kate. Yani biz Seksenlerde ortaokulda iken öyle derdik. Önlerimi kestireceğim derdik, sonra küt saç vardı, bi de dolma saç vardı işte o kadar. Kate seksenleri bile teğet geçmiş, 1976 Çarli'nin Meleği Farrah Fawcett modeli bir saç yapmış. Yüzünü gözünü iyice kapatmış.

Rahmetli Farrah Fawcett ve unutulmaz saç modeli

Öyle gözün içine içine giren saçlar zaten deli eder beni, ümmüğe kadar sıkılmış bir yaka, üzerinden yüzünü gözünü kapayan saçlarını görünce Kate'e çok kızdım. Bu ne biçim saç yaa, yani saçı çok güzel de saç tuvaleti berbat. Meh!



Nerede o McQueenler içinde nefes kesen Kate, nerede bu rüküş Kate:( Kaç yaşındasın sen kızım, yaşının insanı olsana biraz:(



Kate utansın diye, 86 yaşındaki kayın-büyükannesi, Kraliçe İkinci Elizabeth'in bugün çekilen fotoğraflarını da şuracığa ekliyorum. Kraliçe'nin resmi konukları vardı bugün, Kuveyt Emirini ağırlıyordu Elizabeth'cik.

Kraliçe 2.Elizabeth

Şu paltonun şıklığı, o şapkanın zarafeti, yakadaki gözlerimizi kamaştıran broşun güzelliği anlat anlat bitmez. Doksanına merdiven dayayan kraliçe de maşallah fındık gibi duruyor annem. Ama doksanını aşan kocası Prens Philip artık pek bir mumya gibi sanki:)

Kraliçe 2.Elizabeth ve kocası Prens Philip, Edinburgh Dükü

Tontik kraliçe


Hangisini beğendiniz bakalım? Yaşlı kraliçe mi yoksa genç düşes mi?

xo xo

18 Kasım 2012 Pazar

31.İstanbul Kitap Fuarı : Kitaplar ve Dostluklarla Dolu Harikulade Bir Gün

Dün sanırım yılın en güzel günlerinden birini yaşadım. Geleneksel olarak babamla kolkola girip, çok uzaklardaki kitap fuarını ziyaret ettik dostlar. Belki de bu son beraber fuar ziyaretimizdi, korkarım babam bir daha gelmeyecek fuara, çünkü ulaşım onun için katlanılmaz bir hal aldı.

Fuara gidebilmek için öncelikle Zincirlikuyu'dan metrobüse binmek gerek. Mesela perondan yarım metre uzakta duran otobüse biz hop diye atlayarak biniyoruz ama babam seksenine yakın ve bu onun için imkansız. Güç bela araca bindikten sonra, Beylikdüzü için Avcılar'da aktarma yapmak gerekiyor ve bir kere daha babamın otobüse binmek için epey çabalaması gerekiyor. 

Tüyap'ta metrobüsten inince üstgeçitten geçmek gerekiyor ki, o kadar merdiven benim bile başımı döndürdü. Yürüyen merdiven koymuşlar, süs diye. Çalışmıyor. Adamcağız nasıl çıktı, topallayarak nasıl indi artık bilemiyorum.

Üstgeçitten sonra fuarın arka girişine geliyoruz. Bu kısımlarda sanat sergileri var her zamanki gibi. Ben yine modern sanata yakalandım, adam McDonalds'a yediği yemeğin rtıklarını, çöplerini bir tepsiye yerleştirmiş ve bunu sergiliyor. Şu sanatın modern olanından hiç hazetmiyorum arkadaşım ya:)))

Neyse sonunda kitap alanına ulaştık, listeleri çıkarttık ve kitap dolu günümüz başladı. Fakat bugünü benim için şahane kılan dostluklar oldu. Sabahtan Leylakcığım tavsiyelerde bulundu. Euphoric ile konuştuk. Nihan'ın günlerdir beklediğimiz  imza günü vardı ve Sedef oradaydı, Sittirella her daim bizimleydi zaten. O kadar mutlu oldum ki anlatamam, ne güzel bir grubuz değil mi?  Nihan'ı görünce "Niyaaan" diye feryad edip boynuna atladım:) Sedef'i güzel yanaklarından öptüm. Nihan bize kitaplarını imzaladı, hem bizim için hem de Euphoric ve Sittirella için:) Vee o güzelim çizimlerinden hediye etti. Sarmaş dolaş, yanak yanağa fotoğraflarımızı çekti eşi de sağolsun:) Abartmıyorum, bulutların üzerinde yürüyerek döndüm eve, ağzım kulaklarımda:)


Bunlar da kitaplarım işte :


Doğan Egmont

Nihan Sarı'dan (Canım Niyaan:))) Benek'in Masalı serisi. 
Birinci kitap : Tuhaf Yolculuk
İkinci kitap : Issız Gezegen.

İsmine deli olduğum Benek Üzgünerik'in maceralarını okumak için sabırsızlanıyorum:)




Veee işte Nihan'ın bize hediye ettiği çizimler: Bu o kadar sevimliydi ki, Euphoric için hemen onu seçmiştim



Kendime de bunu seçtim, belki biraz daha kış mevsimine kanım ısınır bu tatlı kıza baktıkça:)




Domingo Yayınevi




Patti Smith'den Çoluk Çocuk'u yayınladıklarından beri Domingo'yu takip ediyorum, son zamanlarda en sevdiğim yayıncı Domingo.  Fang Ailesi ve Tavan Arasındaki Buda listemde olan kitaplardı. Standda 3 kitap 35 TL kampanyasını görünce gözüme kestirdiğim Sisters Kardeşler'i de alıverdim.



İletişim Yayınları



Feriköy Mezarlığında Randevu kitabı ile tanıştığımız Süreyya Sami'nin ikinci macerası çıkmış, İletişim'den önce onu aldım. Emrah Serbes'in yeni kitabının çıktığını biliyordum, o listemde var idi. Fakat sanırım kitap web sayfasındaki yazıların derlemesi, azıcık hayal kırıklığı:) 

Ö.T.E.K.İ. ise minicik bir çocuk kitabı. Radikal Kitap'ta Görkem Yeltan'ın köşesini takip ediyor musunuz? Her daim en enteresan, en zevkli çocuk kitaplarını tanıtıyor yazılarında, döz atmanızı öneririm. Bu kitabı onun köşesinde keşfedip listeme eklemiştim. Alabildiğine sevimli bir kitap, yazarı benden küçük:)) 1981 doğumluymuş ve 2 kedisiyle Madrid'de yaşamına devam ediyormuş:)

Bir de tam fuara gitmeden evde son dakikada dergilere bakarken gözüme çarpan bir kitabı aldım İletişim'den:



Soykırım hakkında bu çizgi roman - ya da grafik roman mı demeli? - pek çarpıcı görünüyor.



Doğan Kitap




Bunların tamamı listemde idi, İletişim gibi Doğan Kitap'ta da güzel bir indirim olduğunu düşünmüyorum, o yüzden ekstra bir seçim yapmadım.

Sesler ve Buz Prenses; polisiye gerilim türünde. İtalyan Düğünü ve Mucize Tatlı romantik komedi niyetiyle seçtiğim kitaplar. Mucize Tatlı'nın kapağı pek hoş değil mi:)) Standda epey bu kitabı aradılar benim için. Kapağını nasıldı? diye sordular, ben de "beyaz bir kapak, Nadide Sultan var kapakta" dedim, valla şıp diye anladılar, bulup getirdiler kitabımı:)))



Sel Yayıncılık




Pembe Tütülü Amiral, Leylak Dalımdan tavsiye bir polisiye. Oscar Wilde ve Mum Işığı Cinayetleri; yine bir kitap dergisinden bulup listeme eklediğim, merak ettiğim bir kitap.



Arkadya Yayınları




Bu kitabın Da Vinci Şifresi tadında bir macera olduğunu ümid ediyorum. Tanıtımından etkilendim, fuarda minicik bir standın köşesine sıkışmış olan yayınevini buldum. Hatta şaşırdılar, "bizi nasıl buldunuz" diye sordular:) Kitabın cildi ve baskısı çok güzel, içinde püsküllü kendi ayracı da var. Fiyatı da 10 tl idi, bence 600 sayfalık bir kitap için mükemmel. Üzerinde yazan fiyat 20 tl idi üstelik.



İthaki



Alışveriş merkezinde geçen korku romanı:) Kapana kısılan karakterler. Merakla okumayı beklediğim bir kitap:)

mutlu pazarlar olsun:)

xo xo

17 Kasım 2012 Cumartesi

Breaking Dawn Part 2

Yıllar yıllar önce bir akşam, bütün kızçeler hep birada çalıştığımız o unutulmaz zamanlarda, haydi yürüyün akşam vampir filmine gidiyoruz deyip Twilight'a götürmüştüm yavrucakları. Başta "amann biz korkarıııız, biz istemeyiiiizz" deseler de, filmin sonunda hepsi azılı birer Edvırt hayranı olup çıkmışlardı.

Gel zaman git zaman, ikinci filmin vakti geldi, Twilight serisi de ilk filmdeki ucuz, basit, adeta bağımsız film havasını bir çırpıda arkasında bırakıp büyük ölçekli ultra ticari bir yapıma dönüştü. Kızçeler ekibi olarak sanki yeniyetmelik günlerimizi yaşar gibi manasız bir heyecanla günleri sayarak, gösterime girer girmez New Moon'u izlemeye gitmiştik.

Fakat bu iş burada bitmemişti, Stephenie Meyer adeta sıçarcasına bir seri kitap yazıyor; yapımcılar haldır haldır filme çekiyorlardı bu deli gibi satan kitapları. Filmin estirikli Bellası, pudralı vampiri, yavru kurtu hep zengin ve ünlü olmuşlar; dünyayı ayakları altına almışlardı. Bizse yaşımız 30 küsur olmuş,  bokumuzla oynamaya devam ediyorduk. Aradan geçen bir yılda aklımız başımıza gelmemiş olacak ki, yine gösterime girdiği ilk gün koşa koşa üçüncü film Eclipse'ye gitmiş idik. Filmi feci derecede sıkıcı bulmuş ve nihayet seriye karşı ilgimi kaybetmiştim oh.

Dördüncü film, Breaking Dawn Part 1 gösterime girince, geleneklere uyalım diyerek ilk akşamdan izlemeye gittik. Artık bu filmde sıkılmanın ötesine geçmiş, gerçekten buz kesmiştim. Hatta Lady Charlotte, Bella'nın kendi kan grubundan bir bardak kanı lökür lökür içtiği sahnede fenalaşıp kusarak sinemayı terk etmişti:)

Ve işte bir yıl daha göz açıp kapayıncaya dek geçti ve serinin son filmi Breaking Dawn Part 2 tüm dünyayla aynı anda Türkiye'de gösterime girdi dostlar. Biz de kızçelerle ilk günden izlemeye koştuk tabiii. Bu bizim için biraz dokunaklı anlatabiliyor muyum, dostluğumuz bir ritüeli gibi, her sene bir Twilight filmine gitmek:)) Ve ritüeli, bu filmle tamamlamış olduk, başımız göğe erdi.


Filmin açılış jeneriği çok hoş, karanlık, kırmızı beyaz bir şeydi, onu gayet beğendim. Film bittikten sonra ta ilk filmden beri gelip geçmiş oyuncuları tek tek göstermeleri de pek güzel olmuştu. Bunun dışında, filmin ilk yarısı her zamanki gibi pembe dizi tadında, ama en azından biraz daha komik ve esprili; bu sefer epey gülüp eğlendik. Bir önceki filmdeki gibi içim daralmadı çok şükür. Tabii arada "yahu bu ne osuruktan film, benim ne işim var burada" diye düşünüyorsunuz ama hiç sıkılmıyorsunuz da açıkçası.  Filmin ikinci yarısı ise...




DİKKAT!!! KİTABI BİLİYORSANIZ VE  FİLME GİDECEKSENİZ KESİNLİKLE BURADAN SONRASINI OKUMAYINIZ.




AĞIR SPOILER VAR




FİLME GİDECEKLER OKUMASIN DEDİM!!!




YOU HAVE BEEN WARNED!!



Volturi


Filmin ikinci yarısında, olaylar kitabın finalindeki büyük savaşa gelip dayanıyor. Kitabın  çok kötü olma sebeplerinden biri de, yazarın bu büyük savaş sahnesine bizi hazırlayıp sonra da savaştan vazgeçmesi idi.  Kitapta kötü vampir kabilesi Volturi, bizimkilerle karşı karşıya gelir. Epik bir savaş beklerken babayı alırız, bunlar car car konuşur anlaşırlar, herkes sonsuza kadar mutlu olur ve kitap biter.

Film bu karşı karşıya gelme anına kadar kitabı takip etti. Biliyorsunuz vampir Edvırt, insan kız Bella'yı hamile bırakmış, yarı fimpir-yarı insan bir kızları dünyaya gelmişti. Doğum yaparken Bella öldüğü için, Edvırt da onu vampire dönüştürmüş idi. Fakat, Volturi bunların kızının doğduğunu bilmiyordu, ölümsüz bir çocuk yapıldığını düşündüler ve vampir yasasına aykırı olduğu için bizimkileri cezalandırmaya geldiler.

Bizimkilerin ailesinden, geleceği gören Alice ve onun eşi Jasper'ı Volturiler kendi saflarına çekmeye çalışıyorlardı. Alice ise Volturilerin kralı Aro'ya, küçük kızın canlı kanlı bir çocuk olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Fakat Volturi klanı, Alice'i tutsak aldılar. O zaman bizimkilerin aile babası Carlisle, Aro'ya saldırıya geçti. İki vampir havada çarpıştılar. Carlisle yere yuvarlandı, Aro gülerek doğruldu ve elinde Carlisle'ın kafasını tutmakta idi!

Bu sahneyi güzel çekmişti yönetmen ve sinema salonundaki reaksiyonu hissedebiliyordum, çünkü ben de göt olmuştum bir anda! Aile babasının ölmesi, filmin kitaptan bu denli farklılaşması ağzımı açık bırakmıştı. Ulan resmen şok oldum dostlar. Ohaa diye bağırmışım ama kimse birşey demedi, bütün salon şokla bok arasında gidip geliyordu. Yani ölecek tipi o kadar iyi seçmişler ki, tüm filmler boyunca sessiz ve derinden gelen güvenilir, Mahmut Hoca tadında bir karakteri çat diye öldürerek etkiyi en üst düzeye çıkartmışlar.

Bundan sonra ise çılgınca kanlı bir çarpışma sahnesi izledik. Bizim insan kanı emmeyen vejeteryan vampirler ve müttefikleri kurtadamlar; kötü Volturi ile savaşa girişti. Vampiri öldürebilmek için kafasını kopartmak lazım geliyormuş, o yüzden kafaların koptuğu, çenelerin caart diye ikiye ayrıldığı, dişlerin kızıl kana bulandığı, kolların bacakların havada uçuştuğu görüntüler ekranda uçuşuyordu. Alice'i hala rehin tutan Volturiler, Alice'in eşi, yakışıklı Jasper'în kafasını da koparınca hepimiz altımıza sıçacak gibi olduk.Ulan Jasper nasıl ölür?  Kurt kabilesinden de minik Seth ve Leah Clearwater da acılar çekerek, viyaklayarak öldüler (Kurt formunda öldükleri için viyk viyk inliyorlardı ölürken )  Artık iş bildiğin trajediye dönüşmüştü, film almış başını gitmiş, yönetmen herhalde bağımsızlığını ilan ederek ben böyle tıvaylaytın içine tükürürüm demiş ve finali baştan aşağı değiştirmişti.

Savaş doruk noktasına ulaştı, kafa koparmalar gırla gidiyordu, sanki şarap şişesinden mantar çıkartır gibi takkk tuukk kafalar kopuyor, kan gövdeyi götürüyordu savaş alanında. Bizimkiler Volturileri birer birer yakalayıp kafalarını koparttıktan sonra nihayet beklenen an geldi ve Edvırt ile Bella; Aro'ya saldırdılar. Ve Bella deli yeni-doğan vampir gücüyle Aro'nun kafasını çatııırrrtttt dye koparmıştı ki....


ULAN HEPSİ RÜYAYMIŞ MİNAKOOOOO!!!!!!


Meğersem bu savaş, kafa kopartmalar, ölümler hiç olmamış. Geleceği görebilen Alice sadece Aro'ya,  onlara saldırırsa başına gelecekleri ve nasıl öldürüleceğini gösteriyormuş.

Bu noktada yemin ederim sinemada alkış koptu arkadaşlar ahahahah, Herkes bir rahatladı, oh çekti:))) Ne olsa hepimiz göt olmuş, ters köşeye yatmış idik. Ezel'den beri böylesi duygular yaşamamıştım. İyi geldi:)))

Aro tabii çok korkmuştu ve haydi o zaman barış diyerek kabilesini toplayıp köyüne geri döndü. Bizimkiler de sonsuza kadar mutlu yaşadılar. Yani finalde yine kitaba uydu yönetmen ama en azından bir sürprizli sahne, vahşi bir çarpışma ekleyerek filme hareket, heyecan katmış. Sağol yönetmenim:)

İşte böyle dostlar. Alacakaranlık kitaplarıyla, filmleriyle alakanız yoksa tabii gitmeyin zaten bu filme. Serinin hayranları ise zaten gidecek. Bana gelince,  pişman değilim şahsen, kızçelerle pek güldüm eğlendim, sonunda da heyecanlandım, iyi oldu güzel oldu:)))

xo xo

SPOILER BİTTİ!!!


12 Kasım 2012 Pazartesi

Rüya Tabiri

Dün gece çok acayip bir rüya gördüm dostlar. Hava soğuk olduğundan üzerimi iyice örtmüştüm yani kıçım açıkta kalmış olamaz :)))) Neyse önce Lady Charlotte ile kendimi Gossip Girl’de Blair ve Serena olarak olarak gördüm ahahah. Hepimiz dizideki Lily’nin evindeydik, birisi bizi zehirlemişti sanırsam... Herkes  Blair yaptı sandı ama o da çok hastaydı ve ööğğğkkk diye oluk oluk kustuk. Ay o sosyetik Gossip Girl tiplerini, üzerlerinde tasarımcı elbiseleri ile  iki büklüm olmuş kusarken düşünün:))) Sonra birisi Lily’i aradı, telefona Blair baktı ve “Ben Meryl” dedi. Telefondaki kötü adamdı, arkadan bir bebek sesi geliyordu ve bu da Tate idi. (Bu kişilerin kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok). Tate’in annesi bebeği kurtarmaya gitmişmiş meğersem, arkadan onun çığlıklarını işitiyorduk.

 

Böylece Lady Charlotte ve Judy Abbott halimize geri dönüp olay yerine doğru yola çıktık. Amacımız katili yakalamaktı. Katil, kendini dev bir kedi zanneden kaçığın tekiydi (kedi canını senin) . Ben de kedileri seviyorum ya, katile minik bir kediymiş gibi davranıp onu kandırarak yakalamam gerekiyordu. (Aklına sıçayım)

 

Hikaye tamamen değişmişti şimdi, kurbanlar genç bir karı kocaydı, kadının uzun kumral saçları vardı. İkisi de dizlerinin üzerine çökmüşlerdi, çıtları çıkmıyordu. Yerde emekleyen siyah saçlı katil, ikisinin de kollarını kopartmıştı. Kesik kollar yerlerdeydi. Katil, korkunç kükremelerle kolları kemirdi sonra kurbanların bacaklarına saldırdı sanki,  çok iyi anımsamıyorum. Bu esnada biz Lady Charlotte ile gelmiş, cinayet evinin bir köşesine saklanmıştık. Kolları bacakları lüpletip karnını doyuran kedi çakması manyak katil, odadaki yatağa kıvrılıp, homur homur uyudu. Şimdi benim ona “pisi pisicik, aman da aman tüyloş kedim benim” diye şirinlik yaparak kandırmam gerekmekte idi. Lady Charlotte “hadi” diye beni dürttü ama ben çok sıkışmıştım. Tanımadığım evin bilmediğim tuvaletine girdim, herhalde korkudan altıma mı ediyordum ne oldu artık anlamadım ahahaha, çok şükür yatağa salmamışım dostlar:))) Tuvaletteyken zınk diye uyandım, rüyanın devamını göremedim kahretsin. Acaba katili yakalayabilmiş miydik?

 

Acaba diyorum, bundan bi roman çıkar mı? Hani Twilight’ın yazarı Edward’la Bella’yı rüyasında görüp meşhur romanı yazmış ya.. Elalem vampirli bestseller rüyalar görürken benim psikopat katilli kan banyosuna dönmüş rüyalar görmem nedendir acaba?
 
xo xo

10 Kasım 2012 Cumartesi

6 Kasım 2012 Salı

2012 Paris Seyahati - 3.Kısım : Montmartre

Montmartre, tepsi gibi dümdüz Paris'te tepe namına bildiğim tek yer. Buraya ressamlar tepesi de deniyor. 19. yüzyılın sonlarından itibaren dünyanın her yerinden pek çok sanatçı burada yerleşmiş, Montmartre ahalisini oluşturmuşlar. Cancan dansı yapan tombul güzel kızlarla dolu kabarelere gidip dumanlı kafalarıyla hayranlıkla izlediğimiz eserler yaratmışlar. Tam tepedeki kremalı pastayı andıran bembeyaz Sacre Coeur bazilikasının yapımı 1912'de bitmiş, işte burası şehrin en yüksek noktası. Tabii bir de Amelie kızçenin mahallesi olarak tanıyoruz Montmartre tepesini.


Sacre Coeur 

Montmartre'a gitmek için Anvers metrosunda inip teleferiğe binmek gerekiyor. Anvers yerine 2 durak daha gidip Blanche metrosunda inerseniz, öz hakiki gerçek Moulin Rouge'u ve kırmızı yeldeğirmenini görebilirsiniz:)) Montmartre aynı zamanda hediyelik, hatıra eşyaları bol bol bulabileceğiniz bir nokta. Mesela Notre Dame civarında da bu dükkanlardan bir sürü görebilirsiniz.



O pazar günü hava kıyasıya yağmurlu olduğundan tepeye teleferikle çıkmayı tercih ettim. Hava güzelse yürüyebilirsiniz de. Tepeye geldiğimde gördüm ki, her yere tezgahlar dizilmiş, peynirler, şaraplar, başka bir sürü yiyecekler satılmakta. Maalesef feci yağmur yağdığı için bunların tadını çıkartamadım, yoksa eminim harikulade keyifli olacaktı her tezgahtan ufak bir tadım yapmak, değişik yiyecekleri denemek:))




Meğersem geçmişte buralar hep bağlıkmış, Montmartre'ın bağları, şarabı meşhurmuş. Geriye sadece  minnak bir bağ kalmış, yine de Ekim ayında sembolik olarak bağbozumu yapılıyormuş Paris'de. Bu şarapların, peynirlerin, tezgahların sebebi bu imiş.









Montmartre'a bu havada gezmeye gelmemiştim tabii, asıl planım, daha önce hiç görmediğim Montmartre Müzesi'ni gezmek idi. Müze minik ama bir sürü sanatçının gelip geçtiği bir binaya kurulmuş. Ilık ve kuruydu, daracık sarmal ahşap merdivenlerden üst katlara çıkabiliyor, daha sonra da bahçeleri gezebiliyorduk, tabii yağmur altında:)

Montmartre Müzesi
Müzenin içinde fotoğraf çekmek yasaktı, ne yazık. O kadar sevdim ki burayı anlatamam. Büyülendim resmen. Müze, eski günlerden resimler, afişler, el ilanları, fotoğraflar ile genel olarak bohem Montmartre tepesinin, özel olarak ise Chat Noir isimli kabarenin tarihçesini anlatıyor. Sanatçıların zamanında çalıştıkları odalar ve kullandıkları mobilyalar korunmuş. Toulouse-Lautrec'in meşhur, güzelim afişlerini görüp sonra odasına bakabilmek nefis. Müzede bir de eski Montmartre köyünün 3 boyutlu modeli var, hangi evde kim oturuyormuş onu da göstermişler:))

Müzede fotoğraf çekemeyince el mahkum mağazada satılan sergi kitabını aldım, ne yapayım? İşte kitaptan birkaç sayfa:))









Müze hayal ettiğimden minikti, o yüzden düşündüğümden çabuk bitirdim gezmeyi Yağmur da maşallah hiç durmadan devam etmekte idi. (O esnada İstanbul 26 derece, herkes pişik olmuş, ben kazak-atkı-mont, sefil fare idim:) ) Ama yağmur da yağsa, şu meşhur bahçeyi gezmesem olmazdı :

 




Aşağıya doğru inen merdiveni merakla takip ettim.




Ve yolun sonunda, işte oradaydı, Montmartre'da kalan son minik üzüm bağı!





Vay be! İşte merak ettiğim, hiç bilmediğim bir yer keşfetmiştim. Seyahatim amacına ulaşmıştı, sınırlı günde, daha önce hiç görmediğim bir sürü mahalle, bağ bahçe bulmuştum Paris'de.



Montmartre bağı



Sonunda müzeden çıkıp dar taş yollardan, şemsiyeli kalabalığın arkasından yürüyerek Sacre Coeur'e geldim.



Oradan şöyle bir şehre baktım, amaaann, buz gibi, sise gömülmüş, metrosu sidik kokan Paris'i görüyordum sadece:(



Böylece liste tamamlanmış, kısacık gezi sona ermişti. Peki hepsi bu muydu? Burada bırakıp geri mi dönecektim?  Yaşlı hanımefendiye, uzaktan da olsa, saygılarımı sunmayacak mıydım?

Tabii ki öyle yaptım, tepeden indim, metroyla aktara aktara Trocadero'ya geldim. Bu durakta inip dışarı çıktınız mı, Eiffel tam karşınızda kalır. Doya doya izleyebilirsiniz bu demir leydiyi. Sonra da köprüden yürüyerek dibine kadar gidebilirsiniz. Paris'e ilk geldiğimde, Lady Charlotte beni en önce buraya getirmişti ve tam dediğim şeyleri yapmış, kuleye de tırmanmıştık:)

Bu seferlik sadece uzaktan bakmakla yetindim. Kule kocaman ve yeşil geniş bir parkın içinden yükselmekte. Gerçekten Eiffel'i görünce tuhaf hissediyorum, o kadar sade, basit, büyük ve güzel ki. Belki de o geniş boşluğun içinden yükseliyor olmasından etkileniyorum, bilemem.

Eiffel Kulesi

Eveet, artık yapacak tek birşey kalmıştı. Otelden bavulumu alıp havaalanına gitmeden karnımı doyurmalıydım. Ben de bildik yer olsun dedim, Champs Elysees'deki George V kafesine gittim metroyla. (George V metrosu tam kafenin önüne çıkıyor)

Önce kendime bir kadeh şarap söyledim.

yanında bu zamazingo ile geldi şarabım

Tabii boş boş yenmez, bir de peynir tabağı istedim ve mis kokulu ekmekle o yağlı, enfes peynirlere gömüldüm.



Üzerine de bari aklımda kalacağına midemde kalsın diyerek Fransız usülü profiterol istedim. Bu inanılmaz yumuşacık, çıtır ve tatlı profiterolün içine dondurma koymuşlardı. Hani bizdeki yuvarlak , içinde değişik bir krema var ya, bunlar o kremanın yerine dondurma koymuşlar. Üzerine de krem şantiyeyi basmışlar. Şantiyi itekledim, yemedim. Kalan profiterol, dondurma ve çikolata sosu mükemmeldi dostlar.

profiterol

Ay o kadar güzeldi ki, bir sürü foto çekmişim, kusura bakmayın:)))



Yanına kahvem de gelince keyfim tam oldu

Paris'de kahve-profiterol

Yemek biter bitmez otele döndüm. Yolda şu manzarayla karşılaştım. Bir serçecik ve bir güvercin, Fransız baget ekmeği didikliyorlar. Ne bileyim, hoşuma gitti. Kuşlar bile baget yiyor üleyyn burada dedim:))

baget ekmeği ile ikindi kahvaltısı:)

Otelden havaalanına geldim, havaalanında pek çile çekmeden uçağa bindim neyse. Çile İstanbul'da idi, uçsuz bucaksız pasaport kuyruğu, sapı kırılan bavul, elimde torbalar, hava 30 derece ben kazak, yünlü çorap, çizme içinde gelmişim... Amaann neyse geçti gitti, sonunda insana kalan güzel anlar, çok şükür:))

Yeni seyyahatlerde görüşmek üzere,

xo xo


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...