konya mevlana turu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konya mevlana turu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2011 Pazar

Konya Mevlana Seyahati 4. Bölüm : Yöresel yemekler, Etli Ekmek, Mevlana Pidesi, Bamya Çorbası, Tandır

Konya seyahatimiz, muhteşem yöresel yemekler yediğimiz efsane bir gurme gezisi oldu dostlar. Yerel mutfak anlatılanlara göre defalarca ödül almış, niye diye hiç şaşırmadım. Yediğim herşey olağanüstü lezizdi.

İlk gün Havzan pidecisinde etli ekmek ve mevlana pidesi yedik. Bu restoran zaten Türkiye'nin en iyi pidecisi seçilmiş. Turla gelen misafirler kapılardan bacalardan taşıyor; inanılmaz bir kalabalık çok katlı restoranın her tarafından fışkırıyor idi. Buna rağmen restoran çok iyi organize olmuş, tak tak gayet organize şekilde önümüze geldi yemekler, servis saat gibi tıkır tıkır işledi:))

Etli ekmek ve emektar fotoğraf makinemin kılıfı

Çorba ve salatayı saymıyorum, onları geçelim, assolistlere gelelim:))) Önce etli ekmek geldi sofraya, upuzun ince bir lahmaç gibi, yağlı, ancak mideyi kesinlikle rahatsız etmiyor... O kıyması, hamuru damakta buhar olup eriyor adeta... Nefis bir lezzet.

Mevlana pidesi ise artık bir cennet yemeği filan gibiydi dostlar, incecik upuzun, kenarları hafif kıtır pide kıymalı ve peynirli idi, keçi peyniri ya da tulum peyniri ullanmışlar tuzlu tuzlu... emin olamadım. Ucundan tutup başladım yemeye, muhteşemdi kesinlikle.

Mevlana pidesi

Yağlı yağlı pideler, etli ekmekler.. Bu nefasetin üzerine bir tatlı patlatmaz isek olmazdı. Konya'nın saç arası meşhurmuş, bir tane isteyip paylaştık Lady Charlotte ile:)

Aman yaleppim... İncecik, arasına kaymak konup kızartılmış hamurun içine fıstık doldurmuşlar... Ama ne doldurmak dostlar,  taşıyor fıstıklar hamurun içinden... Harikulade bir lezzet şelalesi ağzımıza dökülüyor adeta...


Saçarası

Sadece belki biraz daha şerbetli olabilirdi bu tatlı, orta kısımlaı daha lezzetli geldi bize, kenarları kupkuru idi. Fakat damağımızda esen fıstık lezzeti fırtınası unutulmazdı:)))

Havzan'da yediğimiz bu menü kişi başı 12 TL tuttu.

İkinci gün yemek için Konak Konya Mutfağı'na gittik. Çok güzel, içi kuzinelerle ısıtılmış, düzenli bir mekan idi burası. Yemekten sonra içeceğimiz çayın bardağına kadar herşey sofrada diziliydi. Ayrıca salata ve süzme yoğurt vardı masada.



Konak ziyafeti, Konya'nın meşhur bamya çorbası ile başladı. Iy mıy sümüklü bamya deyip içmeyenler muazzam bir lezzet zevkinden mahrum kaldılar maalesef. Ben bamya sevmem, içine düştüm çorbanın. Minicik kuru bamyalardan yapılan koyu çorba enfesti. Garson kardeş "bu çorba düğün çorbası, düğünlerde yaparız" diye bir bilgi verdi, demek ki Konya'da düğün yapacaksanız bu çorbadan pişireceksiniz.

Bamya çorbası

Çorbanın ardından minicik sarılmış etli sarmalar geldi ve lüp lüp yuttuk bunları yoğurtla. Valla bir tabak olsa yerdim açık konuşayım bu lokmacık sarmalardan. Lokum gibiydiler.

Etli yaprak sarma


Ve büyük finalde ana yemek fırın kebabımız nihayet sofrayı şenlendirdi. Etin yağını çekerek yumuşacık olmuş pidenin üzerinde fırında helmenerek lokumsu bir mertebeye erişmiş olan yumuşacık kuzu eti, yanında mis gibi bir parça soğan ile servis edildi. Soğanı da yedik, pideyi de yedik, eti yalamadan yuttuk. Nomalde alışkın olmadığımız yağlar ile piştiği halde en ufak bir rahatsızlık vermedi fırın tandır bize. Et ile pidenin karışımından gelen yağlı rayiha ile adeta kendimizden geçtik:))

Fırın kebabı

Daha bitmemişti, yemeğin üzerine tatlılarımız geldi. Höşmerim dedikleri helvaya benzer, damağa yapışan bir tatlı ve yine sofraların sultanı saçarası birlikte servis edildi, ikisini de yedik:))

Benim bildiğim höşmerim daha başka tür bir tatlıydı, bu yediğimiz un helvası gibiydi.

Höşmerim

Sofraların sultanı, başımızın tacı saç arasına gelince; bu sefer tatlımızın şerbeti müthişti ama bunun içindeki fıstığı azdı. Havzan'ın hamurdan taşan fıstık şelalesi ile Konak'ın kıtır hamuru ile şerbetini birleştir, işte sana mükemmel saçarası:)))

Saçarası

Konak Konya Mutfağı'nda yediğimiz bu menünün fiyatı kişi başı 24 TL idi. İstanbul'da bu menüye kaç para vermek gerekirdi sizce? :))

Konya mutfağı, enfes lezzeti ile aldığı tüm ödülleri hakeden müthiş bir Türk mutfağı örneği; gittik ve yedik, en ufak bir pişmanlığımız yok:)) Herkese de tavsiye ediyoruz:))


Miss Judy Abbott ve Lady Charlotte yemek ziyafetinde:)



Afiyet olsun.


xo xo

16 Aralık 2011 Cuma

Konya Mevlana Seyahati 3. Bölüm : Sille ören yeri, Karatay Medresesi, İnce Minare, Alaeddin Tepesi, Konya Çarşısı ve alışverişlerimiz

Sema töreninin ertesi günü, yani Pazar sabahı uyandığımızda hala yorgunduk. Söylene söylene toparlandık; erkenden kalktığımız halde oramızın damlası, buramızın melhemi derken kahvaltıya zor yetiştik:))) Kahvaltıdan sonra da otobüsümüze binerek Konya'nın Sille denen bir ören yerine gittik.


Sille'nin özelliği Kapadokya'ya benzer dağlara kazılmış mağaraları imiş. Tabii bu mağaralara tırmanmadık. Köyün in ile cinin top oynadığı yegane caddesinden yürüyerek restore edilmekte olan bir küçük kiliseye baktık, sonra da geri döndük. Restorasyon devam ettiği için kilisenin içine de giremediğimizden, anlamsız bir ziyaret olmuştu bence Sille köyü.

Aya Elena Kilisesi


Kiliseyi gördükten sonra, köyün bomboş ve ayaz altında titreten ana sokağından otobüsümüze yürüdük. Birkaç tane seramik dükkanı gördük bu yol üzerinde. Demek buralarda el işi seramikler makbul imiş.




Yüzyıllarca önce kayalara oyulmuş kiliselerle bezeli kocaman tepenin yamacında ufacıcık bir köydü Sille.











Yolun sonunda otobüse geldiğimizde rehberimiz haydi kalkıyoruz diyerek bizi araca oturttu ama birden soğuktan mıdır nedir, acele çiçek toplamamız gerekti. Rehber de "gidiyoruz şimdi, burada tuvalet de yok" diyerek inmemize müsaade etmedi ama geç kalan birkaç kişi bir türlü gelmek bilmediler. Biz de artık dayanamadık, hemen berimizdeki ahşap, ufak binaya daldık.


 Şok şok şok! Dışarıdan hayalet kasabada bir ölü evi gibi görünen restoranda meğersem şenlik varmış, içerisi resmen kopuyordu dostlar. Müthiş bir açık büfe serpme kahvaltı, şarkılar türküler eşliğinde eğlenip kahvaltı eden insanlar, ahşap ağırlıklı otantik dekorasyon, canlı hayat!... Ne kadar şaşırtıcı bir görüntü!

Sille'de gizlenmiş güzel bir kahvaltı mekanı

Kapısında WC değil HELA yazan tuvalette çiçek topladıktan sonra nihayet otobüse doluşup Sille'ye bay bay dedik ve çabucak merkeze geri döndük. (seviyorum merkez değil Konya merkez annem) İlk önce Karatay Medresesi'ni ziyeret ettik.

Türk üçgenleri

İçeriye girdiğimiz anda kendimden geçtim dostlar. Dörtköşe, ufak, üzerine bir kubbe kondurulmuş sade bir Selçuklu medresesi idi burası. Fakat binanın içi gördüğüm en şahane çinilerle bezenmişti. O parlak turkuvaz renk asırlardır parlaklığını kaybetmemiş, capcanlı renkleriyle gözlerimizi kamaştırmaktaydı.

Sade bir kare formu olan medresenin kubbesi, Türk üçgeni denen bu teknikle binanın üzerine oturtulmuş. Selçuklular devrinde matematik ve astronomi eğitimi veren medrese, Osmanlı döneminde de bir süre kullanıldıktan sonra terkedilmiş. Cumhuriyet döneminde ise Çini Eserleri Müzesi olarak tekrar hizmet vermeye başlamış.


Medresede, günümüze kalıntıları gelmiş olan Kubadabad sarayından kalma enfes çiniler de sergilenmekte.



Medresenin çini bezemelerinin içinde dualar ve kutsal kişilerin isimleri gizlenmiş



Karatay Medresesi bence Konya'da görülmeye değer yerlerin başında geliyor. Nefes kesici güzellikler barındıran, ufacık ama unutulmaz bir müze burası.


Alaeddin Tepesinde koruma altındaki Selçuklu saray duvarı 

Karatay'dan çıkıp tıngır mıngır yürüyerek Alaeddin Tepesine geldik. Tabak gibi dümdüz Konya'nın merkezi olan bu höyük ve çevresi; şehrin en canlı, en hayat dolu yeri. Tramvay hattı bu tepenin etrafında dolanıyor. Tepede ağaçlıklı bir park, çay bahçeleri ve Alaeddin Camii bulunmakta. Aynı zamanda eski Selçuklu sarayından kalan son duvar da koruma altına alınmış.

Alaeddin Camii

Cami, meşhur Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılmış.İçi sütunlarla dolu ama duvarları çıplak, öyle müstesna bir güzelliği yok idi. Yalnız mihrapta güzel bir çini işçiliği görülüyordu. Belki de caminin içi de eskiden çini bezeliydi de günümüze gelememişti, kim bilir?

Alaeddin Camiinin çinili mihrabı

Ama caminin en büyük güzelliği, artık yokolmaya yüz tutmuş Kündekari sanatıyla yapılmış olan minberi idi. Abanoz ağacından, tek bir çivi kullanılmadan, birbirine geçirme yöntemiyle yapılmış olan minberin işçiliği nefes kesici idi.

tek bir çivi kullanılmadan, Kündekari tekniği ile yapılmış...

Abanoz minber

Caminin avlusunda bulunan türbede ise tam sekiz Anadolu Selçuklu Sultanı'nın yattığı söyleniyor. Türbe taş işçiliğiyle yapılmış süslemelerle bezenmiş.


Selçuklu sultanları türbesi



Alaeddin Tepesinin üstü, gayet güzel ağaçlandırılmış ufak bir park, çaybahçeleri var, gençler burada takılıyor. Görünüşte Konya'nın hem en yeşil hem de en canlı yeri idi Alaeddin Tepesi.

Alaeddin tepesi

Tepenin üstünden yuvarlanarak diğer tarafa indiğimizde ise karşımıza Konya'nın bir diğer küçük mücevheri İnce Minare çıktı dostlar.

İnce Minare

İnce Minareli Medrese, yine Selçuklular devrinde yapılmış, bu sefer çini değil taş işçiliğinin en güzel eserleri ile bezenmiş bir medrese. 1956'dan beri Taş ve Ahşap Eserler Müzesi olarak hizmet vermekteymiş.



Medresenin taç kapısı, müthiş detaylı süslemeleriyle herhalde Selçuklu dönemi taş işçiliğinin en güzel örneğidir. Taş işçiliğinin güzelliği harikulade idi.

Taç Kapı


Medresenin minaresi 1901 senesinde düşen bir yıldırımla yıkılmış. Yine de minareden kalan kısmı, turkuvaz renkli taşlarla örülmüş, harika bir eser.

İnce Minare


Medresenin kubbesi de renkli taşlarla örülmüş ve harika işçiliği ile oldukça çarpıcı idi.

İnce Minare'nin taş işçiliği kubbesi





Medresede Selçuklu devrinde ait taş kitabeler, Konya Sarayından gelme rölyefler, ahşap cami kapıları da sergileniyor. Benim en çok sevdiklerim Selçuklu simgesi kartal ve melek kabartmaları oldu.

Kapılar
Melek

Selçuklu Kartalı

Kitabeler

Bu medreseden sonra artık yavaş yavaş turumuzun sonuna geliyorduk. Rehberimiz de alışveriş edelim, iç turizme katkıda bulunalım diye bizi Konya Çarşısına bıraktı. Gelenler görenler bilir, adımbaşı bir Necati mağazası var Konya'da, her tür hediyelik hatıra eşya bu mağazalardan alınabilir. Biz de bol bol Konya şekeri, derviş figürü, magnet vs aldık Necati'den.

Kediyi çağırmak için semazenli çanım

Alışverişimiz sonunda Necati mağazalarından biri tarafından hediye edilen Sikke yaka iğnem

Dervişim

Alışverişden sonra çarşıda şöyle bir tur attık ve çok güzel minareleri ile gözümü alan Aziziye camisini panoramik olarak gezdik:) Zaten çarşı dediysem birbirini kesen birkaç minik sokaktan oluşmuş, o sokaklarda da Necati mağazalarından başka birşey yok, 2 adımda bitti çarşı.

Aziziye, Osmanlı devrinde yapılmış bir camii, mimarisi o yüzden çok hoşuma gitmiş olacak. Gerçekten çok oturaklı ve zarif bir eserdi.




Camiyi görüp başladığımız yere geri dönünce ne görelim? Bizim tur arkadaşlarımız ufak bir çay ocağı bulmuşlar kahve içiyorlar. Kahveeee! sadece 1 TL'ye köpüklü mis gibi Türk kahvelerimizi höpürdettik, o kadar lezzetli geldi ki bize o kahveler anlatamam. Sonra da çok merak ettiğimiz gümüşçü dükkanlarına bakmak için meydana döndük.


Bana kalsa Konya'da gümüşçü dükkanına gitmek aklıma gelmezdi, sağolsun Handan'cım son dakikada mutlaka bak diye harika bir tavsiye vermiş... Allahımmmm, o kadar güzel takılar vardı ki girdiğimiz dükkanda (Osmanlı Gümüşçüsü) ... Kalan vaktimizin tamamını orada yüzüklere, kolyelere, bilekliklere bakarak geçirdik. Lady Charlotte şahane bir takım aldı, ama böyle güzel bir işçilik görmemiştim. Ben de turkuazlı dervişli bileklik ve kolyesi ile; minik bir yüzük ve ona uygun bileklik aldım. Yüzüğü o kadar sevdim ki, sürekli takmak istiyorum. Tam parmağıma göre idi kendisi. (9,5 numara imiş parmak ölçüm) Bileklikler de şaşırtıcı derecede tam ince bileklerime göreydi, misal ben hiç bilezik alamam, hep çok büyük gelirler, elimden çıkarlar. Halbuki bunlar tam bana göreydi:)))




Birer kültür turu parasını gümüşçüde bırakıp buluşma noktasına geri döndük. Tabii hemen yeni yüzüklerimizi taktık ve öğle yemeği yiyeceğimiz restorana gittik. O ziyafetten de en son yazacağım gurme yazımda bahsedeceğim:)))

Yemekten sonra artık Konya'dan ayrılıp kalabalık ve gürültülü,çıldırtıcı ama hayat dolu İstanbul'a geri dönme zamanı gelmişti. Yola çıktığımızda saat 2'ye geliyordu yanılmıyorsam. Gece 11'de İstanbul'da idik. (Yolda bolca çiçek topladığımızı söylemek lazım). Pazar gecesi o saatte şehre girip kalabalık trafiği görünce sevinçten gözlerim doldu:))))) Oh be dünya varmış, hayat budur işte dedim valla:))) Hava da 15 derece ateş gibi idi. Yani gitmek, görmek, yenilikler deneyimlemek çok zevkli olsa da her seyahatin en güzel tarafı İstanbul'a geri dönmek idi dostlar:))

Konya yazı disimin son bölümünde yöresel yemeklere sıra geliyor:) Muhteşem bir "gırtlağıma hakim olamamıştım" yazısı için bizi izlemeye devam edin benim canımdan çok sevdiğim seyircilerim:)

xo xo