mori sushi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mori sushi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2011 Perşembe

Suşi rüyaları

Geçen akşam muhteşem bir suşi rüyası gerçek oldu dostlar. Aylardır Mori Suşi'nin fırsat küponu çıksa da gidip suşilere gömülsek diye hayaller kurarken, sabahın köründe domuz suratımla kahvemi yudumladığım esnada, maillerin içinde şahin gözlerimle beklediğim fırsatı farkettim. Hemen Kübra arkadaşım ile küponlarımızı satın aldık, rezervasyon yaptırıp günleri saymaya başladık. Rezervasyonu yaparken "bizim küponumuz vardı amca" diye az biraz eziklendim ama ne gam. Güzelim Mori suşilerden yiyecek idik:))

Tabii sayılı gün çabuk geçti ve kendimizi şıkır şıkır bir Istanbul gecesinde, Bebek sahillerinde suşi siparişi verirken bulduk. Yalnız Kübik'in bir ricası vardı: Geçen seferki Mori suşi gecemizde, ben içmeden sarhoş olmuş, gecenin sonunda garsona "aslında biraz daha yiyebilirim ama bokunu çıkartmaya gerek yok" deyivermiştim:))) Ulan mal, yiyorsan ye, yemiyorsan kalk, garsona ne? Kime ne ispatlamaya çalışıyorsun, adama 30 tane suşi yiyebileceğini mi kanıtlayacaksın deli misin nesin ahahaah:))))  değil mi ama????



O yüzden her aklına geldikçe gülse de Kübracık aman bu sefer bok mok demeyeyim diye çok rica etti, ben de piki dedim, masamıza yerleştik, küponumuza dahil olan suşilerden istediklerimizi seçtik.


Bu Mori'deki suşiler pek fena, bolca crunchy dedikleri kızarmış somon parçacıklı, efendim acılı soslu kızarmış sebzeli böreğimsi suşiler yapıyorlar. Böyle ılık ılık geliyor o suşiler, bir lokmada luk luk yutuyoruz amannnn itadakimassss:))

İlk tabağı crunchy'lerden seçtikten sonra ikinci tabağımızı da uramakilerden derledik. Aman aman, o içi krem peynirli Boston mudur nedir, o pek nefasetti, fakat ikinci turda ben artık çoktan kendimden geçmiş idim, fotoğraf çekemedim o yüzden:))


İşte böylese bir sana bir bana usülü, sen sağdan ben soldan hesabı, gayet planlı programlı suşileri bir güzel yedik bitirdik. Hiç haksızlık olmadı, suşileri tam olarak hakkıyla bölüşmüştük:))))  Ben de garson kardeşlere abuk subuk laflar etmedim. Sohbet muhabbet derken, Kübra bana apartmanlarının bahçesindeki küçük kedilerden bahsetti, yavrulardan biri hastalanmış, berikiler hoplaya zıplaya oynarken buncağız kutusunda kıvrılmış yatıyormuş, anne kedi gelip bunu yalıyormuş filan. Kübra da kedi öleceekk diye muslukları açınca sağolsun kocisi almış yavruyu, veterinere götürmüşler. Veteriner sokak kedisi diye muayene ücreti almadan yavruya iğne vurmuş poposundan, yavrucak açılmış, hoplamaya başlamış heyyyy:))) Meğersem 41 derece ateşi çıkmış yavrunun. O bunları anlatınca benim de aklıma bizim kedinin geçen seneki hastalığı geldi, ondan bahsettim. "İşte götürdük doktora, poposuna dereceyi soktu, kabız olmuş didiii" derken bir de ne göreyim, garson yanımdaymış, adama bok dememişim de kaka demişim bu sefer ahahaah, ha bok ha kabız hepsi aynı yere çıkıyor:))))  Ülen adamcağızın kaderi buymuş ne yapayım??

Yediğimiz yumuşacık, lüplüp suşilerle mutluluktan nirvanaya ulaşınca artık evlere dağılma saatinin geldiğini anladık. Ama önce Starbucks'a gidip birer soda içtik dostlar:))) Ne de olsa o soyalar, balıklar, acı soslar hararet yapıyor. Ama 2 soda içip 3 kere geğirdin mi mışıl mışıl uyursun, kulak verin bu dediğime:)))

haftasonu görüşmek üzere:)

xo xo

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Suşi rüyası ve haftanın diğer olayları

Rüya gibiydi sahiden. Çarşamba akşamı işten çıkıp Kübracık'la bizim mahalleye geldik. Önce sahilde biraz yürüdük, hava ılımandı, güneş yakmıyor, rüzgar ürpertmiyordu. Sonra bankta oturup karşı kıyıları ve upuzun topuklu ayakkabıları ile sahilde yürüyen insanları seyrettik. Sonra tayt içinde geniş popolarıyla koşan kızlara bakıp eğlendik, aferim koşsunlar da o totolar küçülsün biraz dedik. En nihayetinde, Kübra sigara alsın diye Küçük Bebek yokuşundaki Şok markete gittik. Kasada sıra beklerken kadının biri koca çantasıyla rafta duran devasa Marmara bira şişesini devirdi, yere düşen şişeden çıkan patlama sesiyle havaya sıçradık. Ortalığı mis gibi bira kokusu sararken minik Kübra'nın da ayağına biraz bira rayihası bulaştı. Böylece bu güzel koku eşliğinde Bebek Mori Sushi restoranına girip masamıza yerleştik.


Mekan deniz kenarı ve havadar olmasıyla kalbimi fethetti. Hemen sipariş verdik, sınırsız sushi fırsatımız vardı ve tahmin edersiniz ki günlerdir hangi güzelim suşiyi yiyeceğimize karar vermeye çalışıyorduk. İlk siparişlerimizin gelmesi biraz uzun sürdü, yarım saat bekledik, bekledikçe heyecanımız da arttı, acaba karşılaşacağımız manzara, mideye indireceğimiz suşiler, düşlediğimiz denli leziz olacak mıydı?


Oldu ayol! Kocaman bir kayık Japon tabağında gelen ilk set mükemmel görünüyordu, suşilerin tadı da hayallerimizdeki kadar enfesti:) O kadar heyecanlanmıştım ki, doğru düzgün fotoğraf çekemedim, çünkü bir an önce bu nefasete kavuşmaki istiyordum:) Fotoğraflar yamuk yumuk, daha da beteri bulanık çıktılar.


Öndekiler senin, arkadakiler benim; sağdakileri ben yiyeceğim soldakileri sen diyerek tabağı adilane şekilde bölüştükten sonra "itadakimas" deyip yemeğe koyulduk. amanın, o minnak makileri biraz soya sosuna değdirip hap gibi ağzımıza atıyor, arada biraz turşudan kemirip bir sonraki minnaka geçiyorduk:)


İkinci tur siparişimizde crispy suşilerden seçim yaptık, bunlar kızarmış minik somon parçacıkları ve çeşitli soslar ile hazırlanmışlardı ve en çok bu grubu sevdik. Bunları yavaş yedik, en beğendiklerimizi sona sakladık, Ebi Fri Roll'u büyük finalde yedik yani.


Bir de bizim masaya yanlışlıkla getirdikleri Boston roll vardı, krem peynirli ve somonlu olan bu suşinin tadı damaklara şenlik mükemmeldi. Kendimizden geçerek yedik bu peynirli tadı beklenmedik derecede hoç çıkan, görülmemiş suşiyi.


Herşey bittiğinde ben bir tane de handroll yedim, hani külah gibi olan, büyük boy suşiden:) Valla daha da yerdim, ama Perihan'ı düşünerek kendime hakim oldum dostlar. Keşke gündüz gitseydik bu suşi şölenine, o zaman rahatça yer, üzerine de yürüyüş yapardık, hiç birşey kalmazdı midemizde:) Nihayet garson gelip başka bir siparişimiz olup olmadığını sorduğundaysa "aslında yerim ama bokunu çıkartmamak lazım" deyiverdim. Offf! Sanki adama bir şey ispatlamaya mı çalışıyorum gerizekalı, garsona öküz gibi yeme kapasitemi mi kanıtlamam gerekiyor. Kübra çok güldü ama ben çenemi tutamadım diye kendime çok kızdım:)

Suşiye doyup Boğaz'ın akam havasında üşüyünce kalkıp Starbuck's'a geçtik. Kahvelerimizi içtikten sonra da evlere dağıldık, Kübra'nın şansını biri Beşiktaş'a minibüs kaldırıyordu, ben de 5 dakikada yürüyüp eve geldim tabii. Ortaköy trafiğine takılmadan eve gelebilmek şahaneydi. Ama, fakat, lakin...


Eve gelir gelmez pijamalarımı giyip yatağa dalmıştım, sabahın 5'inde nedensiz yere uyandım. Bir yerim ağrımıyordu, tuvalete gitmem gerekmiyordu, susamamıştım. 5'te uyanıp daha da uyuyamadım amannnnn nasıl asabım bozuldu, ağladım öyle yattığım yerde. 6:30'da kalkamadım bile 7'ye kadar daha dönüp dutdum yatakta, sonra kalkıp işe gittim tabii. Bütün gün ağrıyan başım ve suşi pirinci kadar beyaz suratımla cehennem kaçkını başbelası bir kaltak gibi dolandım şirkette. Tabii herşey kötü gidecek ya, bantta diktikleri bir sürü iş yanlış oldu (gömlekler), üstelik ertesi gün benim meşhur Fransızlar gömlekleri görmeye geleceklerdi.  Bir noktada çantamı alıp kaçmayı bile düşündüm.

Esneye esneye akşamı akşam ettim, eve geldim, birşeyler yedim. Saat 10'da odama çekildim:))) Kremlerimi sürdüm (yüzüme nemlendirici, kedinin tırmaladığı yerlere Bepanten) . Yatağımla konuştum, "yatak, sakın uykumu kaçırma!" dedim. Sonra da cumburlop yatağa, ohhhh 8 saat uyumuşum deliksiz, Cuma günü cin yavrusu gibiydim!

Müşterinin şerefine (yalakalık olsun diye) Lady Charlotte'ın hediyesi kalpli ve de Eyfel Kuleli Love Paris kolyemi taktım, makyaj yaptım, gömlekleri de şıkır şıkır ütülettik ki güzel görünsünler. Böylece toplantıyı kazasız belasız atlatmış oldum, müşteri bolca da gaz verdi bana, moralimi düzeltti sağolsun yakışıklı Fransızlarım benim:)

Eh, moralim düzeldi ya, müşteri gittikten sonra kendime idefix'den yeni kitaplar aldım hemen, bu sabah da kavuştum kitaplarıma :


Aklindan Bir Sayı Tut, Zoi'nin Temmuz ayı önerisiydi, On Bir'i Çavlan keşfedip şu yazısında anlatarak  hepimizi meraka düşürmüştü; New York Üçlemesi, Kitap Kulübü'nde ayın kitabı seçildi, Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri ise Biblio sayesinde haberdar olduğumuz bir kitap idi.

Sizin haftasonu planlarınız neler? Hangi gezmeler? Oyunlar? Kitaplar? :))

xo xo