biten tatile ağıt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biten tatile ağıt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2011 Pazar

Bir çekiç alıp kafama vurunuz lütfen.

Yarın sabah işe mi gidiyorum, darağacına mı gidiyorum anlamadım, nedir bu bunalım? 2 haftadır evdeyim, evet tam 2 hafta. İlk kez deniz güneş görmeden bir yaz geçirdim, tatile gidip tuzlu suya girme şansına erişenleri, güneşte kendini kızartıp foş foş dalga sesini dinleyenleri çok kıskanıyorum. Halbuki hiç kıskanma huyum, kimsenin birşeyinde gözüm yoktur.

Tatilin ilk haftası biraz İstanbul'da turistmiş gibi gezdim, ama sıcaktan ve gerçek turist kalabalığından inmeler indi :)) Bayram haftası ise bildiğiniz gibi yeme - içme programı yapmıştım, planladığım herşeyi yedim ve içtim, ne salaklık. Şarap üzerine içtiğimiz kahve likörü yüzünden annem kafayı buldu, ben de kustum ahaahahah. Annem çok komikti, kafayı bulunca çenesi açıldı, kendinden geçti, anlattı da anlattı ama ne anlattı hiç hatırlamıyorum, dünyam dönüyordu o esnada:))) Güzelim liköre yazık oldu, gerçekten çok lezzetliydi. İkinci şişe şarabı da bugün tatile veda yemeğinde açtım, ancak 1 kadeh içebildim, çok enteresan, bir zamanlar "sünger" ismiyle tanınan Judycik artık içemiyordu.


Tatille beraber yaz da bitti, Eylül geldi, sonbaharın ilk ayı. Bir süredir kayıplarda olan kitap okuma alışkanlığım da geri döndü sanırım. Bütün tatil boş boş oturup son birkaç günde 4 kitap okudum, beşinciyi de bu gece bitirmeyi planlıyorum. Okuduklarım 40. yılı şerefine Queen biyografisi, sağlam bir klasik tarzda polisiye Uyuyan Güzel , son ayların best seller polisiyesi Aklından Bir Sayı Tut, Finlandiya'da geçen klostrofobik polisiye Kar Melekleri. Elimdeki kitap da karanlık bir polisiye, Mezarcı. Polisiye türüne bayılıyorum, hem Agatha teyzenin klasik kansız tarzı, hem de çağdaş yazarların kanlı, seri katilli, esrarlı polisiyeleri çok hoşuma gidiyor. Olayların paranormal çözümü olmasın yeter.

Tatilde oyun da oynadım tabii, biraz Lara Croft olup dünyayı dolaştım. Biraz Machinarium ve Limbo'nun olağandışı dünyalarında kayboldum, biraz da gizli obje buldum. Hepsi de yarım, bitirilmeyi bekliyorlar. Yakında gelecek olan korkunç, uzun, karanlık kış gecelerinde oynayacak oyunlarım var yani. Hüüüü, yahu bu sene adam gibi yaz yaşamadık, hemen Eylül geldi, imdaattt, camekanı kırıp çekici alın ve de kafama 3 kere vurun lütfen, küt küt küt!


Eylül'le beraber tv ekranlarında dizi bunalımı da başlıyor tabii, annem artık bulur her akşam izleyecek bir tane. Ben Fatmoş'u izlerim sanıyorum, Beren Saat olmasa onu da izlemezdim, ağlak dizilerden tiksiniyorum çünkü. Ve tabii artık EZEL yok, inanın hala üzülüyorum Ezel bittiği için. Behzat amirim ise Kasım'da başlayacakmış diyolla, Behzat başlayana kadar Rizzoli & Isles ve Leverage ile kendimi avutabilirim. Bir de Game of Thrones başlayacak, onu da izleyebilirim, kısmet.

Evet, yazıyı yazarken bile saat ilerledi ve yatma saatine az kaldı. Allahım, sanki darağacına gidiyorum, deli miyim neyim, nedir bu dehşet hissi? Alt tarafı işe gidiyorum, sabahın kör karanlığında kalkıp akşamın trafik çilesini çekmeye, arkadaşlarla muhabbet edip talepkar müşterinin işlerini halletmeye gidiyorum. Oh!

Mezarlıklarda geçen, cesetleri anlatan romanımı okumaya devam edeyim bari, içim açılsın!

Yarın işbaşı yapacak olan herkese şimdiden çok kolay gelsin, tatil yapanların da güneşi bol olsun.

xo xo

Not : Yarın canım Freddie'nin doğumgünü:)

22 Kasım 2010 Pazartesi

Nasıl geçti habersiz o güzelim tatilim?

Bu sabah nasıl kalktım da şu ofise geldim farkında değilim. Dün zaten sanki giyotine gitmeye hazırlanıyormuş gibi küskün ve de mutsuzdum. Neden bittin tatil neden? Ben evde yatıp yuvarlanmaktan hiç sıkılmadım ki? Daha okunacak kitaplar, bulunacak gizli objeler, youtube'da izlenecek kamera arkaları var idi. Bütün gün kediyle koklaşıp yayıp yatacaktım daha. Hem de hiç sıkılmadan. Gerçekten ben evimde zaman geçirmekten sıkılan biri değilim. İşle ilgili de motivasyonum sıfırın altında süründüğü için tam rüya görürken çalan alarm ile uyanıp bembeyaz bir sisle kaplı sokaklara atılmak, kalabalık otobüslere binip işe gelmek, şu gözlerimi ağrıtan iğrenç bilgisayara bakmak beni mutsuz ediyor. Bu hissiyatı biliyorum. Yeni iş hissiyatı işte tam da bu. Artık acilen yeni iş bulmam lazım, bunu çok iyi farkedebiliyorum.

Gürültülü iş arkadaşlarım birer birer geliyor, günaydın diyor, bir homurtuyla cevap veriyorum. Hiçbiri arkadaşım değil aslında. Şu binada 40 sene görmesem arayacağım bir allahın kulu yok. Bu kadar sıkılmamın bir nedeni de bu olsa gerek.

Haftalık bitmek bilmeyen korkunç rutin yine başladı işte. Kalk kediyi çişe çıkart, çabucak hazırlanıp Taksim otobüsüne yetiş, Kurtuluş'a gel, çay iç, mailleri cevapla ve gelişmelere göre koştur, stres stres stres, oh haftasonu gelsin diye bekle bekle..

Yani bugün beni Ezel'i izleycek olmak bile teselli edemiyor. Şu işyerindeki eski tüplü monitör beni öldürüyor, 100 dolar verip de bir LCD monitör alamadılar ya, PÜÜÜHHHH!!!



O değil de bu akşam Ezel'in ekibindeki haini öğreneceğiz, hadi hayırlısı!

Ooooooooofffffffff akşam olsa da gitsek yaleppiimmmmmmmmm