bunalım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bunalım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2011 Pazar

Bir çekiç alıp kafama vurunuz lütfen.

Yarın sabah işe mi gidiyorum, darağacına mı gidiyorum anlamadım, nedir bu bunalım? 2 haftadır evdeyim, evet tam 2 hafta. İlk kez deniz güneş görmeden bir yaz geçirdim, tatile gidip tuzlu suya girme şansına erişenleri, güneşte kendini kızartıp foş foş dalga sesini dinleyenleri çok kıskanıyorum. Halbuki hiç kıskanma huyum, kimsenin birşeyinde gözüm yoktur.

Tatilin ilk haftası biraz İstanbul'da turistmiş gibi gezdim, ama sıcaktan ve gerçek turist kalabalığından inmeler indi :)) Bayram haftası ise bildiğiniz gibi yeme - içme programı yapmıştım, planladığım herşeyi yedim ve içtim, ne salaklık. Şarap üzerine içtiğimiz kahve likörü yüzünden annem kafayı buldu, ben de kustum ahaahahah. Annem çok komikti, kafayı bulunca çenesi açıldı, kendinden geçti, anlattı da anlattı ama ne anlattı hiç hatırlamıyorum, dünyam dönüyordu o esnada:))) Güzelim liköre yazık oldu, gerçekten çok lezzetliydi. İkinci şişe şarabı da bugün tatile veda yemeğinde açtım, ancak 1 kadeh içebildim, çok enteresan, bir zamanlar "sünger" ismiyle tanınan Judycik artık içemiyordu.


Tatille beraber yaz da bitti, Eylül geldi, sonbaharın ilk ayı. Bir süredir kayıplarda olan kitap okuma alışkanlığım da geri döndü sanırım. Bütün tatil boş boş oturup son birkaç günde 4 kitap okudum, beşinciyi de bu gece bitirmeyi planlıyorum. Okuduklarım 40. yılı şerefine Queen biyografisi, sağlam bir klasik tarzda polisiye Uyuyan Güzel , son ayların best seller polisiyesi Aklından Bir Sayı Tut, Finlandiya'da geçen klostrofobik polisiye Kar Melekleri. Elimdeki kitap da karanlık bir polisiye, Mezarcı. Polisiye türüne bayılıyorum, hem Agatha teyzenin klasik kansız tarzı, hem de çağdaş yazarların kanlı, seri katilli, esrarlı polisiyeleri çok hoşuma gidiyor. Olayların paranormal çözümü olmasın yeter.

Tatilde oyun da oynadım tabii, biraz Lara Croft olup dünyayı dolaştım. Biraz Machinarium ve Limbo'nun olağandışı dünyalarında kayboldum, biraz da gizli obje buldum. Hepsi de yarım, bitirilmeyi bekliyorlar. Yakında gelecek olan korkunç, uzun, karanlık kış gecelerinde oynayacak oyunlarım var yani. Hüüüü, yahu bu sene adam gibi yaz yaşamadık, hemen Eylül geldi, imdaattt, camekanı kırıp çekici alın ve de kafama 3 kere vurun lütfen, küt küt küt!


Eylül'le beraber tv ekranlarında dizi bunalımı da başlıyor tabii, annem artık bulur her akşam izleyecek bir tane. Ben Fatmoş'u izlerim sanıyorum, Beren Saat olmasa onu da izlemezdim, ağlak dizilerden tiksiniyorum çünkü. Ve tabii artık EZEL yok, inanın hala üzülüyorum Ezel bittiği için. Behzat amirim ise Kasım'da başlayacakmış diyolla, Behzat başlayana kadar Rizzoli & Isles ve Leverage ile kendimi avutabilirim. Bir de Game of Thrones başlayacak, onu da izleyebilirim, kısmet.

Evet, yazıyı yazarken bile saat ilerledi ve yatma saatine az kaldı. Allahım, sanki darağacına gidiyorum, deli miyim neyim, nedir bu dehşet hissi? Alt tarafı işe gidiyorum, sabahın kör karanlığında kalkıp akşamın trafik çilesini çekmeye, arkadaşlarla muhabbet edip talepkar müşterinin işlerini halletmeye gidiyorum. Oh!

Mezarlıklarda geçen, cesetleri anlatan romanımı okumaya devam edeyim bari, içim açılsın!

Yarın işbaşı yapacak olan herkese şimdiden çok kolay gelsin, tatil yapanların da güneşi bol olsun.

xo xo

Not : Yarın canım Freddie'nin doğumgünü:)

31 Mart 2011 Perşembe

Bu geceyi kiminle geçirsem?

Dün akşam işten dönüyordum, Ortaköy'de trafik tıkalı, otobüste fenalıklar, iç sıkıntıları geçirmekte idim. "Bu geceyi kiminle geçirsem?" diye düşündüm. "Mon ami Poirot ile mi? Dracula ile mi? 1 aydır Star Wars izlemiyorum, onu mu izlesem?". Yani geceyi beraber geçirmeyi düşündüğüm adamların hepsi kurgusaldı. Tabii çok dokundu bu bana, bir bunaldım aman sormayın. İnsan "geceyi kiminle geçireyim" diye aklından geçirip sonra seçtiği adamı arayabilmeli diye düşündüm. Sonra "ya ben de bir başkasının seçeneklerinden biri olsam, hoş birşey mi bu?" diye düşündüm. Hımm. Benim seçeneklerim olsun, başkasının olmasın diyerek işin içinden çıktım. Hayal benim hayalim değil mi? Şu kız gibi seçeneklerim olsun misal, kıyafetime göre saç renginden adam seçebileyim ahahahah:



Nitekim çok stresli bir ayı bitirmenin mutluluğu içindeyim. Bitmiş olmasını umuyorum yani. Şirketin finansmanıyla ilgili işlerimi hallettim, ama hala isteyecekleri şeyler olabilir. En zorlayan kısım geçti ama. Bundan sonra Eylül böylesi zorlu geçer herhalde.

Çok bunaldım gerçekten haftalardır, büyük patron bile kalkıp İstanbul'a geldi; telefonlar susmak bilmedi, toplantılar, açıklamalar, küçük patronun yanardönerlikleri derken saçlarımdaki beyazlar çoğaldı. Para stresi gibi pis bir stres daha var mı ya? Hem de para benim param değil, işin moktan tarafı bu. Elalemin parasının derdi beni gerdi, bi de bu kadar sıkıntıya 2 aydır maaş almadık, avans bile vermediler. Borçlarımız ödeyemedik. Allahım, ben de beceriksizim herhalde, yeni bir iş bulup kaçamadım. Bu kısırdöngüde kafam sıkışarak dönüp durdum.

Günlerdir olan biten bu, başka hiç birşey yok. Bir turuncu oje bile alamadım. Kızçelerle buluşamadık. Şu hafta içi buluşmalarımızın kesintiye uğraması çok yazık oldu. Belki bu akşam buluşuruz da ben de kabus görmem.

Sonuçta dün geceyi Mösyö Poirot ile geçirdim. Dostumuzun yılan zehiriyle işlenen bir cinayeti çözdüğü filmi izleyip yatınca haliyle sabaha karşı karabasan bastı. Poirot ile bir odaya hapsolmuştuk. Dışarıda büyük bir tehlike bize saldırmak üzereydi. Odanın iki ucunda birer kapı vardı. Poirot kapılardan birini kilitledi ama ben çığlık çığlığa bağırırken diğer kapının kilidinden odaya korkunç bir yılan girdi. Çok korkarım yılandan. O korkuyla uyandım, daha da uyuyamadım, hala da başım ağrıyor dostlar, üzerinize afiyet.

xo xo

Sansüre karşı bildirimiz :  Bloguma Dokunma!


Blogları özgürce okuyabilmek için lütfen destekleyin : http://www.facebook.com/blogumadokunma

22 Kasım 2010 Pazartesi

Nasıl geçti habersiz o güzelim tatilim?

Bu sabah nasıl kalktım da şu ofise geldim farkında değilim. Dün zaten sanki giyotine gitmeye hazırlanıyormuş gibi küskün ve de mutsuzdum. Neden bittin tatil neden? Ben evde yatıp yuvarlanmaktan hiç sıkılmadım ki? Daha okunacak kitaplar, bulunacak gizli objeler, youtube'da izlenecek kamera arkaları var idi. Bütün gün kediyle koklaşıp yayıp yatacaktım daha. Hem de hiç sıkılmadan. Gerçekten ben evimde zaman geçirmekten sıkılan biri değilim. İşle ilgili de motivasyonum sıfırın altında süründüğü için tam rüya görürken çalan alarm ile uyanıp bembeyaz bir sisle kaplı sokaklara atılmak, kalabalık otobüslere binip işe gelmek, şu gözlerimi ağrıtan iğrenç bilgisayara bakmak beni mutsuz ediyor. Bu hissiyatı biliyorum. Yeni iş hissiyatı işte tam da bu. Artık acilen yeni iş bulmam lazım, bunu çok iyi farkedebiliyorum.

Gürültülü iş arkadaşlarım birer birer geliyor, günaydın diyor, bir homurtuyla cevap veriyorum. Hiçbiri arkadaşım değil aslında. Şu binada 40 sene görmesem arayacağım bir allahın kulu yok. Bu kadar sıkılmamın bir nedeni de bu olsa gerek.

Haftalık bitmek bilmeyen korkunç rutin yine başladı işte. Kalk kediyi çişe çıkart, çabucak hazırlanıp Taksim otobüsüne yetiş, Kurtuluş'a gel, çay iç, mailleri cevapla ve gelişmelere göre koştur, stres stres stres, oh haftasonu gelsin diye bekle bekle..

Yani bugün beni Ezel'i izleycek olmak bile teselli edemiyor. Şu işyerindeki eski tüplü monitör beni öldürüyor, 100 dolar verip de bir LCD monitör alamadılar ya, PÜÜÜHHHH!!!



O değil de bu akşam Ezel'in ekibindeki haini öğreneceğiz, hadi hayırlısı!

Ooooooooofffffffff akşam olsa da gitsek yaleppiimmmmmmmmm

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Ne yapsam, ne etsem?

Oy içim darlandı dostlar. Yine 2 aydır maaş alamamaktayım. Bu işe girdiğimden beri (4 yıl) maaşlar hiç düzgün ödenmedi (daha iyi bi iş arıyorum ama bulamadım henüz) amma son aylarda iyice zıvanadan çıktı. Çalışıp para biriktirmektense elimizdekinden avucumuzdakinden olduk. Maaşın zamanında ödeneceğine hiç itimadımız olmadığından taksitlere giremiyoruz. Mesela telefonumu lönk diye nakit ödeyip aldım, yuh. Şimdi düşünüyorum da bilgisayar parasının 3/4'ünü zaten telefona verdim vay anam vay, ne gözüm dönmüş. (Nokia N86 8 Megapixel :)) Ulan üzerine acık daha koyup mis gibi Sony Vaio ya da olmadı Toshiba neyim alırdım. Neyse , pişmanlık çekecek halim yok, telefonum çok güzel, deli foto çekiyor, içine bilmem kaç tane albüm doldurdum, internette fink de atabiliyorsun . Tabii Turkcell'in faturasını ödeyebileceksen. Aylarca hayal edip , para biriktirdikden sonra aldığım zaman duyduğum haz da nefisti. Bu hazzı şimdi de yeni bir laptop ile yaşamak istiyorum dostlar. Durup durup İstanbul Bilişim'in sitesine bakıyorum. Eylemi gözümün önünde canlandırıyorum:

Günlerden Pazar. Abim, Sibel, Pelinsu bizdeler. Pelin'i anneme bırakıp arabaya doluşuyoruz ve Mecidiyeköy'e İstanbul Bilişime gidiyoruz (neden burayı aklıma taktığım hakkında fikrim yok) Ben istediğim modeli söylüyorum. Benim için en önemli unsur grafik kartı, NVIDIA en son en iyi bilmem nesi. Çünkü oyun için alıyorum ben bu cihazı. Satıcı amca şu şu şu modeller olabilir diyor. Ben eşyalara hoyrat davrandığım için nazik Vaio yerine Toshiba ya da taş gibi kütük gibi sağlam Lenovolardan birini seçiyoruz . Sonra ben içi para dolu bi çantayı masanını üzerine bırakıyorum.... yok yok! o başka bi hayaldi yahu, karta geçiriyorum, laptopu alıyorum, işte ne yükleyeceklerse yüklüyorlar cihaza, sonra kucağıma alıyorum onu ve arabaya binip eve dönüyoruz. Hemen Tomb Raider Underworld oyununu kuruyorum ve muhteşem grafiklerin keyfine vararak sabahlara kadar oyun oynuyorum :)))

İşte böyle idi hayalim dostlar. Ama bu maaş düzensizliği, bilgisayar almayı, seyahat planı yapmayı imkansız hale getiriyor. Onun yerine ufak tefek saçma sapan şeyler alıyorum. Çünkü birşeyler almak istiyorum anlıyor musun, alışveriş yapmak istiyorum. İşte üzerinde çok güzel kedi desenleri olan tuzluklar, shipping ücreti almadan gönderi yapan ecnebi sitelerden ucuz ojeler vb vb. 3 lira diye yaz günü siyah külotlu çorap aldık dün Seval'le . Falan filan. Parasızlık psikolojisi olsa gerek. En zoru da, kitapçıya girdiğimde ise kendimi kaybediyorum. Aklima ne borç geliyor, ne harç, ne de masamdaki okunmayı bekleyen kitap sıradağları... Yine kitap almak istiyorum. Bazen okumasanız da kitaplara sahip olmak istemez misiniz? Ben istiyorum işte. Neyse bu aralar epey kendimi tuttum, izne çıkabilirsem, biriktirdiğim bazı kitapları okuyacağım. Sonra kendimi tutup tutup TÜYAP'da patlama yapacağım.

Öyleyken böyle.


xo xo

28 Temmuz 2009 Salı

İmdaaaaaaaatttttttttttt

Dün çok kararlı bir şekilde spor çantamı alarak evden çıktım. Akşam gidip Mecidiyeköy'deki Golds Gym'e üye olacak idim. Sonra akşam işim uzadı, yeni sezon siparişi geldi falan filan , geç çıktım ve gitmedim. Tabii o kararlılık da uçtuuu gittiii. Çünkü spor yapmaktan nefret ediyorum dostlar. Bana çok sıkıcı geliyor tek başıma koşu bandında yürümek, kalabalık ve sıcak bir salonda.... İstemiyorum istemiyorum istemiyorum. Ama aşağıdaki gibi olmak da istemiyorum:

Kabus gibi. Başıma ağrılar girdi. Tek istediğim eve gidip malak gibi yatmak. Hatta hiç evden çıkmadan hiç insan görmeden günler aylar boyu odama kapanabilirim. Ya da çantamı ve yeni aşofman altımı alarak gidip Mecidiyeköy'deki mahalle salonuna yazılıp sıkıntıdan patlayabilirim. Aaaaaaaaaaayyyyyy , ne yapayım eve gidip yatayım en iyisi ooohhh. Kim ister tek başına sıcak kokulu bir salona gidip yorulmayı. Ama şişman olmaktan bıktımmm. Spora gideyim. Yok eve gideyim. Nereye gideyim. Oy ne yapayım.....

11 Mayıs 2009 Pazartesi

ooohh çok bunaldım beaaa

Yaz geldi İstanbul'a başımız göğe erdi. Pırıl pırıl hava, püfür püfür Boğaziçi... Fakat aylardır maaş alamadığımız için mevsimin tadını çıkartamıyoruz, brunch yapamadığımız gibi bir çöp alamadık yeni sezondan beaaaaa. O kadar içim daralıyor ki anlatamam. Beni de carbonite ile kaplasınlar, 6 ay uyuyayım !!!
İçim açılsın diye ben de Lady Charlotte ile eski resimlerimizi karıştırdım, neler buldum neler.

Mesela hemen aşağıda gördüğünüz şu resim, blogumuzun ilk günlerinden bir hatıra. Lady Charlotte güzel kızıl saçlarını toplamış, ben de daha o zaman kestirmemiştim saçlarımı, öyle pelüze pelüze dolanıyordum.



Bu işlere ilk başladığımıza teknoloji o kadar gelişmemişti, elimizde merdane haldır huldur basıyorduk blogu yahu, şimdiki nesil bilmez bu tekniği...
Sonra merdane yuvarlamaktan o kadar yorulmuştuk ki, Eliza Teyze ile George Amcanın yanına, Lock Willow çiftliğine gitmiş idik. Bir de gittik, ne görelim, alaca kedi 8 tane doğurmuş, follofoş olmuş mamikim. İşte bakın itteh bitteh kitteh commiteh ile çok güzel bir fotomuz :


Bu aşağıdaki fotomuz da Real Fiesta seyyahlarının Paris günlerinden bir hatıra, en güzel bayramlık elbiselerimizi giymiş, en iyi şapkalarımızı takmış ve Tülieri bahçesindeki kafede ne yesek, ne yesek diye düşünmekte idik. Sonunda moka kahve içip, creme brulee yemiş idik. İnanmayan Paris sayfamızdan kahve ile tatlının fotosuna baksın heee.



Ah ah, ne güzel günlerdi onlar. Şimdiyse beynimi ezen bu can sıkıntısı içinde , susuzluktan boğulan bir hamsi gibi çırpınıyordum.

10 Ocak 2008 Perşembe

....

30 yıllık emeğin, üniversiteyi kazanmak için harcanan yılların, kazanıp da o havalı okuldan alınmış diplomanın, dünyayı gezmenin, ziyaret edilen yedibin tane müze ve katılınan entellektüel sohbetlerin sonucu işte bu idi.

Hayatım bir foto albüm olsa, bu fotoğrafın altında şöyle yazardı:

Bir gecenin köründe, kolleksiyonlar vaktinde yüklensin diye delicilik yaparken...


14 Temmuz 2007 Cumartesi

ooooooooooooooofffffffffffffffff

seyyahat şortum, birkenştok terliklerim, saybırşat fotoğraf makinem, penye geceliğim, hatta şengen vizem, hepsi hazır! AMA TATİLE ÇIKAMIYORUM. bak bu işin sonu hayır değil söyleyeyim, bir giderim pir giderim, bu ne ya! seyyahate çıkmam lazım acilen kimse anlamıyor mu??!! ya da komple tırlatacam ooohh, ondan sonra ömür boyu hayal alemlerinde kaçık kaçık yaşayıp giderim. tralalala...

14 Nisan 2006 Cuma

OF

çok bunaldım. bir sorunu çözdüğümü düşünerek verdiğim karar beni aynı sorunun farklı bir versiyonuna mı getirdi??? ...problem.upgraded . ofisin önündeki boş, geniş sahanlığa çıktım, rüzgardan uzun ve koyu renk saçlarım aynen bir anime karakteri gibi uçuşarak yüzüme dolandı. ama problem uçuşmuyor. gitmiyor. bir türlü bundan kurtulamıyorum, ne bu? ne!!!

10 Ocak 2006 Salı

Bayram'da İstanbul

O kadar çok yağmur yağıyor ki, ben yorulduğumu hissediyorum, hiç ara vermeden, şor şor.
Üstelik dün gece rüyamda buz tutmuş bir kumsalda koşma yarışmasına katılmıştım, parkurun ortasında tırmanmamız gereken bir kaya vardı, millet tırtıl gibi kayaya yapışmış, yukarı çıkmaya çalışırken, ben merdivenleri keşfettim. Oh aman anlatırken bile yoruldum, uyandım tabii tırmanışın ortasında. Offf çok yorucu herşey...

28 Ocak 2005 Cuma

bu gece düşündüm ki hayat beştaş gibi, taşlar öyle sallanıyor , değişiyor ... acıtıyor, asla bilemezsin...

bu gece son
biraz sonra
bu kapıdan son kez
çıkıp yine kendimi

vuracağım yollara
kimbilir kaç kere
ıslanacak yüzüm

elimi tut,
düşman olma
ne olur parça parça
olmasın içimiz

mutlu ol, iyi bak kendine
ne olur gözüm arkada kalmasın
uzun uzun seneler var önünde
gün gelir sevgilim acıya
alışırsın, alışırsın

18 Ocak 2005 Salı

hatta

kimsenin konuşmasını da istemiyorsun
sadece kafandaki müziği duyabileceğin kopkoyu bir sessizlik istiyorsun

sanırım.

gece.

alkol.

tchaikovsky.

5 Ocak 2005 Çarşamba

bugün gülmek için ne yaptın?

hayat ne kadar rutin. büyümek ne fena. üniversitede olsak, nerede akşam orada sabah gezip tozarak, her gece içeip sarhoş olsak ve bu bize koymasa, çünkü sabahın karanlığında kalkıp işe gitmek zorunda olmasak. ama bu çirkin dünyada illa ki büyüyeceğiz. maaşımız, servisimiz olacak, her ay kredi kartı borcunu ödemek için her sabah karanlıkt kalkıp işe gideceğiz, her akşam boğucu bir trafikte boğuşup eve leş gibi geleceğiz. ve bu bile bir şans, evet bu rutin hayata sahip olmak bir şans, bir ofis işin olması, maaşının olması şans, çünkü o kadar çok insan buna sahip değil ki, en temel yaşam hakkı, insanca yaşamak için en gerekli ihtiyaçlar lüks ve şans artık. bir elin parmakları kadar arkdaşım var. hiçbirimiz hayallerimizin peşinde koşmuyoruz. hoş benim hayalim falan kalmadı, şu anda ne istiyorum bir düşüneyim: yarın sabah uyumak istiyorum, sabahları karanlıkta uyanmak zorunda olmamak istiyorum, işten erkenden çıkmak, istiyorum, ama işimle ilgili birşeyler yapmak istiyorum, kendi sınırlarımı ölçmek, kendimi zorlamak, sonunda kendime aferin diyebilmek istiyorum, tek derdim kendimle, kendimi hayal kırıklığına uğrattığımı sanıyorum, potansiyelime ihanet mi ediyorum. merak içerisindeyim, hayallerimize ne oldu yahu? herhalde hiçbir zaman tekneyle dünyayı dolaşmayacağız ya da bir çanta takıp sırtımıza, tibet’e gitmeyeceğiz. ama işte buradayız, uzayda bir yer kaplıyoruz , ahmet bey’in dediği gibi bize vaad edilmiş hiçbir şey yoktu, o halde mutsuzluğumuz neden? bize hiçbir şey için söz verilmedi, işte dünya bu, hayatın bu, yerse durumları var yani. o zaman neden mutsuzuz? en azından hala “aman boşver, kasmayalım” diyebiliyoruz, gülebiliyoruz. o halde bizden iyisi yok bence, çünkü kimse GÜLMÜYOR. biz her fırsatta gülüyoruz, artık çoğunlukla hiçbir şeyi takmamaya çalışıyoruz, ne yapayım, bu işte, hayat bu, şu andan ne alırsan o kadar, bugün ne kadar güldüysen yanına kar kalan o, gerisi de boş, o yüzden hep bunu düşünmeli, bugün gülmek için ne yaptın?

12 Aralık 2004 Pazar

bu oyunda hiç şansım yok ama ben yine de denemeliyim

bu oyunda kazanmamın bir yolu yok mu? şimdi onu bıraksam, bir daha aramasam sormasam, umurunda bile olmayacak , bu fikir beni delirtiyor, çünkü bu arada ben onu özlediğimi düşünerek boşu boşuna üzülüyor olacağım, onunsa unutamadığı kimse olamaz, hiç etkilenmez , hiç üzülmez, hiç umursamaz... farketmez bile... bu da beni dehşete düşürüyor çünkü ben tanıdığım herkeste bir iz bırakırım.. o hariç... onu bırakırsam bundan hiç etkilenmeyecek ve yine o kazanmış olacak... o hep kazanır, zaten bu yüzden... neyse! benim bu ounda kazanmamın bir yolu olmalı... ama ben bunu denemiştim, iki yıl önce, bırakmayı... sonra ne oldu, ben üzüldüm ve döndüm ve döndüğümde aramızın açıldığını, o yakınlığımızın , o denli çaba gösterip elde ettiğim yakınlığın yokolduğunu görmüştüm ve bu bana daha ağır gelmişti... bu yüzden bunu tekrar yapmaya cesaret edemiyorum, çünkü dönmek istersem dönerim ve daha da çok uzaklaşmış oluruz ve çok üzülürüm, eğer gidersem bu sonsuza kadar olmalı. bu oyunda hiç şansım yok ama ben yine de denemeliyim diyerek bu kadar yıl devam ettim ama of çok sıkıldım, fakat bir iz bırakarak gitmek istiyorum. sadece bilmek istiyorum, acaba hiç...

4 Aralık 2004 Cumartesi

HAYATTA SADECE KÖTÜ DURUMLAR BİZE BİRŞEY ÖĞRETİR

Mutlu günlerden, iyi hatıralardan geriye kalan hoş bir sedadır, güldüğün yanına kar kalır, “bugün gülmek için ne yaptın” sorusuna cevap verebilmiş olursun

Kötü anlar ise kötülüklerine rağmen en öğretici şeylerdir bu hayatta,

Başıma son gelen (Cuma) kötü olayda hayat boyu unutmayacağım bir ders aldım,
“biri bir teklifte bulunduğunda – size şu gün kesin cevabımı bildireceğim- demek gerekir”, -haa peki olur- ya da -hayatta olmaz- dememek gerekir, üstelik ben bir de “olur” dediğimden şimdi bu beladan nasıl sıyrılacağımı düşünüyorum kara kara ama en azından çok iyi bir ders aldım

başıma bundan önce gelen kötü olaydan bir şey öğrenemedim, sadece günler boyu çok mutsuzdum ama geçti , o zaman belki de bunu öğrenmişimdir

bundan da önceki kötü olayda, çok çok iyi bir biçimde öğrendim ki, “hayatta davul bile dengi dengine” baba, günlük yaşamda herkes bir sosyal sınıfa dahil ve kendi ben kendi sınıfımdan olmayan biriyle olamam asla, dikkat ederseniz “ben” dedim çünkü bu benim için geçerli, benim karakterimle ilgili, belki sen başka sınıftan biriyle mutlu olursun ne diyeyim Allah mesut etsin

tabii her boku bilen atalarımız demiş ki,”bir musibet bin nasihatten iyidir”, bunun üzerine ben de bu kadar lafı boşa etmişim, saygılar!