hayal kırıklığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayal kırıklığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2009 Salı

oy başım

dün gece uyuyamadım, kötü düşüncelerden uykum kaçtı, dönüp durdum yatakta.

şimdi de mok gibiyim tabii, başım ağrıyor, gözlerim acıyor, üşüyorum:(((

7 Kasım 2009 Cumartesi

oysa hayallerim vardı

Günlerdir yağmurun bitmesini, havanın açmasını, Cumartesinin gelmesini bekliyor idim, çünkü babam annemi Balata Fenere götürüp gezdirecek, ben de peşlerine takılacaktım.Beraber gezecektik, herhalde 20 senedir ilk kez... O kadar heveslenmiştim ki, fotoğraf makinesinin pilini şarj ettim filan. Sonra dün gece geç saatte yorgun argın leş gibi eve geldim, duşa koştum ki anaaaa, kombi mi patlamış, boru mu çürümüş ne olmuşsa olmuş, evin arka kısmında Niagara Şelalesi oluşmuş, kombinin arkasından şarıl şarıl sular akıyor, havuza dönmüş her yer. Üleeen, hadi koştum babama haber verdim, annem geldi, cümbür cemaat gecenin pir puçuğuna kadar suları temizlemekle uğraştık, ama suyu kesemedik bir türlü. Leğenleri koyup yattık, gece babam kalkıp boşaltmış 2 kere... O kadar korktum ki anlatamam, yani annemle babamın yorulmalarından çok korktum, ikisi de maşallah yetmişlik insanlar, bana da hiçbir işe el sürdürmezler... kendilerini tüketip dururlar... tabii uykum kaçtı endişeden, sabahın da köründe kalktım ayağa, kahvaltı hazırladım... sonra su kesildi çok şükür. Tabii evdeki komple su ile beraber.

Neyse işte öğlene doğru kombici gelip kombide sorun olmadığını, su borusunun patladığını, tesisatçı çağırmamızı söyledi, 20 lira alıp gitti... tesisatçı da çatı yapıyormuş, akşam gelirim dedi... hala bekliyoruz . Neredesin tesisatçı?


23 Eylül 2009 Çarşamba

kaza

bu sabah korkunç birşey oldu, evden çıktım, yokuştan durağa doğru iniyordum, caddede bir kaç tane iri yarı sokak köpeği kümelenmiş, arabalara havlıyorlardı ama arabalara, tam yol kenarına indim, allahın belası beyaz cipli biri köpeklerden birine çarptı, ve basıp gitti. Ben de ne kadar soğukkanlı olduğumu gösterdim, durağa yığılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. köpeğe araba çarptığında çıkan ses, hayvanın o ince çığlıkları kulağımdan gitmiyor. Ama köpek ölmedi, kenara eski inşaat alanına kaçtı. Kesin bir yeri kırılmıştır, ne kadar canı acımıştır, o kadar üzüldüm ki. Şimdi diyeceksiniz ki, kızım kızım hergün insanlara çarpıp kaçıyor arabalar, daha arkadaşını kaldırımda araba çiğnedi,  yeni iyileşti ... Ama sokaktaki hayvanlar o kadar kimsesiz ve çaresiz ki. Bana araba çarptı diye kendini hastaneye kaldıramaz, bir deliğe girip kendi kendine acı çeker. Onlara zarar vermemiz o kadar kolay ki. Benim minik kedim, kime ne zararı var, bütün gün kendi kendine yatıp uyuyor, ama o kadar vahşi, cani ruhlu insanlar varki, öylece oturan bir hayvanı tekmeleyip öldürebilirleri, işkence edebilirler. Misal Marmara Otelin köpeği Ebruyu zevk için tekmeleyerek öldüren canavarlar. İşte hayvanların bu savunmasızlığı yüzünden onlara karşı çok daha duyarlıyım. Sadece biraz ilgi ve yemek isteyen masum bir hayvancığa nasıl zarar verirler anlamıyorum, ama zaten bizim böyle vahşi canavarları anlamamıza olanak yok.

4 Mart 2009 Çarşamba

İşte çaresizlik böyle birşey.

Bugün sanki çember kapandı, döngü tamamlandı. Ya da tarih tekerrürden ibaret. Sanki eski işyerinde, Lady Charlotte'un odasında höyküre höyküre ağladığım, onun da bana ardı ardına kağıt mendil verdiği gündeyim. Bana şöyle demişti : İşte çaresizlik böyle birşey.
Bu sefer gözyaşı falan yok tabii, kaşşarlaştığım için , sadece çok kızgınım!!!! CUMA GÜNÜ !!!! YAPMAK İSTEDİĞİM!!!! TEK ŞEY VAR. Yapamayacağım. İşte çaresizlik böyle birşey.




28 Ağustos 2007 Salı

Parantez Kapanırken

GAZETEVATAN.COM

Mine Kırıkkanat'ın harikulade yazısını okuyalım

Parantez kapanırken

Sayın Ahmet Necdet Sezer

Cumhurbaşkanım,

On bir yılı dolduran köşe yazarlığımda, Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek makamına iki açık mektup yayınladım. Birincisi selefinize olup, “Sayın Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı” hitabını taşıyordu. İkincisi, okumakta olduğunuzdur.

Siz, Sayın Sezer, benim ilk ve son “cumhurbaşkanım”sınız.

1937’de ileriye dönük açılan “laik” cumhuriyet parantezinin başında değil, ortasında doğmakla, ne yazık ki geriye dönük kapanışın bir tanığıyım.

Seçme hakkımı ilk kez 1973’te kullandım. 1970 darbesiyle yıkılan Türk demokrasisi doğrulmaya çalışıyor, ancak “kan yarası” almış ülkenin üzerinde bir askeri cuntanın gölgesi kalkmadan yeni bir darbenin gölgesi uzuyordu ve meclisin “orduya hoş görünmek için” cumhurbaşkanlığı makamına seçtiği Fahri Korutürk’ü, kusursuz devlet adamlığına rağmen, salt “asker kökenli” oluşu nedeniyle “cumhurbaşkanım” olarak benimsemedim, benimseyemedim.

1980’de kendisini ilan edip kendisini oturttuğu cumhurbaşkanlığı koltuğunu, 1982’de “halka oylatan” darbeci general Kenan Evren, benim indimde bir zalimdir. 100 bin kişinin işkenceden geçirilip, tespit edilen ölülerden gayri 360 cesedin bulunamadığı, 50 gencin idam edilip 16 yaşındaki Erdal Eren’i asabilmek için önce yaşının büyütüldüğü bir ülkenin en üst sorumlusuna, bırakın “cumhurbaşkanım” ne “sayın” diyebilirim ne de “cumhurbaşkanı.”

Zaten demedim.

7 Kasım 1982 günü, fısıldanan tüm tehditlere, estirilen tüm korkulara rağmen sandıklardan, Kenan Evren’in devlet başkanlığına da anayasasına da “kıpkırmızı” çıkan 1 milyon 564 bin 761 halkoyundan biri, benimdir.

Bir başka deyişle Sayın Cumhurbaşkanım, yurttaşınız olarak azınlıkta kalmaya alışığımdır. Yüzde 20’lerden önce, yüzde 8,3’leri görmüş ve onların arasında yerimi almışımdır.

Turgut Özal da benim cumhurbaşkanım olmadı. Süleyman Demirel de. Birincisi Kenan Evren’in yarattığı, ikincisi Kenan Evren’i yaratan adamlardandı. İyilikleri olmuş, kötülükleri olmuş, başbakanken yaptıkları hataları cumhurbaşkanıyken tekrarlamamışlar ya da tersi, hiç fark etmez. En azından şahsım için fark etmiyor. Onlar, Evren’le birlikte Türkiye’yi bugünlere ve Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst makamını sizden sonra işgal edecek zihniyete taşıyanlardır.

Süleyman Demirel gibi, o da adam olur, diyorlar. Zaten zihniyet de “değiştim, değiştim, vallahi laikim, billahi Atatürkçüyüm,” diye dolanıp duruyor kapı kapı.

Ama ben bir yurttaş olarak, temel değerlerini çürütüp, içini oyup, hukukunu çiğnedikleri cumhuriyeti, başına geçince sahip çıkıp korumaya kalkanlardan bıktım. Makamın gelmeden önce hak edilmesi gerektiğine inanıyorum, geldikten sonra değil.

Hayatta her şey ödenir. Geçmişin de bir bedeli olması, nedamet bile getirse, bir devletin kendisini yıkmak için yola çıkan zihniyete emanet edilmemesi gerekir...di.

İşte siz, Sayın Necdet Sezer, bulunduğunuz makamda üniformasını çıkarmak ya da geçmişini inkâr ve değişmek zorunda kalmayan, öncesi sonrasından farklı olmayan duruşunuzla, yurdumun tanık olduğum tarih diliminde, benim “cumhurbaşkanım” diyebildiğim tek devlet başımsınız.

Siz, Sayın Cumhurbaşkanım, hiç “adam gibi” yapmak zorunda kalmadınız, çünkü adamsınız. “Vakur gibi” yapmadınız, çünkü vakursunuz. “Laik gibi” yapmak zorunda kalmadınız, çünkü laiksiniz. “Aklanmış gibi” yapmak zorunda kalmadınız, çünkü hiç karalanmadınız!

Makamınıza layık olmaya çalışmanız gerekmedi, çünkü layıktınız.

Demek cumhuriyetin laiklik bekası, buraya kadarmış, Sayın Cumhurbaşkanım.

Türkiye yine var olur, cumhuriyet de nicelik ve nitelik değiştirip sürer bir zaman daha. Ama artık asla laik olmayacak, olamayacak.

Atatürk’ün açtığı, belki de hiç açılmaması gereken, çünkü hak edilmemiş bir utku parantezinin, sizinle kapanması onurlu bir sondur, Sayın Cumhurbaşkanım. Yedi yıldır bize verdiğiniz onur için, sağolun.

9 Nisan 2007 Pazartesi

Afrika

Afrika'ya giden bir gemiye muço olarak binsem, güneşten solmuş, çizgili marin tişort, uçları pırtıklanmış beyaz kapri giysem, güneşten epesmer olsam. Sonra bir tepede, aslanların oturduğu bir tepede ben de oturup Afrika'nın uçsuz bucaksız otlaklarını izlesem güzeş batarken. Tropik böcekler beni ısırsa...


Afrika, insanlığın doğduğu yer, medeniyetin beşiği, hayatın pınarı.
Bütün kıta AIDS'den kırılıyor. Hayvanların nesli tükeniyor. İnsanlar AIDS'den ölmezse açlıktan ölüyor. Afrika bitiyor.
Dünya bitmeden dünyayı gezmeye ömrümüz vefa edecek mi?

27 Aralık 2005 Salı

Pişmaniye

Asla pişmanlık duymamaya kararlıydım, ama bir kerecik, bir tek sefer bunu yapmak istiyorum. Çok pişmanım demek.

26 Eylül 2005 Pazartesi

Farkında mısınız?

'' Mallarımız arttı, keyfimiz azaldı.Daha büyük evlerde, ama daha küçük ailelerle yaşıyoruz.Konforumuz arttı ama zamanımız daraldı.Diplomamız bol ama sağduyumuz az.Uzmanlar arttı ama sorunlar çoğaldı.İlaçlar çoğaldı, hastalıklar arttı.Çok para harcıyoruz Ama az gülüyoruz.Akşam geç yatıyor, sabah yorgun kalkıyoruz.Az kitap okuyor, çok televizyon seyrediyoruz.Çok konuşuyor ama az gönül veriyor ve bol yalan söylüyoruz.Para kazanmayı öğrendik ama yuva kurmayı beceremedik.Aya kadar gidip dönmeyi biliyoruz ama komşumuza uğramak içinkarşı sokağa gidemiyoruz.Uzaya ulaştık ama kendi iç derinliklerimizden habersiziz.Havayı temizledik ama ruhları kirlettik.Atomu parçaladık, önyargılarımızı yıkamadık.Çok yazıyor ama az gelişiyoruz.Daha çok plan yapıyor ama daha az sonuç alıyoruz.Acele etmeyi öğrendik ama sabırlı olmayı asla.Gelirimiz arttı, karakterimiz zayıfladı.Tanıdıklar çoğaldı ama dostlar eksildi.Çabalar arttı ama mutsuzluklar azaldı.Daha mutlu olmak için somurtarak çalışıyoruz.Varlığımızı arttırdık ama değerlerimizi yitirdik.Ve nihayet: Hayata yıllar ekledik, yıllara hayat katamadık. ''
from A.G.

3 Haziran 2005 Cuma

Bugün Gaye dedi ki

“yüzün sapsarı, ne olacak senin bu halin” ... mutsuzluk bu kadar fiziksel şekilde yüzeyde görünmemeli.
Bu yüzden akşam eve gelince en salaş pantolonumu giyip sahile indim, içim açılsın diye. O kadar fena görünüyordum ki kimse laf atmadı. Yürürken düşüncelerimi beynime kazımaya çalıştım ki, onları buraya yazabileyim. Blog için yürüdüm yani. Sahile indiğim anda kafam çalışmaya başladı, parkın önündeki büyük ağacın önünden geçerken “şu ağacın da fotoğrafını çekeyim de siteye koyayım” diye düşündüm, ağaç ile Divan pastanesi arasında işyerinde olanları düşündüm. Nasıl en parlak yıldızken, kocca bir hiç olduğumu düşündüm. Ama Divan’ın önüne geldiğim anda düşüncelerim Okan’a kaydı, yıllar önce bir sabah burada nasıl kahvaltı yaptığımızı, sıcak Pazar gününde herhangi 2 arkadaş gibi nasıl avare avare Bebek ‘te yürüdüğümüzü hatırladım. Açıkçası buradan her geçişte bunu düşünürüm, o günü hiç unutamam ama nedenini size söyleyemem. Belki daha sonra.

Güneş pastanesini geçip Boğaziçi istikametine çıkarken de bu satırları nasıl yazacağımı düşünüyordum, düşüncelerim Okan’dan işe kaydı yine, başlamadan biten kariyerimi, saçmasapan işimi düşündüm. Atıl kalan bir fabrika, kenara çekilen bir kayık, yayından kaldırılan bir kadın programıyım ben.

Karanlık düşünceler acı verir, bu yüzden ben her gece herhangi bir Star Wars filmi seyreder ya da Ekşi Sözlük okurum, böylece düşünmem o tatsız gölgeleri hayatımdaki. Ama Rustic’in dediği gibi “Acılarını böyle unutamazsın Kermit!”

Ben sadece bir hayal dünyasında kendimi kaybetmek istiyorum.

30 Mart 2005 Çarşamba

26 Şubat 2005 Cumartesi

YOKSA

HAYAT ASLINDA DAİMA İYİ İLE KÖTÜNÜN SAVAŞMASINDAN MI İBARET?

SIR BU MU?

VE ARADA İBRE SANA DÖNDÜĞÜNDE YAŞADIĞIN SEVİNÇLERLE; O GÜÇLÜ VE KÖTÜ OLAN SANA GOL ATTIĞINDA YAŞADIĞIN MUTSUZLUK MU?

BU MUDUR YANİ?

22 Şubat 2005 Salı

21 Şubat 2005 Pazartesi

çok yalnızım

çok yalnız hissediyorum. hep yalnız olduğumu sanıyorum.
bu duyguya alıştığımı sanıyordum, bunca yıl sonra, alıştım, kabullendim sanıyordum
ama alışmamışım, çok zor geliyor, çok zor geliyor, hala neden ağlatıyor bu his beni?
yalnızlık iyi değil midir, yalnızlık güzel değil midir
kapı önündeki masamda çok yalnız hissediyorum
bir daha o güzel, hafif, kaygısız günleri yaşamayacak mıyız?
neden buna gereksindiğimi de anlamıyorum
keşke yalnız olabilsem
o kadar birşey olabilsem, güçlü mü? ne? güçlü olmak bu mu?
şu kısacık ömrümce hep yalnız oldum, ama hiç alışmamışım
ne tuhaf.

19 Şubat 2005 Cumartesi

bu aralar

para yok , fazla gezemiyoruz, siteye malzeme de çıkmıyor haliyle... zaten nerede o eski alemler? bizim de tadımız yok ki... etrafımızda herşey değişirken, esnek kalmaya, yara almamaya, gücenmemeye ve alışmaya çalışıyoruz, ya da sadece çok çalışıyoruz, geceyarısı şehir dışındaki fabrikadan dönmeye çalışan rustic gibi. ve bu çok çalışmadan hasta olup serum yemesini nasıl açıklayabilirim? ve karşılığını alamadığı bu fedakarlıklar, karşığını göremediğimiz tüm fedakarlıklarımız, bizleri nereye götürecek?

yıllardır süren çalışmalarımın tüm dışkılarını kolilere doldurdum 2 gün önce. hepsi arşiv denen depomsu bir yerde saklanacak, gerçek bir arşiv değil, geri dönüp tekrar bulamayabiliriz onları... işte tüm bu kısacık 4 yıllık kariyerim kolilerde. ve onların bana bir basamak olması gerekiyordu, peki ne oldu?

kapaaakkkkk!

17 Şubat 2005 Perşembe

siz kazandınız

ben kaybettim
ben de artık herkes gibi mutsuzum
bir farkım kalmadı.

evet siz kazandınız.

14 Ocak 2005 Cuma

forever young. I want to be forever young.

let's dance in style,
lets dance for a while
heaven can wait
we're only watching the skies
hoping for the best
but expecting the worst
are you going to drop the bomb or not?
let us die young or let us live forever
we don't have the power
but we never say never
sitting in a sandpit,
life is a short trip
the music's for the sad men
can you imagine when this race is won?
turn our golden faces into the sun
praising our leaders
we've getting in tune
the music's played by the madmen

forever young, i want to be forever young
do you really want to live forever,
forever and ever

some are like water,
some are like the heat
some are a melody and some are the beat
sooner or later they all will be gone
why don't they stay young
it's so hard to get old without a cause
i don't want to perish like a fading horse
youth is like diamonds in the sun
and dimonds are forever
so many adventures couldn't happen today
so many songs we forgot to play
so many dreams are swinging out of the blue
we let them come true

forever young, i want to be forever young
do you really want to live forever,
forever and ever

5 Ocak 2005 Çarşamba

bugün gülmek için ne yaptın?

hayat ne kadar rutin. büyümek ne fena. üniversitede olsak, nerede akşam orada sabah gezip tozarak, her gece içeip sarhoş olsak ve bu bize koymasa, çünkü sabahın karanlığında kalkıp işe gitmek zorunda olmasak. ama bu çirkin dünyada illa ki büyüyeceğiz. maaşımız, servisimiz olacak, her ay kredi kartı borcunu ödemek için her sabah karanlıkt kalkıp işe gideceğiz, her akşam boğucu bir trafikte boğuşup eve leş gibi geleceğiz. ve bu bile bir şans, evet bu rutin hayata sahip olmak bir şans, bir ofis işin olması, maaşının olması şans, çünkü o kadar çok insan buna sahip değil ki, en temel yaşam hakkı, insanca yaşamak için en gerekli ihtiyaçlar lüks ve şans artık. bir elin parmakları kadar arkdaşım var. hiçbirimiz hayallerimizin peşinde koşmuyoruz. hoş benim hayalim falan kalmadı, şu anda ne istiyorum bir düşüneyim: yarın sabah uyumak istiyorum, sabahları karanlıkta uyanmak zorunda olmamak istiyorum, işten erkenden çıkmak, istiyorum, ama işimle ilgili birşeyler yapmak istiyorum, kendi sınırlarımı ölçmek, kendimi zorlamak, sonunda kendime aferin diyebilmek istiyorum, tek derdim kendimle, kendimi hayal kırıklığına uğrattığımı sanıyorum, potansiyelime ihanet mi ediyorum. merak içerisindeyim, hayallerimize ne oldu yahu? herhalde hiçbir zaman tekneyle dünyayı dolaşmayacağız ya da bir çanta takıp sırtımıza, tibet’e gitmeyeceğiz. ama işte buradayız, uzayda bir yer kaplıyoruz , ahmet bey’in dediği gibi bize vaad edilmiş hiçbir şey yoktu, o halde mutsuzluğumuz neden? bize hiçbir şey için söz verilmedi, işte dünya bu, hayatın bu, yerse durumları var yani. o zaman neden mutsuzuz? en azından hala “aman boşver, kasmayalım” diyebiliyoruz, gülebiliyoruz. o halde bizden iyisi yok bence, çünkü kimse GÜLMÜYOR. biz her fırsatta gülüyoruz, artık çoğunlukla hiçbir şeyi takmamaya çalışıyoruz, ne yapayım, bu işte, hayat bu, şu andan ne alırsan o kadar, bugün ne kadar güldüysen yanına kar kalan o, gerisi de boş, o yüzden hep bunu düşünmeli, bugün gülmek için ne yaptın?

12 Aralık 2004 Pazar

bu oyunda hiç şansım yok ama ben yine de denemeliyim

bu oyunda kazanmamın bir yolu yok mu? şimdi onu bıraksam, bir daha aramasam sormasam, umurunda bile olmayacak , bu fikir beni delirtiyor, çünkü bu arada ben onu özlediğimi düşünerek boşu boşuna üzülüyor olacağım, onunsa unutamadığı kimse olamaz, hiç etkilenmez , hiç üzülmez, hiç umursamaz... farketmez bile... bu da beni dehşete düşürüyor çünkü ben tanıdığım herkeste bir iz bırakırım.. o hariç... onu bırakırsam bundan hiç etkilenmeyecek ve yine o kazanmış olacak... o hep kazanır, zaten bu yüzden... neyse! benim bu ounda kazanmamın bir yolu olmalı... ama ben bunu denemiştim, iki yıl önce, bırakmayı... sonra ne oldu, ben üzüldüm ve döndüm ve döndüğümde aramızın açıldığını, o yakınlığımızın , o denli çaba gösterip elde ettiğim yakınlığın yokolduğunu görmüştüm ve bu bana daha ağır gelmişti... bu yüzden bunu tekrar yapmaya cesaret edemiyorum, çünkü dönmek istersem dönerim ve daha da çok uzaklaşmış oluruz ve çok üzülürüm, eğer gidersem bu sonsuza kadar olmalı. bu oyunda hiç şansım yok ama ben yine de denemeliyim diyerek bu kadar yıl devam ettim ama of çok sıkıldım, fakat bir iz bırakarak gitmek istiyorum. sadece bilmek istiyorum, acaba hiç...