hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2011 Perşembe

Bu geceyi kiminle geçirsem?

Dün akşam işten dönüyordum, Ortaköy'de trafik tıkalı, otobüste fenalıklar, iç sıkıntıları geçirmekte idim. "Bu geceyi kiminle geçirsem?" diye düşündüm. "Mon ami Poirot ile mi? Dracula ile mi? 1 aydır Star Wars izlemiyorum, onu mu izlesem?". Yani geceyi beraber geçirmeyi düşündüğüm adamların hepsi kurgusaldı. Tabii çok dokundu bu bana, bir bunaldım aman sormayın. İnsan "geceyi kiminle geçireyim" diye aklından geçirip sonra seçtiği adamı arayabilmeli diye düşündüm. Sonra "ya ben de bir başkasının seçeneklerinden biri olsam, hoş birşey mi bu?" diye düşündüm. Hımm. Benim seçeneklerim olsun, başkasının olmasın diyerek işin içinden çıktım. Hayal benim hayalim değil mi? Şu kız gibi seçeneklerim olsun misal, kıyafetime göre saç renginden adam seçebileyim ahahahah:



Nitekim çok stresli bir ayı bitirmenin mutluluğu içindeyim. Bitmiş olmasını umuyorum yani. Şirketin finansmanıyla ilgili işlerimi hallettim, ama hala isteyecekleri şeyler olabilir. En zorlayan kısım geçti ama. Bundan sonra Eylül böylesi zorlu geçer herhalde.

Çok bunaldım gerçekten haftalardır, büyük patron bile kalkıp İstanbul'a geldi; telefonlar susmak bilmedi, toplantılar, açıklamalar, küçük patronun yanardönerlikleri derken saçlarımdaki beyazlar çoğaldı. Para stresi gibi pis bir stres daha var mı ya? Hem de para benim param değil, işin moktan tarafı bu. Elalemin parasının derdi beni gerdi, bi de bu kadar sıkıntıya 2 aydır maaş almadık, avans bile vermediler. Borçlarımız ödeyemedik. Allahım, ben de beceriksizim herhalde, yeni bir iş bulup kaçamadım. Bu kısırdöngüde kafam sıkışarak dönüp durdum.

Günlerdir olan biten bu, başka hiç birşey yok. Bir turuncu oje bile alamadım. Kızçelerle buluşamadık. Şu hafta içi buluşmalarımızın kesintiye uğraması çok yazık oldu. Belki bu akşam buluşuruz da ben de kabus görmem.

Sonuçta dün geceyi Mösyö Poirot ile geçirdim. Dostumuzun yılan zehiriyle işlenen bir cinayeti çözdüğü filmi izleyip yatınca haliyle sabaha karşı karabasan bastı. Poirot ile bir odaya hapsolmuştuk. Dışarıda büyük bir tehlike bize saldırmak üzereydi. Odanın iki ucunda birer kapı vardı. Poirot kapılardan birini kilitledi ama ben çığlık çığlığa bağırırken diğer kapının kilidinden odaya korkunç bir yılan girdi. Çok korkarım yılandan. O korkuyla uyandım, daha da uyuyamadım, hala da başım ağrıyor dostlar, üzerinize afiyet.

xo xo

Sansüre karşı bildirimiz :  Bloguma Dokunma!


Blogları özgürce okuyabilmek için lütfen destekleyin : http://www.facebook.com/blogumadokunma

3 Şubat 2011 Perşembe

Hayat ne boş, ne anlamsız; neye benzerdi reklamsız?

Dün sabah işe geldiğimde, sevdiğimiz bir iş arkadaşımızın babasının vefat ettiğini haber aldım. Adamcağızın ağır şekeri varmış; buna bağlı kalp krizi ve böbrek yetmezliği nedeniyle hayaını kaybetmiş. Çok üzüldüm. Sonra gazetelere göz gezdirmeye başladım her sabah yaptığım gibi, ikinci bir şokla sarsıldım. Defne Joy Foster ölmüş... Ekranda gördüğümüz en enerjik, kıpır kıpır, neşeli varlık sönmüş; enerjisi, canı uçup gitmiş, nasıl olur böyle birşey? Çok sarsıldım, elim ayağım boşandı, kendime gelmem epey sürdü.

Bizim büyük patron da İstanbul'da idi, onunla arkadaşımızın babasının evine gittik başsağlığına. Ah bu acılar. Arkadaşımızın karısı, çocukları gözleri yaşlı; ama annesinin hali çok dokunaklıydı. Kadıncağız ağıtlar yaktı, ağladı, Allahım sen sabır ver demekten başka elimizden birşey gelmedi. Böyle bir durumda ne söylenir? O evin içindeki acı yüzümüze çarparken, önümüze bakıp oturduk, sadece onun yanında olmamızın arkadaşımıza bir nebze olsun iyi geleceğini ummaya çalıştık.

Ev Ümraniye'de idi, dönüşte trafik de vardı; büyük patron da "madem dışarı çıktık, yemek yiyelim" dedi ve bizi Fatih Karagümrük'de KÖMÜR diye bir restorana götürdü. Bizm patron içeri girerken herkes kapıda tek sıra oldu, el pençe divan Sultan Sülüman gibi karşıladılar patronu. Patron saldı bizi, ne istiyorsak söyleyelim diye; ben uyanık olduğum için patron ne yiyecekse ondan istediğimi söyledim, bi de kocaman salata, diğerleri de tavuk mavuk birşeyler seçti. Masaya kurulduk, önden onlar ısırgan çorbası içtiler; ben bu hafta sıçtığımın şok rejimini yaptığımdan içemedim, ah içimde kaldı o yemyeşil güzel çorba. Sonra patronla bana çipuralar geldi, kocamannn, lokummm gibiii, ohh bu hafta ilk kez aç karnım doydu, ben size öyle söyleyeyim.

İkram süper olduğundan, lokanta sahibinin özel yapım Afyon sucuklarından da geldi sofraya incecik lavaşla beraber. Ayh onu da yiyemedim tabi, melül melül baktım. Sucuklar da yenmeyip kalınca, bizim patron onları paket yaptırıp kedime götürmemi söyledi sağolsun:))) Sucukları doggy bag yaptırıp şirkete döndük.

Sonra onca saat trafikte arabada olmak etkisini gösterdi, akşama kadar başım ağrıdı, dizlerim sızladı. Akşam doggy bag'imi alıp burcu burcu sucuk kokarak eve geldim dostlar. Bilmiyorum kedi sucukları yedi mi, annem verecekti bu sabah, akşam dokunmasın diye yedirmedi. Kediye Pro plan'ın kuzu etli kuru mamasından aldım da, onu yiye yiye herif oldu size bir yastık, biraz onu da diyete sokmamız lazım sanırsam.


İşte dün böyle geçti

xo xo

4 Ekim 2010 Pazartesi

Korka korka yattık uyuduk, sabaha hala hayatta ve sağdık.

Tam Behzat Ç.'yi izlerken GÜM etti, bi darbe vurdu alttan, sonra evin eski cam kapıları zangır zangır titredi , kafamı kaldırıp lambaya baktım, oynamıyordu. Kediye baktım horul horul uyuyordu, lan hani hayvanlar hissediyordu depremi??? Anca karnının açlığını hissediyor bu kedi yafu :)

Neyse, çok kısa sürdü deprem, sonra annem yavaştan yanıma geldi, depremi hissettin mi diye sordu usulca, gülmem tuttu, ülen ev gümledi, hissiz miyim ben, mümkün mü hissetmemek?

Sonra da içimi korku bastı işte, 1999'daki deprem gecesini hatırladım. Hepimiz tosur tosur uyurken deprem başlamış, abim DIŞARI DIŞARI DEPREM diye bağırıp annemle beni uyandırıp bahçeye atmıştı. O zamanlar hayatta ve yatalak olan dedemin başında yatan babam ise kesinlikle dedemi bırakmayı reddetmiş, birşey olmaz deyip evde kalmıştı. Bu arada ben gözlüklerimi odamda unutmuş birşey göremiyordum, annem eve girip gözlüklerimi almıştı. Deprem hala devam ediyor bu esnada... Kafamı kaldırıp eve baktım, belki 60,70 yıllık , eski, döküntü ahşap evimiz resmen jöle gibi titriyordu, hayatımda en çok korktuğum andı herhalde. Ev sallandı, zangırdadı, titredi, titredi... sonunda felaket sona erdi. Bahçede hepimiz kafayı kaldırıp gökyüzüne baktık... Elektrikler kesilmiş, gökyüzündeki yıldızlar İstanbul semalarında ilk kez kendilerini tam olarak gösterrme şansı yakalamış, var güçleriyle parlıyorlardı. Nefesimiz kesildi, hem bu manzaradan, hem de bir yerlerde korkunç bir felaket olduğunu anladığımızdan. Kendimizi sahile attık. Bebek sahili ve parkı o gece ve sonraki pek çok gece tıklım tıklım insan doldu . Bizlerse artık babamın rahatlığı bize sirayet ettiğinden mi, babamla dedemi bırakamayacağımız için mi, dönüp geldik ve eve girip yeniden uyuduk. Hiç bir gece de dışarıda yatmadık.

Tabii ki bu yaşadıklarımız; gerçek felakete uğrayan; evini, canını, ailesini kaybeden vatandaşlarımızın acısı ve korkusuyla kıyaslanamaz dostlar.

1999 Gölcük depreminin sonucu şu olmuştu:
Yapım hatalarından çöken binaların müteahhitlerine yaklaşık 2100 dava açıldı. Bu davalardan 1800'ü kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinen Şartlı Salıverme Yasası ve başka hukuki boşluklardan dolayı cezasız sonuçlanmıştır. Geriye kalan 300 davanın 110 kadarında ceza verilse de çoğu ertelenmiştir. Bunun dışında kalan davalar ise 16 Şubat 2007 Cuma günü 7.5 yıllık zaman aşımı sürelerini doldurarak zaman aşımına uğradılar ve düştüler.


Fotoğraf bu adresten alınmıştır

28 Nisan 2010 Çarşamba

haftasonu gelse de

gevşek donlarımızı giyip yayıp yatsak dostlar. Demin bunu düşünüp kendi kendime gülüyordum da yazayım dedim. Boğazın üstünde mükemmel bir dolunay var bu gece. Bulutların üzerinde tabak gibi testekerlek bir mehtap, önünden geçen şeffaf bulutlar tam bi kurtadam ya da dracula ortamı yaratıyor. Hani dişlerimi uzatıp deli deli koşasım geldi:)))

Alacakaranlık serisinin 4. ve de en pespaye kitabı olan Breaking Dawn'ın filme çekileceği az önce kesinleşti.Ulan sanki adamlar altın yumurtlayan tavuğu keseceklerdi, takır takır parrraaa basıyorlar, yapmayacaklar mıydı sanki son filmi? Ne kadar sığ ve basit de olsa gidip izleyeceğiz. Hatta ben 1 hafta önceden pilet filan alırım , sonra en az iki kişiye "aaa ben izledim ammaaa seninle de giderim sinemaya" deyip en az 3 kerre izlerim bu filmi püahahaha.

Breaking Dawn filmini Bill Condon yönetecekmiş. Yaniii Chicago'yu yazan Dreamgirls'ü yöneten adam. Allahımmm Tıvaylayt müzikal olursa işte ona dayanamam.



Demin tevede Restorasyon diye bi filmin sonunu gördüm.Doksanlardan kalma bu filmi hep izlemek istemiştim. Başrolde gencecik Robert Downey Jr , (hep Al Pacino'ya benzetirim onu) , 17. yüzyılda London'da veba salgını ortasında kalmış bir doktor idi, hastaları karantinya kapatmayıp iyileştirdi, sonra kralın metresini de iyileştirdi, ama bu saraydayken London'da yangın çıktı vee bunun minik bebek kızı da evde kalmamış mı? Amaaann daktır kayıklara bindi, şehre geldi, yanan binaya daldı ama bina yıkılınca nehirde duran bir kayığın içine düşüp (leş kokulu Taymis nehri ? :)) yüze yüze kırlara gitti:))) kendine geldiğinde Margaret Margaret diye ağlıyordu ki, Kral hazretleri geldiler , meğer bebeğin dadısı Margaret'i kurtarıp saraya kaçmış. Böylece daktır bebeğine, ayrıca kralın inayeti ile eski malikhanesine filan da kavuştu.Ulan ne bal, London'da bayıldı , malikhanede ayıldı, bebek de kucağına düştü löp diye hahahaah.






Sonracığıma, Al Pacino bir TV filmi yaptı :You Don't Know Jack
Film HBO kanalında yayınlanıyor. 130 bilmemkaç kişiye ötanazi uygulaış, ölüm meleği Daktır Jack Kevorkian'ı anlatıyormuş film. Pacino yardırmış diyorlar. Filmin sinemada değil de tv'de oynaması büyük kayıp diyorlar. Piki biz nasıl izleyeceğiz bu filmi?




Bu gecelik sohbet bu kadar idi. Herkese iyi geceler dostlar:)))

24 Kasım 2009 Salı

oy başım

dün gece uyuyamadım, kötü düşüncelerden uykum kaçtı, dönüp durdum yatakta.

şimdi de mok gibiyim tabii, başım ağrıyor, gözlerim acıyor, üşüyorum:(((

10 Kasım 2009 Salı

Olmak ya da olmamak işte bütün mesele, eyy keseci keseci, GEL SIRTIMI KESELEEE

işte eve geldim ki, kombinin içini açıp öyle bırakmışlar, babacığımın siniri burnunda, tamircinin arkasından yakası açılmadık küfürler savuruyor, adamın ne orçoluğu kaldı, ne godoşluğu

Bu zezevenk tamirci babama parça aldırmıştı ya, bugün tamire geldiğinde, kombinin güzelce çalışması için bi parça daha lazım demiş! Yaşlı başlı babacığım bütün gün Eminönü'nde dolanıp o parçayı da yaptırmış; eve dönmüş, beklemiş, beklemiş... ama tamirci olacak herif gelmemiş tamire... Dolayısıyla şimdi su kaynatıyorum, eski usül tasla kafama su dökerek yıkanicim dostlar, üzerinize afiyet. Ay yok mu sırtımı keseleyeeennn diye pencereden bağırsam, keseci bulur muyum acaba, allaaahhhhhhh

Bütün bunların üstüne, babama dedim ki demin, (annem Akçay'a kaçtı bir haftalığına) , hani annesi yok, kedicikle gündüzleri konuş, 2 çift tatlı laf söyle dedim. babam gözlerini berkelterek "konuşuyorum zaten bugün 2 saat bahçede yanımda oturdu" demesin mi??? Meğer tamirciye beraber beklemişler, babam küfürleri sallarken kedinin ahlakı bozulmamıştır inşallah ahhahaahahahaaa . Fakat görüyorsunuz annemden sonra babam da "kediyle görüşme"lere başladı, evlere şenlik... Ailecek bizde bir hoşluk var ama:))

30 Ekim 2009 Cuma

Arızalı

Size şu şirketin yanındaki postanede yaşadığım bazı maceraları anlatmıştım, hani strwberrynet'den gelen kutularımın peşinden koşmuştum falan?

İşte bugün bizim Seval'e Strawberry'den saç bakım maskesi gelmiş, postanedeki dingil de bizim şirketin kapısındaki güvenliğe Aslı hanımın paketi geldi demiş... Sen benim ismimi nereden hatırlıyorsun ülen??? ben de kalktım gittim bir güzel kızdım adama.. hata olmuş diyor, ulan böyle hata olur mu, paketin üzerine bir bak yani ne isim yazıyor alla allaa!!!

Sonra Seval kalktı gitti kutusunu almaya, aaa postanedekiler ne dese beğenirsiniz "Arkadaşınız biraz arızalı galiba, bizi azarladı" .... püaahahahahah şimdi gidip ağızlarını burunlarını kırmak lazım bunların ama Lady Charlotte'ın dediği gibi ,"eh biraz öyle kendisi" :))))


24 Temmuz 2009 Cuma

ayakkabı vuruğu

Bugün sizlerle ayaklarımızı vuran ayakkabı konusunu irdelemek istiyorum sevgili seyirciler. Ne bela birşeydir değil mi? Lady Charlotte ile yıllarca ayakkabı furuğundan muzdarip idik. Bu yıllar hep, "o siyah ayakkabıyı" aramakla geçti. Ultimate siyah ayakkabı... Onu bulmak için camekanında "others models are below" yazan tükkana bile girmeye cessaret ettik. Çünkü insanın ayağını vurmayan o ayakkabı arayışı, hepimizin içindeki mutluluk arayışıdır. Aydınlanma arayışıdır. Kutsal kase arayışı gibi birşey aaaahhh!


Seyyahate gittiğimizde yanımızda götürdüğümüz 5 çift ayakkabı/terliğin beşi de insanın ayağının ayrı bir yerini vurur mu? Vurur. Sonuçta minik ayaklarımızın her yanı su toplamış ve acıyorsa ne yapacağız? İşte bu durumda kesinlikle Lady Charlotte'un sevgili babasından öğrendiğimiz yöntemi kullanmalıyız. Ben her zaman bunu yapıyorum ve sonuç mükemmel oluyor.
Malzemeler : 1 adet iğne, 1 adet çakmak
İğnenin ucunu iyice kızdırıp su dolu kesecikleri patlatın ve içindeki suyu boşaltın. Sakın ha boş kalanderiyi yolayım demeyin, geberirisiniz acıdan, üstüne de basamazsınız. Suyu boşalttıktan sonra deriyi iyice bastırıp ete yapıştırın. Batikon falan sürüp bandajlayabilirsiniz ama bandaj nasılsa yerinde durmayacağı için gerek yok. İşte suyu boşalan deri hem size acı vermeyecek, hem de alttaki et tabakası iyileşecek. Korkma acımayacak!
İşte benim için önemli olan bu yöntemi paylaşmak istedim. Defalarca hayatımı kurtardım ben bu yöntemle.
Xoxo

14 Temmuz 2009 Salı

Radio Ga Ga

Dün akşam kanallar arası gezerken Nr:1'da yine MJ klibi döndüğünü gördüm. Adam öldüğünden beri içimiz dışımız Michael oldu, Nr:1'da sürekli klipleri dönüyor, hatta Ömer Karacan'ın sunduğu bir programı saat başı yayınlıyorlar falan.

Bunu düşünürken aklıma Ömer Karacan ile ilgili bir anım geldi. Yıllar yıllar önce, TRT'de bu çocuğun sunduğu bir müzik programı yayınlanırdı, 1 Numara. Konuşması biraz tuhaf olsa da (mesela arkadaşlarımızı diyemez, arkadaşlarmız derdi filan, ı'yı iptal ederdi) Pop Saati ve Müzik Yelpazesi dışında bir müzik programı idi. Hatta Meltem Cumburlop da sunuculuk yapıyor muydu? . Sonracığıma özel tv'ler ve radyolar açıldı, ve o dönem çok radyo dinliyordum, işte Number One'da Ayşe Koz vardı, Emre Kuytu vardı... Pazar günleri Cem Ceminay vardı Power FM'de...

Fakat günün birinde özel radyoların kapatılacağını duyduk, Tansu Çiller başbakandı sanırım o zaman. Aaaaa, ortalık galeyana geldi, radyomu geri istiyorum kampanyaları başladı, antenlere siyah kurdeleler takıldı (anten kaldı mı artık yafu?) Bu arada teker teker kapatılıyor radyolar, her gün bir kanal susuyor...

Ben de o gün Number One FM dinliyorum, her an basılıp kapatılabilir, bu yüzden Ömer Karacan yayın yapıyor, heyecan dorukta... ve işte geldiler, radyo kapanıyor, ve Ömer Karacan kısa bir veda konuşmasının ardından hangi şarkıyla kapattı radyosunu? RADIO GA GA tabii ki! işte bunca yıldır o anı hiç unutmadım, sırf o şarkıyı çaldığı için... Radia Ga Ga, Radio Gu Gu , radio what's new? someone still loves you!


Bir süre sonra ise vatandaşlardan gelen yoğun tepkiler sonucu bütün özel kanallar ve radyolar geri açıldı. Çünkü ne de olsa, yalnız başımıza oturup onun ışıklarını izlemiştik, o yeniyetmelik gecelerimizin tek arkadaşıydı, ve bildiğimiz herşeyi, radyodan öğrenmiştik.., radio ga ga ... radio gu gu

Let's hope you never leave old friend

Like all good things on you we depend

So stick around 'cos we might miss you

When we grow tired of all this visual

You had your time - you had the power

You've yet to have your finest hour

Radio - radio

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Nothing really matters to me

Aahh ah dostlar, notebook'um bozuldu, tamire verdim , çok sanım sıkkın.

Halbuki Japon abim format attırmıştı, cillop gibi olmuş idi makina ama artık götü şarj tutmuyordu, arkadaki adaptör güç girişi yalama olmuş. Taşıdım bugün yanımda, şu karşıdaki Perpa'ya götürüp tamirciye bıraktım. Onlar da akşam Karaköy'e gönderecekler, sonra da inşallah arayacaklar beni, tamir oluyor mu olmuyor mu, olursa ne zaman diye. Tamir ücreti 55 USD + KDV, olmazsa yenisi 2000 TL oohhhh.

Şimdiki cihazım IBM Thinkpad R52, taş gibi sağlam, öküz gibi ağır. 4-5 senelik olmuştur, hiç sorun çıkartmadı, Lara Croft oyunlarını falan oynatıyor, biraz yavaş, biraz da ötüyor, yazın kucağında soba varmış gibi oluyor ama sağlam bir şey. Ama bir yerden biryere götüremezsin, en azından ben taşıyamıyorum. 10 kilo gibi geliyor bana :)))

Yeni alırsam tercihim Lenovo olacak, Y530 serisi. Adamlar sağlam makine yapıyorlar.

Ben de hoyrat biri olduğum için bana iyi gelir. Bu erkek fatmalık nereye kadar bilemedim? Bugün şirkette işle ilgili bir anlaşmazlığı çözmek için itişip kakışıyordum , sonra coştum birden, ihracat müdürü kel Ahmet abi, "aaa Aslı karate yapıyor" demez mi, püaahahahahah, gel dedim sana da yapayım 2 hareket, herkes korkup kaçtı. İşte hal öyleyken böyle. Şimdi geceleri yeni aldığım Lego Batman Video Game'i de oynayamayacaktım. O yüzden canım sıkkın.

7 Nisan 2009 Salı

Götün kısmeti açılmışsa Barrak Amerika'dan gelirmiş

Dünkü trafik rezaletini geçtim. Onu da geçmemek gerekir ya, ulan salak Amerikalıların şopar başkanı yüzünden bizim vatandaşa eziyet etmek, yolları kapatmak ne demektir??? Herif, Türkiye bir islam ülkesidir diyerek geldi, ne bu sitayişle karşılamalar??? Pezevenk. İslam ülkesi götüne girsin senin.

Bugün de Tophane-i Amire'de öğrencilerle görüşürken "Ezandan önce toplantıyı bitirelim" demiş. Şerrefsiz!! Sen Mustafa Kemal'in Türkiyesinde böyle bir laf edebilir miydin?? Edebilir miydin ulan???? Hürriyet gazetesi de bu durumu "büyük nezaket gösterdi" diye anlatıyor, satılmışlar!!!!! Akp'nin ekmeğine yağ sürüyorlar elbirliği ile tabii , Aziz Nesin ustanın bahsettiği Türkiyenin yüzde 60'ının becerisi budur işte, Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu bu cumhuriyetin, laiklik bekasını yoketmek! Bu ülkeyi yıkmak üzere yola çıkmış adamlara devleti emanet etmek. Ondan sonra Amerikalı gelir islam ülkesi, aman namazı kaçırmayın der, Fransız nah Avrupa birliğine girersiniz der. Der de der. Siz de güya teğet geçen kriz götünüze girmiş vaziyette , at gözlüklerinizle mutlu mesut yaşarsınız.

1 Nisan 2009 Çarşamba

sokak itoşları

Sabah sabah yeni çizmeleri giymek için uygun çorap aramaktan bomboş iki adet otobüsü kaçırdım sayın seyirciler. (Yokuş aşağı inerken görüyorum ya geçen otobüsleri) Sonra da o kadar çok bekledim ki, Bebek sahilden ne kadar az araç geçiyor be, çok sinirlendim. Bu arada durak kalabalıklaştı, ve de dört beş tane çam yarması sokak itoşu havlaşıp oynaşarak durağı bastılar. Bize bir zararları yoktu ama çok büyüktüler. Bir tanesi kafasını eteğimin altına sokmaya çalışınca, duraktaki adamlardan biri hoşt hoştladı köpeğe. Hayvancık telaşla döneyim derken kafasını küt diye durağın camına vurdu. Birşey olmadı neyse koşa koşa uzaklaştı köpecik ama o kadar üzüldüm ki, hala moralim bozuk. Zavallı köpeklerin ne günahı var, biri hele çok belli , daha tasması duruyor, ev köpeği, şarrapsız sahipleri kimbilir neden atmış, kapris uğruna hayvan alıp onu sokağa perişan olmaya bırakanlardan nefret ediyorum. Hala da moralim bozuk, çok üzüldüm. Belediyeye falan da söylenmez, barınak mı var, öldürürler zavallıları, halbuki kimseye zararları yok. Hayvanlar, insanlar gibi zalim değil ki hiçbir zaman. Sadece insanlar "zevk" uğruna öldüren aşağılık yaratıklar. Yerin dibine batsın öyle zevk.

24 Mart 2009 Salı

Darbe Günlükleri - 3

Mine G.Kırıkkanat
Vatan Gazetesi , 24.03.09


21 Ekim 1999: Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı öldürülüyor.
21 Ocak 2000: İki yıl önce Mersin’de kaçırılan İslamcı feminist Konca Kuriş’in cesedi, Hizbullah’ın Konya’daki mezar evinden çıkıyor.

2000-2001 arası yapılan operasyonlarda, değişik illerde Hizbullah’a ait mezar evlere, hatta bazıları sahillere gömülmüş 60’tan fazla cesede ulaşılıyor. Türkiye’de 1991’den öteye
kaybolup ne ölüsü, ne de dirisi bulunabilen insan sayısı bu tarihe kadar 543...

24 Ocak 2001: Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okan öldürülüyor.

25 Ağustos 2001: İş adamı Üzeyir Garih öldürülüyor.

18 Aralık 2002: Prof. Dr. Necip Hablemitoğlu öldürülüyor.

15 Kasım 2003: İstanbul’daki Neve Şalom ve Beth İsrail sinagoglarına yapılan saldırılarda 27 kişi öldürülüyor.

20 Kasım 2003: İstanbul’daki İngiltere Başkonsolosluğu ve HSBC Genel Müdürlüğü’ne yaptığı saldırılarda 30 kişi öldürülüyor.

3 Mayıs 2004: Tuzla’da “Dost Tarikatı” lideri olduğu öne sürülen Em. Binbaşı İhsan Güven ve İmam Hatip Lisesi Felsefe öğretmeni eşi Sibel Güven’in başlarından kurşunlanmış cesetleri bulunuyor.

5 Şubat 2006: Trabzon’daki Santa Maria Katolik Kilisesi’nin rahibi Andrea Santoro
öldürülüyor.

17 Mayıs 2006: Danıştay’a saldırı. Yargıç Mustafa Yücel öldürülüyor, dört yargıç
yaralanıyor.

19 Ocak 2007: Gazeteci Hrant Dink öldürülüyor. Trabzon’dan gelen katil Ogün Samast, “Cuma namazını kıldım, vurdum,” diyor.

18 Nisan 2007: Malatya’daki Zirve Yayınevi’nde biri Alman 3 kişi, İncil basıp dağıttıkları gerekçesiyle Hizbullah usulü bağlanıp boğazları kesilerek öldürülüyor.

12 Haziran 2007: Ümraniye’de bir evde bulunan silahlarla, Ergenekon davasına konu olacak operasyonlar başlıyor. Ergenekon, dalga numaraları verilen toplu gözaltılarla 2008’in tamamına yayılıyor ve gerek soruşturma, gerekse yargılama süreci halen devam ediyor.
***
Ey Türkiye’nin masum ve düzgün yurttaşları, Sayın Seyirciler!

Yukarıda üçüncüsü yer alan ve son ikisini tümüyle belleğime dayanarak hazırladığım olaylar dizini, çok eksiktir. 12 Eylül 1980 darbesinin binlerce ölüsü, işkence malulü ve darbeyi izleyen mezalimin doğurduğu PKK terörüne verilen 30 bin can, aynı yıl Çorum ve 1995 Gazi Mahallesi’nde gerçekleşen, nedense hep Alevileri hedef alan toplu katliamlar, Van, Şemdinli gibi isyan provalarını sıralamaya değil gazete, kitap yetmez, ansiklopedi gerekir.

Ama üç makaleye yayılan bu sınırlı tarihçeyi hazırlarken, parçaları alt alta
sıralamanın böylesine korkunç bir bütün oluşturacağını, inanın öngörmemiştim,
ortaya çıkan dehşet tablosuna ben bile şaşırdım! Bu sıralamaya dair
gönderdiğiniz mektuplardan sizin de etkilendiğinizi anlıyorum...

Bu tabloya, fon rengi olarak her gün işlenen ortalama 5 cinayet, 2,5 tecavüz (Emniyet istatistikleridir) , cesetleri bulunan ve bulunamayan kayıpları eklediğinizde sonuç çok açık:

Türkiye, eşi benzeri hiç bir demokraside görülmeyen bir şiddet ülkesidir. Terör, töre, suikast, toplu ve münferit cinayetleri birleştirdiğinizde, böyle bir şiddet yaygınlığı, uygarlık belirtisi olmasa gerekir. Hatta suikast ve katliam yoğunluğu, 1970’den öteye (1980 darbesine kadar 5 bin, sonra 30 bin kişi katle kurban gitti) geri kalmış ülkelerle dikta rejimleri ortalamasını da
aşmakta, bir iç savaş sonuçlarına taşmaktadır.

Oysa hepimiz biliyoruz ki Türk halkı ne diğerlerinden daha kötü yürekli, ne de acımasızdır. Tam tersine, iyilik, dostluk, yadımseverlik ve dayanışma nitelikleri başka toplumlardan daha yüksektir.

Öyleyse niçin bunca cani vardır bu ülkede? Nasıl olup da ardı arkası kesilmeyen bu cinayetleri işleyen, suikastları ve katliamları yapan, yenilerini de yapmaya hazır bunca adam çıkmaktadır bu toplumdan?

Nerede hata yapılmış, bu şiddet potansiyeli nasıl hazırlanmış, azımsanmayacak sayıda ölmeye ve öldürmeye meraklı bir nüfus yoğunluğu nasıl yaratılmıştır?

Net olarak söylüyorum: Yapılan hata değildir, sürekli darbe politikasıdır.

Sürekli darbe politikasını ve Türkiye’nin kimler tarafından nasıl çökertildiğini yarın yazacağım.

20 Mart 2009 Cuma

Hurmadan evrim palmiyeden devrim

Mine G. Kırıkkanat ,
Vatan Gazetesi, 20.03.09

Darbe Günlükleri

4 Şubat 1949: TBMM Genel Kurulu. Dinleyici localarından, birden fazla ziyaretçi ezan okumaya başlıyor. Yaka paça dışarı çıkarılıyorlar. Ertesi gün gazeteleri, “iki meczup”tan söz ediyor.

1 Mart 1950: İktidar partisi CHP, tekke ve türbelerin kapatılmasına dair 677 sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. İlk 19 türbeyi halka açma görevi, nedense Milli Eğitim Bakanlığı’na veriliyor.

14 Mayıs’tan öteye 1950: İktidar partisi DP’nin çiçeği burnunda başbakanı Adnan Menderes, “Millete mal olmuş inkılâplarımızı saklı tutacağız” sözüyle mürtecilere diğerlerini hacamat
edecekleri müjdesini veriyor. TV’lerin olmadığı Türkiye’nin yegâne devlet radyosunda dini programlar başlıyor. Milli Eğitim Bakanlığı, ilkokullarda seçmeli din dersi başlatıyor. Arap harfleri yasağı kaldırılıyor, Arapça Kur’an kursları ve imam hatip okullarının temeli atılıyor. Türkçe okunan ezan, Arapçaya döndürülüyor.

1953: Köy Enstitüleri kapatılıyor.

1955: Menderes, DP meclis grubuna sesleniyor: “Siz isterseniz Anayasa’yı değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz!”

1956: Menderes’in seçim vaadi: “İstanbul’u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii’ni ikinci bir Kâbe yapacağız!”

1957-1959: Seçmeli din dersi, liselere tırmanıyor. Din dersi öğretmeni yetiştirmek için okullar kuruluyor.

26 Ağustos 1965: Milli Eğitim Bakanı Cihat Bilgehan, “imam hatip okullarını bitirenlerin, ilkokul öğretmeni olabileceklerini” açıklıyor.

1967: Süleyman Demirel, Başbakan. TBMM’de iftar yemekleri başlıyor.

21 Şubat 1968’de Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem, Demirel başkanlığındaki AP iktidarının Büyük Türkiye hedefini ifşa ediyor: “Hükümetimizin amacı her ilde bir imam hatip okulu çmak!”

1975-1978: Süleyman Demirel, Başbakan. Necmettin Erbakan, Başbakan Yardımcısı. İlk ve orta öğretimde din dersi zorunlu kılınıyor. Olanlara ek, 233 imam hatip okulu daha açılıyor.

21-25 Aralık 1978: Kahramanmaraş’ta “Allah için cihada” çağrılan Sünniler, tekbir getirerek “Müslüman Türkiye” sloganıyla sokağa dökülüyor. Üç gün boyunca sol partiler ve Alevi dernekleri ateşe veriliyor, çoğu Alevi 111 yurttaş öldürülüyor. Başbakan Demirel, “Bana sağcılar,
milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz!” diyor.

12 Haziran 1979: Necmettin Erbakan, haftalık tatilin cuma günü olmasını, nikâhları müftülerin kıymasını, “mektep” lere Kur’an dersi konulmasını talep ettiği konuşmasında, “Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla başlamaz?” diye soruyor.

4 Temmuz 1980: Çorum katliamı. Ölü sayısı 58. Başbakan Demirel, sağcıların solcuları öldürdüğü “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın!” yorumuyla, Türk İslam sentezinin yaratıkları Müslüman Milliyetçilere, yeni hedef olarak solcu Fatsa’yı işaret ediyor.

22 Temmuz 1980: DİSK’in kurucu başkanı sendikacı Kemal Türkler öldürülüyor. (Bu cinayetin davası 30 yıldır sürüyor. Davanın sonuncu tutuklu sanığı da 2010 Temmuz’unda zaman aşımından serbest bırakılmayı bekliyor...)

7 Eylül 1980: MSP’nin Konya mitinginde atılan sloganlar: ’Ya şeriat, ya ölüm/Dinsiz devlet yıkılacak elbet/Anayasa Kur’an/Laiklik dinsizliktir.

10 Ağustos 1981’de, 1 numaralı darbeci Org. Kenan Evren, Çanakkale’de 12 Eylül darbesinin amacını açıklıyor: “Muhterem din adamlarının elini öpeceğiz!”

1983 yılında, 1739 sayılı yasanın 31.maddesinde yapılan değişiklikle camiden okula geçiş ve imamların okullarda öğretmen olmaları sağlanıyor.

Mart 1987, Süleyman Demirel konuşuyor: “Siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok. Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kur’an kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur... Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır...”

28 Aralık 1989: Turgut Özal, Başbakan. Hükümet üniversitelerde türbanı serbest bırakıyor.

2 Kasım 1990: Güneydoğu’da “faaliyet” gösteren irticai terör örgütü Hizbullah’tan ilk kez Cumhuriyet Gazetesi’nde söz ediliyor.

31 Ocak 1990: Prof. Dr. Muammer Aksoy öldürülüyor.

7 Mart 1990: Gazeteci Çetin Emeç öldürülüyor.

4 Eylül 1990: Dine yönelik eleştirileriyle tanınan eski müftü, yazar Turan Dursun öldürülüyor.

6 Ekim 1990: Prof. Dr. Bahriye Üçok öldürülüyor.

31 Ocak 1991: Turgut Özal, Cumhurbaşkanı. Dini ve dine göre kutsal sayılan gerekçeleri kullanarak halkı devletin güvenliğini ihlal edebilecek hareketlere teşvik ve bu amaçla örgüt kurulmasını suç sayan TCK’nın 163. Maddesi kaldırılıyor.

16 Şubat 1992: Doğu Perinçek ve İP’nin dergisi “2000’e Doğru”, “Hizbullah’ı Çevik Kuvvet mi eğitiyor?” başlığıyla çıkıyor. Haberi yazan ve görüntüleyen, derginin Diyarbakır muhabiri Halit Güngen.

18 Şubat 1992: Gazeteci Halit Güngen öldürülüyor.

20 Eylül 1992: Gazeteci Musa Anter öldürülüyor.

22 Ocak 1993: Gazeteci Uğur Mumcu, “İmam Subay” başlıklı ve sonuncu olacak makalesinde: “Dinsel ticaret 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra parasal kaynağa da kavuşarak devlet içinde de köşe başlarını tuttu. 1983 yılında Milli Eğitim temel yasasını değiştirdiler, bugün Harb Okulları yasasını. İmam hatip olarak yetiştirilenler emniyet müdürü, savcı, yargıç,
kaymakam olacaklar, bu yasa değişikliği TBMM’den geçerse subay da olacaklar” diye
yazıyor.

24 Ocak 1993: Gazeteci Uğur Mumcu öldürülüyor.

17 Şubat 1993: Org. Eşref Bitlis, organize bir uçak kazasında ölüyor.

2 Temmuz 1993: Sivas’ta Alevi derneklerin düzenlediği Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılan 33 aydın yakılarak öldürülüyor. Madımak Oteli’ni ateşe veren Sünni mürteciler, yangından kaçanlar linç etmeyi beklerken: “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak/Şeriat gelecek
zulüm bitecek/Kahrolsun laiklik” diye haykırıyorlar.

27 Mart 1994: Necmettin Erbakan’ın başkanlığındaki Refah Partisi, İstanbul ve Ankara dahil 22 ilde yerel seçimleri kazanıyor.

19 Nisan 1994: Necmettin Erbakan konuşuyor: “Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Kanlı mı olacak, kansız mı? 60 milyon buna karar verecek...”

10 Kasım 1994’te Anıtkabir’e saldıran “meczup” haykırıyor: “Sizleri Kur’ana davet ediyorum!”

11 Ocak 1995: Yazar ve şair Onat Kutlar öldürülüyor.

9 Ocak 1996: Bir gün önce gözaltına alınan gazeteci Metin Göktepe, polislerce dövülerek öldürülüyor. İş adamı Özdemir Sabancı, Haluk Görgün ve Nilgün Hasefe, Sabancı Center’a yapılan terörist baskında öldürülüyor. Katillere kapıyı açan terörist işbirlikçi Fehriye Erdal’ın, İstanbul eski emniyet müdürü yardımcısı Hüseyin Kocadağ’ın “ricasıyla” işe alındığı
söyleniyor.

28 Temmuz 1996: Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfi Topal öldürülüyor.

3 Kasım 1996: Bir Mercedes’le bir kamyon çarpışıyor, içinden Hüseyin Kocadağ, Abdullah Çatlı ve Gamze Öz’ün ölüsü, DYP milletvekili ve Kürt aşiret reisi Sedat Bucak’ın dirisi, ama bagajından politikacı / mafya / kontrgerilla işbirliği çıkıyor. Susurluk skandalı patlıyor.

26 Kasım 1996: Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller, Susurluk’ta ortaya çıkan “faili meçhul” eşkıyalığı, “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir,” diye savunuyor.

11 Ocak 1997: Başbakan Necmettin Erbakan, 51 adet tarikat ve cemaat şeyhine başbakanlık konutunda iftar yemeği veriyor.

8 Mayıs 1997: RP Şanlıurfa milletvekili İbrahim Halil Çelik, “Ben kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek, fıstık gibi olacak,” diyor.

17 Temmuz 1998: İslamcı feminist yazar Konca Kuriş, Mersin’deki evinin önünden silahlı üç kişi tarafından kaçırılıyor.

Seri cinayetler, tümevarım sistemiyle çözülür, sevgili seyirciler. Seri katili, cinayetlerin zaman ve mekândaki ortak noktalardan yola çıkarak belirleyebilirsiniz.

Darbeler de farklı değildir. Hele her darbe öncesi ve sonrası kan banyosundan geçen Türkiye’de.

Biraz sabredin. Yukarıdaki kronolojiyi tamamladığımda, siz de Türkiye’deki cinayet ve katliamların ortak noktasını görecek, darbelerin ne işe yaradığını ve darbecilerin kim olduklarını anlayacaksınız.


Şimdiden görmeye başladığınıza eminim...

4 Mart 2009 Çarşamba

İşte çaresizlik böyle birşey.

Bugün sanki çember kapandı, döngü tamamlandı. Ya da tarih tekerrürden ibaret. Sanki eski işyerinde, Lady Charlotte'un odasında höyküre höyküre ağladığım, onun da bana ardı ardına kağıt mendil verdiği gündeyim. Bana şöyle demişti : İşte çaresizlik böyle birşey.
Bu sefer gözyaşı falan yok tabii, kaşşarlaştığım için , sadece çok kızgınım!!!! CUMA GÜNÜ !!!! YAPMAK İSTEDİĞİM!!!! TEK ŞEY VAR. Yapamayacağım. İşte çaresizlik böyle birşey.




25 Şubat 2009 Çarşamba

üç tarafı denizlerle bir tarafı zalimlerle çevrili canım memleketim

çok yorucu geçen bir günün ardından eve gelip , yemmek sepetinden sölediğimiz elma dilimli patates ve italyan ussulu dominos pizza üzerine yeterli miktardaki miller ve sigara dozunu aldıktan sonra televizyon odasına geçmiştik. sonra televizyonda bir bulut olsam diye bir dizi başladı.
bizi aldı başka diyarlara götürdü. çekimlerdeki derinlik , renklerin vurgusu amelie filminin güneydoğu anadolu versiyonu hissiyatı uyandırıyordu. dizi mardin midyatta çekilmeye başlanmıştı.
maalesef senaryo amelie kadar sürrealist ve mutlu bir hikaye değil çünkü güneydoğu anadoludaki aşiret sistemini , kadınların ve fakirlerin gördüğü eziyeti ama herşeye rağmen aşkı ve umudu kaybetmemeyi anlatıyor.fakat daha ilk bölümden senaryonun gücü ve özellikle başrollerden narin rolünü oynayan ablanın iyi oyunculuğu dikkat çekiyor. bir de tabi dizi müziği var ki şahane oturtmuşlar : üryan geldim , üryan giderim.
şiddetle izlemenizi tavsiye ederim.

22 Şubat 2009 Pazar

bak gözyaşı bak...

Cumartesi ne güzeldi, sabah o berbat yağmura rağmen Bambi'de kahvaltı ettik, omlet, dilli kaşarlı, pastırmalı kaşarlı tostlar yedik; atom içtik. Sonra Bakırköy'e gidip, fincana bakmadan yüzünden geleceğini okuyan, ismini bilen ablaya fal baktırdık.

Gece Çito ile alemlere aktık sonra, Vera'da her türlü yasak kızartma (patates, sosis börek, köfte, peynir, kalamar) ile biraları tekilaları yuvarladık. Garson benim tuvalete gittiğim bir an Çito'ya "arkadaş sağlım içiyor" demiş . Sonra Mojo, saatlerce dans, Living On a Prayer, Sweet Child O'Mine... Circus Band'ın 10 senedir söylediği bildik coverlar...

Sonra keyif içinde eve döndüm ve taksiden inerken parmağımı kapıya sıkıştırdım. Tırnak mosmor oldu. Düşecek herhalde. Ama bu ağrısı... Ve evde 1 tane bile Cataflam yok idi. Hayatta regl ağrımı geçiren tek ağrıkesicidir kendisi. Sabaha kadar ağladım, bugün de sürekli ağladım çocuk gibi , dayanamadm bu ağrıya. Bebek'teki nöbetçi eczaneye "bana morfin verinnn" diye höykürerek daldım, eczacı amca Cataflam'ı çaktı , parmakımı da bir merhemle sardı. Ama acı geçmedi hala. Çok ağrıyor, tırnağım mosmor, yine ağlamaklı oldum ben baba:(((

29 Ocak 2009 Perşembe

Çok hastalanmışım a.q.

Salı günü acayip bir titreme krizi ile hastalandım sayın seyirciler. Öyle bir titreme ki, ofisin mutfağındaki çay kazanına sarıldım, resmen aşk yaşadık kazanla, yine de ısınamadım. Eve geldiğimde 2 kat battaniye altında , elektrik sobası kıçımda, 2 saatte ısındım ve uıyudum. Sürekli kabus gördüm, kabuslar Queen şarkılarıyla ilgiliydi ve bütün gece sürekli uyanıp uyuyup aynı kabusu görmeye devam ettim. Bu da kişisel bir rekorum oldu yani.

Dün de evde yorgan döşek yattım. Kafam yerine geldi. Ama hastalık devam. Ne kadar çok hasta oluyorum ben ya. Çok üzülüyorum böyle zayıf düşüp enerjimi kaybedince. Koşma, coşma, bağırma insanıyım ben, uyuz uyuz sürünme insanı değilim.

Neyse hasata yatarken Coppola ustanın çok sevdiğim Bram Stoker's Dracula filmini izledim, bence korkunç bir vampir filmi değil bu, muhteşem bir aşk filmi. Üstüne Angels in America'nın ilk 4 bölümünü izledim. Sonra uykum geldi, erkenden yattım. Bütün gün yattığım halde gece tekrar nasıl uyudum, ben de anlamadım.

Neyse bugün kalktım işe geldim. Fakat en aşağı bir hafta yatak döşek Madonna pozlarında yatmak ister bu deli gönlüm

29 Aralık 2008 Pazartesi

sikeyim böyle aşkın izdirabını!!!

sefil halde okmeydanından metrobüsle mecidiyeköye, oradan etilere gelmiştim. daha 1 saat öncesinden bahsediyorum. otobüsten indim bi halt yok, birden ansızın kar başladı. ulan siktiğimin etilerinde tipi var, yerler bembeyaz oldu, gözgözü görmüyor. neyse bi taksi durdu, moruk bir amca, daha çamlıbahçe dedim başladı kurkur, ya ilk biz iniyorsak, ya yolda kalırsak, ulan uludağ mı burası, daha 2 dakikadır kar yağıyor, sanki titanikteyiz de buzdağına çarpacaz. moruk ırın kırın etti, dön geri geldi, etilerde dolandı dolandı, bebek yokuşunun başında ben inmem aşağıya diye zırlamasın mı, bir de diyor ki, para verme istemiyorum, "ulan istesen de vermem param yok" dedim, bastım indim taksiden. akmerkezin ordan bizim eve inmeye 5 liram var , bir de öküz benden para isteyecek etilerde tur attı diye. siktirgit pezevenk . neyse o siktiğimin etilerinde tipi altında akmerkeze doğru yürürken başka bir taksi durdu, bebek'e iner misiniz dedim, hee dedi, gençten bir adam. tıngır mıngır indik bebek'e, tabii bizim burası ılıman iklim , bir tek kar tanesi bile yok dostlar. taksimetero 4 lira 60 kuruş tuttu, verdim 5 lirayı, allah razı olsun dedim, hayır dua ettim adama. şimdi yemeği de ağzima mı yedim burnuma mı yedim anlamadım, asabım bozuk.

o zaman hepinize donsuz geceler ulan!


24 Ekim 2008 Cuma

BLOGGER YASAKLANDI

Akp hükümeti youtube'dan sonra, blogger sitesini yasakladı

o milyonlarca resim, yazı, tarif, kutsal bilgi, gereksiz bilgi, anı, eleştiri, yorumlar, fıkralar, masallar, acı gerçekler, ahkamlar... milyonlarca... bizim devletimiz bizim bunlara erişmemizi yasaklıyor...

Real Fiesta'yı kendi adresimde sakladığım için, blogger üzerinde olmadığı için görebiliyoruz hala. Ben de güncelleyebiliyorum... ama ama bundan sonra okuduğum o harika blogları göremeyeceğim! Ve o sayfaları yazanlar, bizimle paylaşanlar... yazılar, anılar, yemek tarifleri... bütün o emekler de boşa gitti.

bu yasaklama ne demek, ne demek? toplumlar hakedildikleri şekilde yönetilirmiş, bizim hakettiğimiz bu mu?

Yakında real fiesta da yasaklanır. ne de olsa türk gençliğine dünyayı gezin, müzelere gidin, kitap okuyun diyoruz, Mustafa Kemal'i seviyoruz... bu yazıyı yayınlamaktan gurur duyuyoruz. bütün bunlar artık büyük suçlar oldu bu ülkede belli ki.

Hayatta her şey ödenir. Geçmişin de bir bedeli olması, nedamet bile getirse, bir devletin kendisini yıkmak için yola çıkan zihniyete emanet edilmemesi gerekir...di.

Hala kendimizi kandırıyoruz. Biz artık laik demokratik bir hukuk devletinde yaşamıyoruz. Gün gelir google, facebook, yahoo hepsi kapanır. biz de oradan buradan, ktunnelden; bilgisayarın host ayarını değiştirerek bu sitelere girmeyi marifet sanmaya devam ederiz.

Tehlikenin farkına varmaya üşenerek, karanlığı daha ne kadar görmezden gelebiliriz ki?