alemlere aktık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alemlere aktık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2016 Pazar

221B Dergi Lansmanı


Geçenlerde işyerinde bilgisayar başında tosun tosun otururken Mylos Kitap'tan gelen gelen email ile 221B Derginin lansmanına davet edildim.


Mylos Kitap, sadece polisiye basan Labirent Yayınları'nı bünyesine kattığı gibi, bir de polisiye dergi çıkartıyor: 221B. Dergi 2 ayda bir yayınlanıyor ve şu anda ikinci sayısını kitapçılarda, marketlerde, her yerde bulabilirsiniz. Bizim işyerinin bulunduğu Cevizlibağ'ın ara bir sokağındaki Migros'ta bile dergiyi görüyorum ve seviniyorum.




Derginin kadrosu evlere şenlik, hemen hemen tüm polisiyeciler burada yazıyor, bence Esmahan Aykol ve Mehmet Murat Somer de kadroya eklense harikulade olacak : Algan Sezgintüredi, Sevin Okyay, Esra Türkekul, Suphi Varım, Celil Oker, Ahmet Ümit, Erol Üyepazarcı, Seval Şahin...


Ben açıkçası en başta Algan Sezgintüredi'nin yepyeni Vedat ile Tefo hikayesi için dergiyi almıştım. Ama dergi sadece polisiye hikaye dergisi değil. Filmler, diziler, kitap tanıtımları, çok ilginç araştırmalar (misal dedektifler ne yer ne içer?) ile dopdolu, zengin bir içeriği var derginin. İlk sayısı 64 sayfa idi, ikinci sayı 96 sayfa, yani çok daha dolu.


Lansmana gelince, Salı akşamı işten çıkıp Taksim dolmuşuna binerek kolayca geldim, Şişhane'deki Nan diye hoş bir mekanda idi kokteyl. Hava pek güzeldi, bütün yazarlar ve davetliler kaldırıma dökülmüş, mekanın mükemmel içki servisinden faydalanıp sigara ve pipolarını tüttürüyorlardı. Pek enteresandı atmosfer, sanki her an bir çığlık kopacak, biri şangır şungur yere düşecek ve yazarlarımız bu cinayeti çözmeye çalışacaklardı. (Öyle bir şey olmadı)





Arka arkaya gelen kokteylleri, votkaları dikleyerek müthiş sohbetli ve eğlenceli bir gece geçirdim:

Esra Türkekul

Kapalıçarşı Cinayeti'nin harika yazarı Esra Türkekul ile çok keyifli bir sohbet ettik. Hatta kitabımı imzaladı :) Yeni kitap Cadıbostanı Cinayeti de çıktı bu arada.


Algan Sezgintüredi

Vedat ile Tefo serisinin kıymetli yazarı Algan Sezgintüredi, yeni kitabın seneye çıkacağını müjdeledi. Facebook'dan ve imza günlerinden tanışıklığımız var sağolsun, tabii o beni Judy Abbott diye biliyor:))) Eh, 1991'den beri kullandığım mahlasım, bence sıkıntı yok :) Bu arada lansmanda hakiki Tefo ve Seyfo ile tanıştığımı da söyleyeyim :)


Esmahan Aykol

Kati Hirşel polisiyelerinin müthiş yazarı Esmahan Aykol ile ilk kez tanıştım. Çok candandı, gece boyu epey sohbet ettik.


Sibel Gür Sezgintüredi

Ve tabii ilham perisi, şahane kadın Sibel ile bütün gece muhabbet ettik, bir sürü yazarı nefis bir şekilde çekiştirdik. Sohbetine doyum olmadı :)


Harika bir geceydi, çok eğlendim, epey de içmişim farketmeden:) Mekanı da tebrik etmek gerek, hiç durmadan içki servis ettiler, hiç boş bırakmadılar :)

Bence Türkiye için gayet ütopik bir hayali gerçekleştiren 221B derginin, upuzun bir yayın hayatı olur umarım.



xo xo

9 Mart 2014 Pazar

Şahane Cumartesi

Size öğlen 1'de başlayıp Pazar sabaha karşı 5'te biten Cumartesimi anlatacağım dostlar.

Sabah uyandığımda saat henüz 7 idi, sanki işe gitmeye geç kalmış gibi panikle sıçramıştım ama sonra haftasonu olduğu aklıma geldi. Üstelik gece dışarı çıkacağım için biraz daha uyumak istiyordum. Gözlerimi yumdum, ıkındım sıkındım, kendime ninni söyledim... (soft kitty, warm kitty..) Sonra gözümü açtım ki öğlen 1 olmuş! Yuh.

Yüzüm gözüm uykudan şişmiş vaziyette kalktım, tabii kahvaltı filan hak getire. Abimler gelmişti, onlarla beraber öğlen yemeği yedim. Kahve içtim. Sonra giyinip kuşandım ve beraberce Zehra Halama, aile toplantısına gittik.

İnanılmaz bir manzaraydı! Sofradaki börekler, baklavalar, sarmalardan bahsetmiyorum. Beraber büyüdüğüm kuzenlerimle beraberdik, hepsi evlenmişti, biri dışında hepsinin kucağında bebesi, ağzına mama tıkmaya uğraşıyorlardı! Tabii küçük prens Ertuğ hariç, canııım,  tabağını almış koltuğun ucuna ilişmiş, kendi kendine böreğini yiyordu o :)

Börülce yemedim

Baklava da yemedim

Sarmadan 3 tane

Bu börekten 1 tane yedim. Su böreği de vardı, onu da yemedim.

Kek yemedim

Hepimiz yanyana dizilip fotoğrafımızı çektirdik, hem üzülmesinler diye gelinlerle damatları da aramıza aldık:)))



Sonra çılgınca selfie çektik, ayy görmemişin selfiesi olmuş!

La Capitana ile Miss Judy

Kaptanımla selfie çektiğimiz odada ne hatıralar, ne hatıralar! O odaya kapanır, deliler gibi gülerdik. Kaptan bana makyaj yapardı, sonra onun beyaz dizilerine gömülür, ağzımızın suları akarak; çelik grisi gözlü erkeklerle inatçı kızların aşk maceralarını okurduk:)


Güzel Sibel, Judy ve La Capitana


Abim niye gırtlağıma sarılmış, onu anlamadım:)

Akşamın sonunda artık ufaklıkları eğlendirme vakti gelmişti, Amca,dayı, enişte, hala, yenge, kim varsa oturduk hep bir ağızdan "Domatesin çekirdeği kırmızı kırmızı", yok efendim "daha dün annemizin kollarında", eyvah eyvah, ben o şarkıda hep ağlarım  "benim annem, güzel annem", hep bir ağızdan güldür güldür söyleyip alkış tuttuk minikler eğlensin diye. Komşular, mahalleye Moskof indi deyip polis çağırmadı ya, hayret! Kuzenlerim ise benim şokla bok arasında gidip gelen suratımla dalga geçtiler epey. Ben de "eve gidip Star Wars izleyeyim de fabrika ayarlarıma geri döneyim" dedim:)


Güleryüzlü, tatlı kuzu Irmak

Miniş, minicik Mina kuzusu

Kalkma zamanı gelince abime beni Cevahir'e bırakmasını reca ettim. Watsons ile Gratis'in Kadınlar Günü indiriminden anneme yüz kremi alacak idim. Kalabalık boğucuydu ama herhalde uykumu aldığımdan mı nedir, cin gibiydim. Gık çıkartmadan kuyrukta bekleyip anneciğimin kremlerini %50 indirimli olarak aldım, sonra metro ile Gayrettepe, oradan otobüs ile Etiler, oradan taksi ile eve geldim. Saat akşam 8 olmuştu. O yağmurda taksi nasıl buldum, ben de hayret ettim.

Saatler 9'u gösterdiğinde giyinip kuşanıp süslenip, Çito, Neşe, Gökçe ve Kadriye ile buluşmaya gittim. Ayy ne macera, gece 10:15'te vapur varmış Kadıköy'e ! O vapura binip karşıya geçtik. Bağdat Caddesindeki Nispet isimli kulübe gittik dostlar, Çito ve Gökçe'nin doğumgünü kutlaması için. Evet, bizim tarafın suyu çıkmış gibi taa buralara gelmiştik.


Aman sabahlar olmasın

Kudurrrr


Bora Öztoprak, Kaan Öztürk, Equip


Bora Öztoprak'ı hayatımda ilk kez dinledim herhalde ne bileyim? Bardak kadar bir adam. Çok eğlenceli bir program yapıyor. 90'ların meşhur Türkçe pop şarkıları teması tutturmuşlar ekibiyle, yanında Kaan diye biri var, her frontman'in ihtiyaç duyduğu nefis bir lead guitar. Hem harika çalıyor, hem de harika söylüyor o da. Bunlar takır takır şarkı söylüyorlar, arada muhabbet edip izleyicilere takılıyor, hem de bazen şarkı sözleriyle oynayıp Tayyo'ya giydiriyorlar bir güzel. Türkçe pop ve 90'lar seviyorsanız mutlaka gidin, şahane kudurur, kurtları dökersiniz. 100TL, sınırsız yerli içki, çerez, patlamış mısır eşliğinde:) Vestiyer paralı.



İndirimden aldığım Maybelline mercan rengi rujum çok şahane:)

Ayyy sadece tek kötü bir şey vardı, gece 3'ten sonra sigara yasağı bitiyormuş. Ne gerzekçe değil mi? Kulüp dediğin yerin altında, kapalı, kutu gibi bir mekan. Üstüne millet denyo gibi sigara içmeye başlayınca bütün keyfim kaçtı haliyle. Program bitene kadar, 1 saat zehir soluduk. Allah kahretsin, bu yasaktan önce biz nasıl Mojo'da sabahlıyorduk, inanamıyorum. Kendimi zor attım dışarı.

Eve dönüşümüz de çok kolay oldu, taksiye atlayıp bomboş yollardan cırt diye bizim tarafa geldik. Kııız, karşı yaka ne kadar durgun ve sıkıcıydı. Bağdat Caddesi dışında her yer derin bir sessizliğe gömülmüştü. Bizim yakada hayat vardı, millet kudurmuş gibi sabahın 4:30'unda sokaklarda idi:)))

Etiler'den geçerken de trafik durdu bir an, Ayta Sözeri geçmesin mi önümüzden! O da programını bitirmiş aracına gidiyordu gidiyordu herhalde. Ay çok severim Ayta Sözeri'yi, bir kere Taximhane'de programına gitmiştim, harikulade idi.

Neyse efendim, kızlar beni eve bıraktılar ve gece burada bitti sanıyorsanız bir daha düşünün derim. 

Taksiden indim, el salladım, sonra kapıya hamle ederken bizim mahallenin 5 köpeğinin koşa koşa bana doğru geldiklerini gördüm. Bir tek Fındık yoktu, Fındık minnacık bir cins köpekti, hep büyüklerin arkasından, en sonda koşardı. Gazeteci İsmet Berkan'ın tekmesiyle araba altında kalıp öldü. Hep üzülürüm onun o pıtır pıtır koşmasını anımsadıkça.

Üzerime koşan köpekleri görünce hemen evde sakladığım kemik şeklindeki bisküvi torbasını alıp sokağa geri döndüm. Sabahın 5'ince köpüşlerle parti yaptım, bir güzel yediler bisküvileri takır takır. Tontikler ya.










Yalnız bir hariç. Buncağız bisküvi yemedi, Ne yaptı biliyor musunuz, ben çömelmiş diğerlerinin ağzına bisküvi tıkalarken, bu geldi kocaman kafasını bana yasladı, öylece bekledi. Canım ya, bütün canlılar gibi sadece sevilmek istiyordu. Şu yavrucaklara kalkan eller ayaklar kopsun inşallah.






Bisküviler bitince eve girdim, sesim duyup uyanan, sonra da fırt diye bahçeye kaçan şişko kedimi yakaladım, onu da yatırdıktan sonra nihayet yatağa girip uyuyabildim.

Ne inanılmaz bir günmüş değil mi?

Ve böylece kutlu doğum haftama girmiş bulunuyorduk:)))


xo xo


14 Şubat 2013 Perşembe

Istanbul'da Nefis Bir Kış Gecesi

Cüce Şubat bize sürpriz yapıp günlük güneşlik havalar yaşatınca, minik Kübra arkadaşımla aman bu tatlı havayı kaçırmayalım dedik ve kendimizi alemlere attık dostlar.

Bu sefer değişiklik olsun istemiş, daha önce hiç gitmediğimiz bir mekanı keşfetmeye karar vermiştik. Şişhane'de Gozo Tapas Bar'ı görünce, birkaç tane meze alır, little little into the middle yaparız diyerek mekana süzüldük:)

Menüde ana yemeklere hiç bakmadan sadece mezelere yoğunlaştık. Yerli mezeler, İspanyol mezeleri ve dünya mezeleri bulunuyor idi menüde. Yerlileri de atlayıp İspanyollar ve diğer ecnebilerden seçim yaptık, işte bakınız  :



Şimdi sağ baştaki, keçi peynirli bilmemneli ekmek üstü, ortadaki kanyaklı mantarlı ekmek üstü, yanında kırmızı şaraplı karides güveç, en önde ise adını unuttuğum birşeyli et:)

Meze seçimimiz başarılı idi, ben en çok mantarlıyı sevdim, Kübra da keçi peynirliye bayıldı. Etle patates karnımızı doyurdu, yumuşacık lokum gibiydi valla. Güveç ise damaklarımızı şenlendirdi:) İkişer tane birayla sohbeti koyulttuk da koyulttuk. Aman ne sefalandık, ne sefalandık:) Sevdik Gozo'yu. O da bizi sevdi, 4 çeşit meze ve 4 biraya toplam yuvarlak 90 TL reca edeyim dedi:)

Gozo'dan çıkıp Galata'ya doğru yürüdük. Hava o kadar güzeldi ki, adeta serince bir bahar akşamı gibiydi. Paltolarımızın önünü açık bırakmıştık, Galata'daki minik antin kuntin şeyler satan tükkanlar hep açıktı, bazılarının önünde besili ve de şımarık Istanbul kedileri mağrur bir edayla oturmakta idiler. Heyecanlı, hormonu fazla kaçmış gençler var güçleri ile konuşup gülüyor, güzelim Ceneviz kulesinin eteğinde şarapçılar tatlı tatlı demleniyor, restoranlarda herhalde sabah işe gitmeyecek insanlar zevkü sefa içinde geceye kadeh kaldırıyorlardı. Biz de buradaydık, bu anın, Galata'nın, Istanbul gecesinin bir parçasıydık işte.

Kuleyi her gördüğümde nedense pek neşelenirim, yine öyle oldu, Kübracıkla yüzümüzde güller açtı o eski, canım kule karşımıza çıktığında:)



Kulenin tadını çıkarttıktan sonra tıngır mıngır İstiklal Caddesine geri döndük, Galatasaray'a doğru uzandık, ara sokaktaki Tektekçi'de bulduk kendimizi.

Aman da aman, bu Tektekçi'nin bahsini ne vakittir işitmekte idim, meraktan çatlamadan gidip gördüm, içtim çok şükür dostlar.

Burası minnacık, haftasonu filan herhalde içeri sıkışamayız bile. Menüde tatlı, ekşi, sert shotlar var. Masalarda da meze niyetine bonibonlar pek şirin:)) Shotlar üç boy, fiyatları da farklı farklı tabii. Biz hep standart boyları ve ucuz çeşitleri seçtik. 

Yüzüme nur indirdim:))

Shotların süsleri de pek güzeldi, kiminde meyve, kiminde çikolata, bir tanesinde jelibon bile vardı. Kiss sert ve en ucuz olan idi (5 TL) Beberuhi kahve likörlü idi sanırsam. Yoda yeşil olandır. Bir tanesi framboazlı filan evlere şenlikti. Biri de çikolatalı kremalı aman aman... Hepsine bayıldık. Üstelik bir kase hakiki çıtır çerezlerimiz geldi, çerez tabağında hiç leblebi yoktu hee, silme fındık fıstık:)) Fıstığı görünce keyifler tam oldu:))  (10 shot'a toplam 60 TL ödedik)

Shotlarımız ve çerezimizi alıp kapı önüne çıktık. Ohh sohbet muhabbet derken bal gibi tatlı havada shotları diktik kafaya tek tek:))) Sonra da kahkah kihkih evlere dağıldık.

Ertesi günü, "ah nasıl eğlendik, ne güzel gezdik, şu pis trafiğiyle ömrümüzü çürüten Istanbul bize yine ne güzellikler yaşattı" diye düşünürken ben hapşırmaya başladım, Kübra fırk fırk burnunu çekip "boğazım ağrıyoo" diye sızlanmaya koyuldu. Ayol bugün işe geldik ki, ikimiz de şifayı kapmışız, hava ne güzeldi diye üşütmüşüz bir güzel ahahahah:)))

Siz de bol bol gezip eğlenin ama üşütmeyin kendinizi annem, bahara, açılıp saçılmaya az kaldı. Dayanın ha gayret:)

xo xo

18 Mart 2012 Pazar

Geleneksel Doğumgünü Kutlama Şenlikleri

Dün gece arkadaşlarımla doğumgünümü kutladım sevgili izleyiciler. Çok ağır kutlamışım ama hala kendime gelemedim:) Kendi rekorumu kırıp 3 mekan gezip, içip coşup eğlendim. Fazla abartmamışım neyse midem hiç rahatsız değil çok şükür:))

Dün, arkadaşlarıma ikram etmek için Pelit'ten o çok sevdiğimiz üzeri böğürtlen kaplı milföylü turtadan aldım. O esnada ne göreyim, rengarenk makaronlar hazırlamışlar, cici cici kutulara dizmişler... Yahu 14 Mart'da pasta yemedim, bugün kutlama günüm bari kendimi şımartayım diye bir kutu da makaron alıverdim.



Amannn, bir başlayınca insan kendini tutamıyor dostlar, o kadar beğendim ki anlatamam. Dışları yumuşak, kremaları epey yoğun... her birinin farklı bir aroması var.. Bağımlılık yapıcı kesinlikle.

Gece için Zara'dan aldığım tulip dress'i giydim. Maalesef boydan düzgün bir fotom yok. Ayna karşısındaki resmi de çok acele çektim güzel olmamış.



Böyle kısa ve kabarık etekli, yeşilli bir elbise. Geçenlerde başka bir rengini Kate'in üzerinde görmüştük:))) Meğersem öyle elbise giymekle düşes olunmuyormuş, insanın oturmayı kalkmayı becermesi gerekiyormuş, öyle bir elbise ki, azıcık eğilsem dötüm kabak gibi meydanda, bir türlü idare edemedim kendimi. Bütün gece frikik verip durdum:))


Kırıntı'ya ilk ben gitmiştim. Rezervasyon yapmıyorlar ya, masa beklemek gerekir diye düşündüm ama rahatça yer buldum. Yine boş masada tek başıma sanki ekilmiş gibi kızçeleri bekledim. Geçen sene de bu sahneyi yaşamıştık; makus kaderimdi bu benim:))



Tabii çok geçmeden kızçeler geldi, siparişlerimizi verdik. Hala üniversitedeki kadar çok içebilen aslan Çito "hişt çocuk bize alkol getir" diyerek şarap siparişimizi verdi. Ben yemek yerine mozarella sticks ve nachos yedim şarabımın yanında. Seval'le Arzu ise bana özenip zayıflamaya karar vermişler, dükan diyetine başlamışlar. Onlar mozarellalara, nacholara bakıp yutkundular. Bir zamanlar ben "hiç birşey zayıflık kadar lezzetli değildir" derken bana gülüp eğlenmişlerdi, şimdi vuruş sırası bana gelmişti dostlar:))


Kalecik karası çok hafif ve lezizdi, zaten o şişe nasıl bitti anlamadım. Kızçelerle epeydir görüşememiştik, tek tek son zamanlarda neler yaptığımızı anlatırken bir baktık şişe bomboş! Aa ne yapsak ne etsek derken Çito çoktan Miller sipariş etmiş bile:)

Sonra benim aklıma, yıllar önce yine Kırıntı'da 30. yaşımı kutlarken verdiğim pozun aynısını vermek geldi, şişeyi dikledim, Arzu da çekecek bekliyoruz, ben de lıkır lıkır içiyorum... Anam bir türlü çekemedi hatun, ben bir dikişte şişeyi boşalttım! Ne yapalım, sanatsal kaygılardan ötürü ikinci şişeyi de içmek zorunda kaldım, herşey fotoğraf için, blog için:)


Sohbet muhabbet çılgınlar gibi gülüp eğlenerek içmeye devam ediyorduk. Bir yandan da köşedeki ekrandan gözucu ile derbi sonucunu takip ediyorduk. İçimizde tek Cimbomlu olan Çito, 2. golü atınca epey bir coştu:)) Ben şöyle güzel bir hezimete uğratırız Cimbom'u diye ümit etmiştim ama bu sefer olmadı, en azından Çito arkadaşımın morali bozulmadı, dostluk kazandı :)

Artık yemek içmek, utanç verici eski hatıralar ve iş dedikoduları tükenmişti, herkes "pasta isterük" diye kazan kaldırmıştı. Bir sürü garson arkadaşlar alkışlar kıyametler eşliğinde muhteşem pastamı getirdiler, Arzu'yla Seval de dükan diyetini pastaya gömdüler valla dayanamayıp yediler. Lady Charlotte da onları pasta çok hafif diye avutmaya çalıştı, ben de dedim ki  "evet çok hafif; içinde bir tek yağ var, un var, şeker var" ahahah:))


Pasta kesilip cici hediyelerime kavuştuktan sonra evlere dağılma saati gelmişti. Kızçelerle öpüşüp koklaşıp ayrıldık, biz Çito ile geceye devam etmek için kendimizi İstiklal Caddesine attık. Çito'nun kızkardeşleri bizimle burada buluştular. Onlar sevdiği için bu sefer Türkçe pop çalan "Eelence" diye bir mekan varmış, oraya gidecektik.


Eelence, tam Pera Palas otelinin karşısında, böyle ince uzun kutu gibi bir tek oda düşünün; kenarda da bir bar işte o kadar. Bangır bangır eski pop şarkıları çalıyor. Biz yine şanslıyız, bilmeden arkamızı duvara verip durduk o allahın belası yerde. Burası meğersem pek popülermiş, millet herhalde göt göte eğlenmeye çok meraklı. O daracık mekan bir doldu bir doldu, inanamazsınız... Çalan şarkılar zaten beynimi oyuyor... İnsanlar üstüste daracık yerde durdukları yerde güya eğleniyorlar. Yani bu nasıl bir eğlence anlayışıdır arkadaşım? Mojo'ya da gidiyoruz ama insan gibi dans edip tepinebiliyoruz yani, burada dipdibe yapışık fantazitör bir eğlence anlayışı hüküm sürüyor. En kötüsü de sigara içiliyor, ulan unutmuşum sigara dumanı işkencesi altında eğlenmeye çalıştığımız o eski günleri. Çok rahatsız oldum.

Fakat asıl rezaleti çıkışta yaşadık. Bildiğin çıkamadık mekandan dostlar. İnsanlar etten duvar olmuş. Ben ki yıllardır metrobüste ömrüm geçiyor, stadyum konserlerinde elli bin kişi içinden çıkmayı başarıyorum, tıkışık metroya kendimi sokuşturuyorum.. Yok, bu berbat Eelence'den çıkamadık, insan duvarı içinde sıkıştık kaldık. O kadar fenalaştım ki milleti dirseklemeye başladım oh, herifin biri laf edecek oldu ona da ağzıma geleni saydım, ne diyon lan  pezevenk puşt derken biraz daha orada sıkışık kalsak Behzat amirimden öğrendiğim bütün küfürleri sayacaktım.



Tek parça halinde Eelence'den çıktığımızda saat 2'ye geliyordu herhalde. Koşa koşa Balo sokağa gidip kendimizi James Joyce'a attık oh bee dünya varmış. Canlı canlı rock müzik, eski deri koltuklar ve muhteşem Guinness birası... Artık yorgunluktan bitmiştim ben, o yüzden oturdum, kocaman bardağımı kaldırıp ilk gördüğüm ecnebiye "Happy St Patrick's day!" dedim sonra o enfes kremamsı birayı içtim. Herif de pat diye gelip yanıma oturdu, başladık muhabbete. Birmingham kasabasından geliyormuş, İngilizce kursunda ders veriyormuş falan filan. Ama uçuyor herif belli, zom olmuş. Beraber sarhoş İrlanda şarkıları söylemeye çalışıp beceremedikten sonra amcam hava almaya gitti, biz de rahat rahat müthiş leziz biralarımızın keyfine baktık. Ben artık uyumak üzereydim zaten, zıpır Çito'nun maşallahı vardı, gitti sahne önünde grubu dinledi, tepindi, helal olsun ona!


Guinness bitince artık evlere dağılma zamanı gelmişti, beni de şeytan dürttü, Guinness bardağını çalmaya karar verdim, alıp çantama tıktım:)) Çıkışta ciyuv ciyuv öter mi diye merak ettik ama birşey olmadı. Kocaman bir Guinness bardağım oldu böylece ama içi boş olarak ne işime yarayacak, orasını bilemedim. Sarhoş kafası işte deyip geçelim:))

Böylece sabahlara kadar mekan mekan gezerek şahane bir kutlama yapmıştım. Ama çok yoruldum, ben artık öyle tıklım tıkış yerlerde; bas bas müzik dinleyerek eğlenemiyorum dstlar. Seneye meyhanede kutlayalım madem, hani klarnet, keman, darbuka çalsınlar; biz de klarnete para sokalım, öyle işte:))

xo xo

22 Şubat 2009 Pazar

bak gözyaşı bak...

Cumartesi ne güzeldi, sabah o berbat yağmura rağmen Bambi'de kahvaltı ettik, omlet, dilli kaşarlı, pastırmalı kaşarlı tostlar yedik; atom içtik. Sonra Bakırköy'e gidip, fincana bakmadan yüzünden geleceğini okuyan, ismini bilen ablaya fal baktırdık.

Gece Çito ile alemlere aktık sonra, Vera'da her türlü yasak kızartma (patates, sosis börek, köfte, peynir, kalamar) ile biraları tekilaları yuvarladık. Garson benim tuvalete gittiğim bir an Çito'ya "arkadaş sağlım içiyor" demiş . Sonra Mojo, saatlerce dans, Living On a Prayer, Sweet Child O'Mine... Circus Band'ın 10 senedir söylediği bildik coverlar...

Sonra keyif içinde eve döndüm ve taksiden inerken parmağımı kapıya sıkıştırdım. Tırnak mosmor oldu. Düşecek herhalde. Ama bu ağrısı... Ve evde 1 tane bile Cataflam yok idi. Hayatta regl ağrımı geçiren tek ağrıkesicidir kendisi. Sabaha kadar ağladım, bugün de sürekli ağladım çocuk gibi , dayanamadm bu ağrıya. Bebek'teki nöbetçi eczaneye "bana morfin verinnn" diye höykürerek daldım, eczacı amca Cataflam'ı çaktı , parmakımı da bir merhemle sardı. Ama acı geçmedi hala. Çok ağrıyor, tırnağım mosmor, yine ağlamaklı oldum ben baba:(((

24 Ekim 2007 Çarşamba

Sevgili Günlük

Ne zamandır günlüğümü yazamamışım, sevenlerim merak etmiş sağolsunlar.

O vakit anlatalım bakalım Miss Judy Abbott neler yapmış:

Aaa önce şunu söyleyeyim, dün Kanyon'daki D&R'da GQ dergisinin özel bir sayısını buldum, 50. yıl sayısı galiba, kapakta gencecik bi Al Pacino. O duygulu Michael Corleone gözleri ile bana bakıyor. İşte o kapağı tarayıp Lady Charlotte'a göndermeli idim.

Bir de seyyahat dergisi aldım, Avrupa'da muhakkak görmemiz gereken 100 destinasyonu tek tek anlatan, mükemmel bir eser, 10 ytl.

Asıl haber ise Cumartesi gecesi yaptıklarımız. Gece bizim kızlarla buluşacak idik, ben de sabah kalkmış tembel tembel kahvaltı yaparken kuzenim La Capitana aradı, kendisi bir alışveriş krizine girmiş idi, tek tek alışveriş merkezlerini dolaşıyor idi ve yardım etmez isem çıldıracak halde idi.

Hadi kalktım, toparlandım, Cevahir'de kuzeni yakaladım, mağazaları dolaştık, aile dedikodusu yaptık bolca, gülmekten yarıldık tabii bu arada. Sonuçta kuzenim oğluna palto, don, fanila falan almış idi. İşte evli ve çocuklu arkadaşların olayı bu dostlar.

Starbucks'da kahve içip tavuklu jambonlu sandöviçler yedikten sonra kuzenim kocacığıyla sinemeya gitti, ben de metroyala Taksim'e gelip arkadaşlarımla buluştum. (Megavizyon fırsat dvdleri köşesinden Toy Story 11 Ytl.)

Kararlaştırdığımız saatte sadece Didem ile minik Ceyda geldiler, tabii ben çok kızdım köpürdüm, bir daha onlarla buluşmayacağım diye geç kalan arkadaşlara tehditler savurdum falan. Beni sakinleştirmek için Kafe Krepen'e götürüp kola içirdiler, bu arada ortaya çıktı ki, Tuğba ile Sinem işteler, Ayfer akşamdan kalma, Deniz trafikte takılmış, Gülcan da kokoş işlerle meşgul.


Ekip toplanınca Nevizade'ye gidip Vera'da girişte kalabalık bir masa yaptık, şefim patates getir, şefim çerez yolla diyerek masayı donattık.


Biralar gırla gitti, birkaç tane duble patatates, iki tane sosis tabağı, iki tane börek tabağı, çerezler derken iki tane de tekila patlattım


O kadar yemeye içmeye kişi başı 25 Ytl ödedik. Üzerine de meydana çıkıp köşede hamburger yedik, biraları bastırsın diye püahahaha. Sonra da metroya binerek minik Ceyda ile eve döndük.
İşte bu şekilde yuvarlanıp gidiyoruz.

26 Mart 2007 Pazartesi

Ela'da Mojito partisi

Farkettim de geçen haftayı Lost'un 1.sezonunu izleyerek geçirdiğim için bloglama yapmamışım.


O halde haftasonumu anlatayım size sayın seyirciler. Cuma akşam işten çıkıp Cihangir'deki Leyla'nın üst katına kurulmuş olan Ela isimli tapas bara gittik.
Manzara müthişti, boydan boya Haliç, Topkapı, camiler, eski İstanbul silueti. Tapas ispanyol mezesi olduğu için yemek yoktu, sadece meze vardı: Patatas bravas; mantarlı bilmemne, Endülüs usülü tapas. Sonra mojito içmeye başladık, naneli serinletici mojitolar arka arkaya götürüyorduk; bir üç beş derken geri kalanını anımsamıyorum, deliler gibi gülüyorduk, garsona 6 Nisan'da gelip 6 tane mojito içeceğiz falan gibi şeyler söylüyorduk... Sonra minik Ceyda Didem'i ve beni evlere dağıttı, yatıp sızmışım. Cumartesi sabahı berbat bir başağrısı ile uyandım, kovayla kahve içip kendimi dışarı attım. Ama Cuma gecesi nelerden bahsettik, ne muhabbetler döndü, rezillik çıkarttım mı? Anımsamıyorum!

Cumartesi günü blogumuzun en yeni üyesi La Capitana ile Yeniköy'de buluştuk sayın seyirciler. Kendisi ile bütün ömrümce beraberdim o yüzden inanılmaz öyküleriyle blogumuzu şenlendireceğini düşünüyorum. Capitana ile Yeniköy Passion cafe'de oturup kahve içtik, muhteşem böğürtlenli pastasından tattık, sakızlı dondurma yedik, sonra Tarabya'ya kadar yürüdük. Sahil yolu çok güzeldi, yalılar malılar insanın aklını alıyor zaten.

Konuşurken şunu düşündük, yıllar önce Capitana'nın odasına kapanır, arka arkaya beyaz dizi romanlarını okurduk, şu küçük beyaz aşk romanları serisinden bahsediyorum. Bu romanların kahramanı genç güzel ve incecik kızlar, taş gibi yakışıklı, zengin, ateşli, ve mutlaka ÇELİK GRİSİ gözlere sahip heriflerle aşk yaşarlardı. Ulan ömrümde bir çift çelik grisi göz görmeden ölüp gideceğim ona yanıyorum. Neyse işte biz oturur bu kitapları arka arkaya yalar yutar kafayı yerdik beraberce. Şimdi aradan 15 yıl falan geçti , belki daha fazla. Hayatımızın o romanlardaki gibi olmayacağını anlamamızın üzerinden de çok geçti herhalde. Hayat çok tuhaf. O kitapları okur ve hayal kurarken nerede olacağımı sanıyorsak, şu an çok bambaşka yerlerdeyiz. Belki yine o küçük romantik ve sonu hep mutlu biten kitapları okumalıyız. Çünkü sanırım yeni hayallere ihtiyacımız var bizim.

11 Şubat 2007 Pazar

Entel dantel alemler

Dün gece Didem, Yeşim, Gökben ve flörtü Luke Skywalker ile Taksim'de alemlere aktık sayın seyirciler. Asıl amacımız SHAMAN WORLD MUSIC DAYS etkinliği sebebiyle İstanbul Garaj isimli bilmediğim bir mekanda konser verecek olan tanımadığım Talvin Singh isimli Hintli müzisyeni izlemekti. Kendisini tanımam etmem, konsere de kendi istek ve rızamla gitmedim, kızlar beni kandırmıştı, bunu da lehimde bir nokta olarak not ediniz!

Evet tabii önce minik Çin Büfe'de erişte, sebze kızartması yiyip, yasemin çayı içtik. Sonra Starbuck's'ın İstiklal Caddesi'nde en son açtığı ortadaki tükkanına giderek kahve içtik sayın seyirciler.

Kahveden sonra saat 9'da (tastamam biletin üzerinde yazan başlama saati) Garaj'a iniverdik. Hani şu minik Culina'nın önünden aşşağı doğru iniyorsun , orası! Fakat kapıdaki 24 dizisindeki CTU'dan fırlama ajanlara benzeyen adamlar bize tuhaf tuhaf baktılar. Talvin saat 1'den önce çıkmaz dediler. Ama nasıl olur, bilette 9 yazıyor dedik, bıyık altından güldüler! İşte beni zorla getirdikleri bu konser aslında yoktu bile sayın seyirciler! Bu Talvin denen abi DJ idi ve performansına ne zaman başlayacağını da bir Allah bir de kendi paşa gönlü bilirdi! Fakat biz dana gibi ortada kalmıştık, ne yapacaktık. Böylece İstiklal'in tıkış tıkış kalabalğına karışıp dolanmaya başladık, kitapçılara falan baktık, dergileri karıştırdık. Sonra Jaz Cafe'ye gidip içmeye karar verdik. Aman burası ne kadar güzel bir bardı anlatamam. Aynen Cheers'deki gibi bir mekan! Hani hep acaba buralarda var mıdır bir benzeridiye merak ettiğimiz bir yer. Güzel ama konuşmanı engellemeyen müzik, aydınlık ortam, kırmızı duvarlar, bar, masalar, süperdi!İşte bu güzelim mekanda içip coştuktan sonra Garaj'a geri döndük, paltolarımızı vestiyere bıraktık (6 ytl) ve mekana girdik. Gerçekten kocaman garaj gibi, ferah bir mekan. Sigara içilmeyen bir kısım bile vardı. Fakat ben bu tarz mekanlarda ne yaptığımızı unutmuşum dostlar. En son ne zaman Mojo'ya gidip de sabaha kadar dansetmiştim? 2, 3 yıl olmuştur. Buradaki sorun şu idi, sahnede bir DJ hafif etnik tabanlı elektronik müzik yapmakta, gençler bu müzik eşliğinde coşmakta. Amma gelin görün ki, ben sevdiğim şarkıları söylemeden coşamam, rockingen şeyleri severim, DJ'den elektronik müzikten tiksinirim, aman yarebbi, beni kandırıp nereye getirmişlerdi???

Vallahi, biz Didem'le bu san'atsal DJ müziğine 1 saat kadar katlanabildik. Sonra Talvin'i bile göremeden önden evlere dağıldık sayın seyirciler. Bir de Garaj'ın vestiyerinde paltolarımızı alabilmek için kavga etmek zorunda kaldım, çünkü vestiyer dolup taşmış, mekanın girişinde dışarılara kadar kalabalık bir kuyruk uzamıştı, herkes kızgın, homurdanıyor, bir de dayak yiyecektim aradan paltomu almaya çalıştığım için.
Böylece tanımadığım bir DJ'i dinlememek üzere vermiş olduğum 30 ytl götümde patlamış olarak bu hoş akşam sona ermişti. Bir daha mı DJ, performans, world music??? tööbeeee!!!

27 Mayıs 2005 Cuma

Partideydim, şimdi geldim

Cambaz’da bizim kursun partisi vardı, Fiesta Cervantes
Bu partiyi her yıl inatla Babylon’da yaparlar ve yamulurduk kalabalıktan, bu yıl iyi bir fikirle Cambaz’a taşınmıştı parti, ilk kez dans ettim bir Cervantes Partisi’nde

İşin hoş tarafı, bu bir teras partisiydi ve yağmur yağdı, böylece biz de alt kata indik, Cambaz aslında kocaman, yüksek duvarlı o eski İstanbul köşklerinden biri! Çok güzel yenilenmiş, sıkı para dökülmüş belli, her katta başka bir konsept diyeyim, siz anlayın. Neyse, bu yüzden o tıkıldığımız kapalı yer bile çok fena değildi, deli gibi dansettik, özellikle de bizim Andres SÜPERDİ, Andres tu bailas MUY bien!

Tahmin edersiniz ki, müzikten kafam ambale oldu, toparlayıp yazamıyorum,
Ama şunu söylemezsem dilim şişer, “ayol her sene aynı şarkıları dinlemekten gınaa geldi gınaaa!! Oye como va, Smooth, Mariacchi, Hasta Siempre...
Acilen repertuar yenilenmeli!
Buenas noches!