james joyce irish pub etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
james joyce irish pub etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2012 Pazar

Geleneksel Doğumgünü Kutlama Şenlikleri

Dün gece arkadaşlarımla doğumgünümü kutladım sevgili izleyiciler. Çok ağır kutlamışım ama hala kendime gelemedim:) Kendi rekorumu kırıp 3 mekan gezip, içip coşup eğlendim. Fazla abartmamışım neyse midem hiç rahatsız değil çok şükür:))

Dün, arkadaşlarıma ikram etmek için Pelit'ten o çok sevdiğimiz üzeri böğürtlen kaplı milföylü turtadan aldım. O esnada ne göreyim, rengarenk makaronlar hazırlamışlar, cici cici kutulara dizmişler... Yahu 14 Mart'da pasta yemedim, bugün kutlama günüm bari kendimi şımartayım diye bir kutu da makaron alıverdim.



Amannn, bir başlayınca insan kendini tutamıyor dostlar, o kadar beğendim ki anlatamam. Dışları yumuşak, kremaları epey yoğun... her birinin farklı bir aroması var.. Bağımlılık yapıcı kesinlikle.

Gece için Zara'dan aldığım tulip dress'i giydim. Maalesef boydan düzgün bir fotom yok. Ayna karşısındaki resmi de çok acele çektim güzel olmamış.



Böyle kısa ve kabarık etekli, yeşilli bir elbise. Geçenlerde başka bir rengini Kate'in üzerinde görmüştük:))) Meğersem öyle elbise giymekle düşes olunmuyormuş, insanın oturmayı kalkmayı becermesi gerekiyormuş, öyle bir elbise ki, azıcık eğilsem dötüm kabak gibi meydanda, bir türlü idare edemedim kendimi. Bütün gece frikik verip durdum:))


Kırıntı'ya ilk ben gitmiştim. Rezervasyon yapmıyorlar ya, masa beklemek gerekir diye düşündüm ama rahatça yer buldum. Yine boş masada tek başıma sanki ekilmiş gibi kızçeleri bekledim. Geçen sene de bu sahneyi yaşamıştık; makus kaderimdi bu benim:))



Tabii çok geçmeden kızçeler geldi, siparişlerimizi verdik. Hala üniversitedeki kadar çok içebilen aslan Çito "hişt çocuk bize alkol getir" diyerek şarap siparişimizi verdi. Ben yemek yerine mozarella sticks ve nachos yedim şarabımın yanında. Seval'le Arzu ise bana özenip zayıflamaya karar vermişler, dükan diyetine başlamışlar. Onlar mozarellalara, nacholara bakıp yutkundular. Bir zamanlar ben "hiç birşey zayıflık kadar lezzetli değildir" derken bana gülüp eğlenmişlerdi, şimdi vuruş sırası bana gelmişti dostlar:))


Kalecik karası çok hafif ve lezizdi, zaten o şişe nasıl bitti anlamadım. Kızçelerle epeydir görüşememiştik, tek tek son zamanlarda neler yaptığımızı anlatırken bir baktık şişe bomboş! Aa ne yapsak ne etsek derken Çito çoktan Miller sipariş etmiş bile:)

Sonra benim aklıma, yıllar önce yine Kırıntı'da 30. yaşımı kutlarken verdiğim pozun aynısını vermek geldi, şişeyi dikledim, Arzu da çekecek bekliyoruz, ben de lıkır lıkır içiyorum... Anam bir türlü çekemedi hatun, ben bir dikişte şişeyi boşalttım! Ne yapalım, sanatsal kaygılardan ötürü ikinci şişeyi de içmek zorunda kaldım, herşey fotoğraf için, blog için:)


Sohbet muhabbet çılgınlar gibi gülüp eğlenerek içmeye devam ediyorduk. Bir yandan da köşedeki ekrandan gözucu ile derbi sonucunu takip ediyorduk. İçimizde tek Cimbomlu olan Çito, 2. golü atınca epey bir coştu:)) Ben şöyle güzel bir hezimete uğratırız Cimbom'u diye ümit etmiştim ama bu sefer olmadı, en azından Çito arkadaşımın morali bozulmadı, dostluk kazandı :)

Artık yemek içmek, utanç verici eski hatıralar ve iş dedikoduları tükenmişti, herkes "pasta isterük" diye kazan kaldırmıştı. Bir sürü garson arkadaşlar alkışlar kıyametler eşliğinde muhteşem pastamı getirdiler, Arzu'yla Seval de dükan diyetini pastaya gömdüler valla dayanamayıp yediler. Lady Charlotte da onları pasta çok hafif diye avutmaya çalıştı, ben de dedim ki  "evet çok hafif; içinde bir tek yağ var, un var, şeker var" ahahah:))


Pasta kesilip cici hediyelerime kavuştuktan sonra evlere dağılma saati gelmişti. Kızçelerle öpüşüp koklaşıp ayrıldık, biz Çito ile geceye devam etmek için kendimizi İstiklal Caddesine attık. Çito'nun kızkardeşleri bizimle burada buluştular. Onlar sevdiği için bu sefer Türkçe pop çalan "Eelence" diye bir mekan varmış, oraya gidecektik.


Eelence, tam Pera Palas otelinin karşısında, böyle ince uzun kutu gibi bir tek oda düşünün; kenarda da bir bar işte o kadar. Bangır bangır eski pop şarkıları çalıyor. Biz yine şanslıyız, bilmeden arkamızı duvara verip durduk o allahın belası yerde. Burası meğersem pek popülermiş, millet herhalde göt göte eğlenmeye çok meraklı. O daracık mekan bir doldu bir doldu, inanamazsınız... Çalan şarkılar zaten beynimi oyuyor... İnsanlar üstüste daracık yerde durdukları yerde güya eğleniyorlar. Yani bu nasıl bir eğlence anlayışıdır arkadaşım? Mojo'ya da gidiyoruz ama insan gibi dans edip tepinebiliyoruz yani, burada dipdibe yapışık fantazitör bir eğlence anlayışı hüküm sürüyor. En kötüsü de sigara içiliyor, ulan unutmuşum sigara dumanı işkencesi altında eğlenmeye çalıştığımız o eski günleri. Çok rahatsız oldum.

Fakat asıl rezaleti çıkışta yaşadık. Bildiğin çıkamadık mekandan dostlar. İnsanlar etten duvar olmuş. Ben ki yıllardır metrobüste ömrüm geçiyor, stadyum konserlerinde elli bin kişi içinden çıkmayı başarıyorum, tıkışık metroya kendimi sokuşturuyorum.. Yok, bu berbat Eelence'den çıkamadık, insan duvarı içinde sıkıştık kaldık. O kadar fenalaştım ki milleti dirseklemeye başladım oh, herifin biri laf edecek oldu ona da ağzıma geleni saydım, ne diyon lan  pezevenk puşt derken biraz daha orada sıkışık kalsak Behzat amirimden öğrendiğim bütün küfürleri sayacaktım.



Tek parça halinde Eelence'den çıktığımızda saat 2'ye geliyordu herhalde. Koşa koşa Balo sokağa gidip kendimizi James Joyce'a attık oh bee dünya varmış. Canlı canlı rock müzik, eski deri koltuklar ve muhteşem Guinness birası... Artık yorgunluktan bitmiştim ben, o yüzden oturdum, kocaman bardağımı kaldırıp ilk gördüğüm ecnebiye "Happy St Patrick's day!" dedim sonra o enfes kremamsı birayı içtim. Herif de pat diye gelip yanıma oturdu, başladık muhabbete. Birmingham kasabasından geliyormuş, İngilizce kursunda ders veriyormuş falan filan. Ama uçuyor herif belli, zom olmuş. Beraber sarhoş İrlanda şarkıları söylemeye çalışıp beceremedikten sonra amcam hava almaya gitti, biz de rahat rahat müthiş leziz biralarımızın keyfine baktık. Ben artık uyumak üzereydim zaten, zıpır Çito'nun maşallahı vardı, gitti sahne önünde grubu dinledi, tepindi, helal olsun ona!


Guinness bitince artık evlere dağılma zamanı gelmişti, beni de şeytan dürttü, Guinness bardağını çalmaya karar verdim, alıp çantama tıktım:)) Çıkışta ciyuv ciyuv öter mi diye merak ettik ama birşey olmadı. Kocaman bir Guinness bardağım oldu böylece ama içi boş olarak ne işime yarayacak, orasını bilemedim. Sarhoş kafası işte deyip geçelim:))

Böylece sabahlara kadar mekan mekan gezerek şahane bir kutlama yapmıştım. Ama çok yoruldum, ben artık öyle tıklım tıkış yerlerde; bas bas müzik dinleyerek eğlenemiyorum dstlar. Seneye meyhanede kutlayalım madem, hani klarnet, keman, darbuka çalsınlar; biz de klarnete para sokalım, öyle işte:))

xo xo

4 Mart 2012 Pazar

Çito'nun Doğumgünü Ziyafeti Şöleni:)

Bugün üniversiteden çok eski bir arkadaşımın doğumgünü. Kutlamasını dün gece yaptık, hatta sabaha kadar eğlendik diyebilirim. Eve geldiğimde 4 olmuştu saat.

Çito'nun doğumgünü için önce Nişantaşı'nda yeni açılmış Mama diye bir pizzacıda buluştuk. Evden çıktığımda yağmur, kar yoktu çok şükür, birkaç ay önce Seval'in düğünü için aldığım kısa mavi elbiseyi giymiştim de, kıçımı üşütmekten çok korkuyordum. Gündüz vakti lap lapa kar yağması da gözümü korkutmuştu. Allahtan rahatça Nişantaşı'na gelip restoranı buldum, masanın etrafında yerimi aldım.



Sevgi de gelmişti dün gece, çok sevindim. O da üniversiteden, bizim sınıftan değil de Uluslararası İlişkilerden, çok sevdiğim bir dost. Uzun uzun o yıllardan bahsettik, kararımız üniversitenin hayatımızın en güzel yılları olduğu yönünde. Bir daha o kadar genç, kaygısız ve alkole dayanıklı olabilecek miyiz bilmiyorum. Sanmıyorum. Misal cuma günü ben çok bedbin ve yorgun idim, bütün gün başım ağrımış idi. Eve gelince Yalan Dünya'yı izlerken bir şişe Doluca Öküzgözü'nü içivermişim. tak tak tak, kadehleri yuvarlamışım. Yatağa yatınca da tak tak tak beş kere kustum. Cumartesi sabahı kusmuk temizleyerek geçti anlayacağınız. Belki zayıflayıp midem küçüldüğü için, belki artık çok nadir içtiğimden, o eski günlerdeki gibi içemiyorum dostlar. Mesela üniversitedeyken bir gece Andon'da mı bir yerde içiyoruz, Çito var tabii, belki bizim öğrenci kulubüyle gittiğimiz bir organizasyon... Ben de içiyorum, içiyorum... Gecenin sonunda şef garson içi yarısına kadar dolu bir bardakla yanıma geldi, "Hanımefendi buyrun, bu da fıçının sonu" dedi, yolluk verdi resmen:)) Andon'da başka bir sefer tuvalette pantolonumun fermuarı patlamıştı, masaların altına filan yuvarlanmıştım...  Çito beni taksiye koyup eve getirirken şöför "ablacım, nolur kusma, yeni yıkadım arabayı" diye yalvarmıştı. Çok düşünceli biri olduğumdan camı indirip bböööaarrrğğğ diye kusa kusa  Taksim meydanından geçip gitmiştim, hey gidi günler. İyi ki yaşamışız o günleri, size de tavsiyem yirmili yaşlarda herşeyin bokunu çıkartın. Sonra iş hayatına girip ebemizle tanışınca, eve gelip ayaklarımızı uzatıp sütümüzü içip yatmaktan gayrı şey istemiyor, hep yorgun oluyoruz.



Mama'nın pizzalarının methini duymuştum, o yüzden öğlen bir tabak çorbadan başka birşey yemeyip sabırla geceyi bekledim. Menü gerçekten çok güzeldi. Makarna ve levrek yiyenler de menun kaldılar. Ben sucuklu Alla Turca pizzaya bayıldım. İncecik hamuru, nefis sucuğu, zeytinleri ve bol peyniriyle damağımda eridi. Pek beğendim.


Restoran güzel, ferah, modern bir mekandı ama soğuktu. Arkamda far far sıcak hava üfleyen bir kalorifer vardı amma aşşağılardan habire soğuk gelip durdu, hırkamı çıkartamadım. Isınmak için Mama'nın meşhur kokteyllerinden içeyim dedim, ama mojito içmekten .çekindim. Ya dün gece bir travma atlatmış olan midemi bozarsa? Ben de Sex and the City kızlarının meşhur Cosmopolitan'ından içmeye karar verdim. Güzeldi ama bir mojito değil tabii. Bir dahaki sefer illa berry mojito içeceğim.



Yemeklerimizi yiyip pasta kesip hediyelerimizi verdikten sonra taksilere doluşup Taksim'e geldik. Sanırım hayatımda ilk kez kısa elbise ile Taksim'e gelmiş olabilirim:)) Neyse gittiğimiz mekan oldukça rahattı, The James Joyce Irish Pub. Burada uzun zamandır özlediğim Guinness'e kavuştum. Kremamsı köpüğü ve acı tadıyla tıpkı anımsadığım gibi muhteşemdi. Yine korkudan, çırçır olurum diye fazla içemedim, içimde kaldı. Alacağım olsun.

Barın tıkış tıkış, rustik dekorasyonu çok hoşuma gitti. Özellikle gidip detayları fotoğraflamaya değer. Bir de bolca Guinness içmeli, birşeyler yemeli. Gerçekten harikulade bu bira.



Irish Pub'da cumartesi geceleri çalan grubu Çito çok sevmiş, o yüzden doğumgününü burada kutlamak istemiş. Ben programın ilk yarısında eğlendim, Sweet Child O'Mine ve Bir Derdim Var'a bağırarak eşlik ettim. İkinci yarıda ise sıkıldım, orta halli bir tempoları var, benim zevkime göre fazla coşturmuyorlar. Ama bardaki müptelalar oldukça eğlendi, kıl İngilizler:)))



Programın sonlarında artık masamızda oturup biramla haşır neşir olarak olayın bitmesini bekledim gençler, dayanamadım daha fazla:) Bir önceki gecenin uykusuzluğundan ve çırçır olma korkusuyla çok içemememden dolayı böyle oldu herhalde:) Ya da gece hayatı benden geçmiş de olabilir. Hiç problem değil. Çok şükür takside uyuyakalmadan eve gelip dişlerimi fırçalayıp yattığımda saat 4 olmuştu.Tıpkı eski günlerdeki gibi:)

Birasız bu hayat geçmez zaten.

xo xo