galata etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
galata etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2015 Cumartesi

Dindoş Mekanda Kızçeler Kahvaltısı

Ortaköy'den Kuruçeşme'ye giderken çok güzel bir park vardı: Cemil Topuzlu Parkı. Taaa ben Gaziosmanpaşa Ortaokulunda okurken yapılmıştı. Boğaz'a nazır yamaçta harikulade bir zarafetle uzanan, gayet sıra dışı tasarlanmış, oldukça şık bir parktı. Dolambaçlı gezi yolları, pek güzel çevre düzenlemeleri ve değişik oyuncakları ile ne Bebek parkına ne de Kuruçeşme parkına benziyordu.


Gel zaman git zaman, bir şeyler değişti ve Türkiye'deki her güzel şeyin kaderine uğradı bu park, hunharca çirkinleştirildi. Bir yanına garabet bir umumi hela diktiler, parkın mimarisi ile alakası olmayan çirkin, pis bir yapı. Sonra Park Fora isimli restorana peşkeş çektiler parkı, park arazisini işgal edip restoran açtı bu işletme. Böyle adilik olur mu? Parkın sahilini de gemi rıhtımı yaptılar. O canım, o zarif park söndü gitti, alelade çirkin bir parka dönüştü.


Yine de bir lokma yeşillik kalmıştı bu parktan geriye, onu da tırtıklamaya devam ediyorlar. Parkın bir ucunda Huqqa diye kafe açmışlar. Dindoşlar için nargileci mekanı. Bunun önüne de The Market at Bosphorus diye et lokantası kondurmuşlar. İsim İngilizce, mekan western tarzı, menüler Ipad, ekranda gezerek seçim yapıyorsun. Minik bir rıhtımı var, tekneyle et met geliyor. Ama zinhar alkol yok :)) Vay arkadaş antrikot yerken şarap içemiyorsan o mekanın içine tükürürüm. Çünkü çok ikiyüzlü buluyorum bu tutumu! İşte Arzuşka bizi bu sabah buraya kahvaltıya götürdü.

Hava pek güzel, ışıl ışıl ama soğuk idi. Yerimiz de manzaraya karşı idi:



Ipad menüden sipariş verdik tabii, portakal reçelinin 5,5 TL fiyatını görünce keşke evde yeyip gelseydim dedim:)




52 TL'ye serpme kahvaltı vardı ama en az 2 tane almak zorundasın. Menüde "en az 2 kişilik" yazıyor bundan da minimum 2 tane ısmarlamak zorunda olduğunu anlamalısın ayyy.

Neyse biz de serpme kahvaltı söyledik, pastırmalı yumurta da aldık. Kahvaltıdan sonra ufak rıhtıma çıkıp fotoğraf çektik:)

Kızçeler

Judy

Yemeğin üstüne Türk kahvesi kıvamındaydı, sonra ortaya 2 tane tatlı alıp Americano içtik. Sonuçta kişi başı 73 TL ödedik. 


Açıkçası bir daha asla gitmeyeceğimiz mekanlar listesine ekledik burayı. Pahalı bir mekan. Bir de etrafımızda kara türbanlı ablalar vardı bir sürü.  Onu da merak ettim, kafaya abajur üzeri siyah saten örtü belli bir cemaati mi işaret ediyor? Tepede de kocaman güneş gözlüğü? Bilemedim doğrusu. 


Kızçelerden ayrılınca ufak bir işimi halletmek için Taksim'e çıktım. Meydan yine şantiyeye dönmüş. mahvettiler meydanı zaten, şimdi de sıvıyorlar herhalde. İstiklal bildiğiniz gibiydi, ben de biraz Galata'ya doğru yürüdüm. Kalabalık, cıvıl cıvıl, çok güzeldi yine oralar:)













Bu Cumartesi de böyle geçti dostlar. Artık yavaş yavaş senenin sonuna yaklaşıyoruz, yılbaşı yazısı gelir bundan sonra. Bu arada güzel bir haber vereyim. 20 Aralık'ta Sezgin Kaymaz'ın imza günü ve söyleşisi var, Kadıköy'de Akademi Kitabevinde.

Kaçırmayın derim!


xo xo

14 Şubat 2013 Perşembe

Istanbul'da Nefis Bir Kış Gecesi

Cüce Şubat bize sürpriz yapıp günlük güneşlik havalar yaşatınca, minik Kübra arkadaşımla aman bu tatlı havayı kaçırmayalım dedik ve kendimizi alemlere attık dostlar.

Bu sefer değişiklik olsun istemiş, daha önce hiç gitmediğimiz bir mekanı keşfetmeye karar vermiştik. Şişhane'de Gozo Tapas Bar'ı görünce, birkaç tane meze alır, little little into the middle yaparız diyerek mekana süzüldük:)

Menüde ana yemeklere hiç bakmadan sadece mezelere yoğunlaştık. Yerli mezeler, İspanyol mezeleri ve dünya mezeleri bulunuyor idi menüde. Yerlileri de atlayıp İspanyollar ve diğer ecnebilerden seçim yaptık, işte bakınız  :



Şimdi sağ baştaki, keçi peynirli bilmemneli ekmek üstü, ortadaki kanyaklı mantarlı ekmek üstü, yanında kırmızı şaraplı karides güveç, en önde ise adını unuttuğum birşeyli et:)

Meze seçimimiz başarılı idi, ben en çok mantarlıyı sevdim, Kübra da keçi peynirliye bayıldı. Etle patates karnımızı doyurdu, yumuşacık lokum gibiydi valla. Güveç ise damaklarımızı şenlendirdi:) İkişer tane birayla sohbeti koyulttuk da koyulttuk. Aman ne sefalandık, ne sefalandık:) Sevdik Gozo'yu. O da bizi sevdi, 4 çeşit meze ve 4 biraya toplam yuvarlak 90 TL reca edeyim dedi:)

Gozo'dan çıkıp Galata'ya doğru yürüdük. Hava o kadar güzeldi ki, adeta serince bir bahar akşamı gibiydi. Paltolarımızın önünü açık bırakmıştık, Galata'daki minik antin kuntin şeyler satan tükkanlar hep açıktı, bazılarının önünde besili ve de şımarık Istanbul kedileri mağrur bir edayla oturmakta idiler. Heyecanlı, hormonu fazla kaçmış gençler var güçleri ile konuşup gülüyor, güzelim Ceneviz kulesinin eteğinde şarapçılar tatlı tatlı demleniyor, restoranlarda herhalde sabah işe gitmeyecek insanlar zevkü sefa içinde geceye kadeh kaldırıyorlardı. Biz de buradaydık, bu anın, Galata'nın, Istanbul gecesinin bir parçasıydık işte.

Kuleyi her gördüğümde nedense pek neşelenirim, yine öyle oldu, Kübracıkla yüzümüzde güller açtı o eski, canım kule karşımıza çıktığında:)



Kulenin tadını çıkarttıktan sonra tıngır mıngır İstiklal Caddesine geri döndük, Galatasaray'a doğru uzandık, ara sokaktaki Tektekçi'de bulduk kendimizi.

Aman da aman, bu Tektekçi'nin bahsini ne vakittir işitmekte idim, meraktan çatlamadan gidip gördüm, içtim çok şükür dostlar.

Burası minnacık, haftasonu filan herhalde içeri sıkışamayız bile. Menüde tatlı, ekşi, sert shotlar var. Masalarda da meze niyetine bonibonlar pek şirin:)) Shotlar üç boy, fiyatları da farklı farklı tabii. Biz hep standart boyları ve ucuz çeşitleri seçtik. 

Yüzüme nur indirdim:))

Shotların süsleri de pek güzeldi, kiminde meyve, kiminde çikolata, bir tanesinde jelibon bile vardı. Kiss sert ve en ucuz olan idi (5 TL) Beberuhi kahve likörlü idi sanırsam. Yoda yeşil olandır. Bir tanesi framboazlı filan evlere şenlikti. Biri de çikolatalı kremalı aman aman... Hepsine bayıldık. Üstelik bir kase hakiki çıtır çerezlerimiz geldi, çerez tabağında hiç leblebi yoktu hee, silme fındık fıstık:)) Fıstığı görünce keyifler tam oldu:))  (10 shot'a toplam 60 TL ödedik)

Shotlarımız ve çerezimizi alıp kapı önüne çıktık. Ohh sohbet muhabbet derken bal gibi tatlı havada shotları diktik kafaya tek tek:))) Sonra da kahkah kihkih evlere dağıldık.

Ertesi günü, "ah nasıl eğlendik, ne güzel gezdik, şu pis trafiğiyle ömrümüzü çürüten Istanbul bize yine ne güzellikler yaşattı" diye düşünürken ben hapşırmaya başladım, Kübra fırk fırk burnunu çekip "boğazım ağrıyoo" diye sızlanmaya koyuldu. Ayol bugün işe geldik ki, ikimiz de şifayı kapmışız, hava ne güzeldi diye üşütmüşüz bir güzel ahahahah:)))

Siz de bol bol gezip eğlenin ama üşütmeyin kendinizi annem, bahara, açılıp saçılmaya az kaldı. Dayanın ha gayret:)

xo xo

1 Nisan 2012 Pazar

Pera-Galata-Karaköy Turu

Cumartesi günü rüzgarlı ama güneşli havada, biricik Sibel ile güzel bir İstanbul turu attık. Sibo makinasını da yanında taşımıştı sağolsun ve bol bol fotoğraf çekti:)) Bu yazıdaki güzelim fotoların hepsi onun elinden çıkma, ellerine sağlık.

Pera Müzesi'nde görmek istediğim sergiler vardı, son günleri de 31 Mart ya da 1 Nisan idi. O yüzden önce müzeye gidip bir güzel gezdik.


Bu sergilerden ilki, iki kata yayılmış olan eski İstanbul fotoğrafları sergisiydi. Konstaniyye'den İstanbul'a isimli sergide 1800'lerden ve 1900'lere Boğaz'ın Anadolu kıyısından fotoğraflar yer almakta idi. Her bir fotoğrafta 100 sene evvelinden bir an, o eski teknolojiye rağmen başarıyla yakalanmış, dondurulmuş ve sonsuza dek saklanmıştı. Gel de fotoğrafın büyüsüne hayran olma!

Sultanlar, Tüccarlar, Ressamlar isimli diğer sergi ise İstanbul ile Amsterdam şehirlerinin diplomatik ilişkilerinin başlamasının 400. yılı şerefine düzenlenmiş. Sergi buradan Amsterdam Müzesi'ne gidecek sergilenmek üzere. Bu resimler, 1600'lerden 1800'lere kadar Amsterdam Dam Meydanındaki Belediye Binasında, Doğu Ticaret odasında sergilenmiş.


Son olarak Kesişen Dünyalar : Elçiler ve Ressamlar sergisinde, Osmanlı İmparatorluğunu ziyaret eden elçilerin maiyetlerindeki ressamalara çizdirdikleri güzelim oryantalist tablolar sergilenmekte idi.

Müzeyi gezdikten sonra, Tünel meydanındaki mevlevihanenin yokuşundan şöyle bir Galata'ya inelim dedik. Sanat gıdamızı almıştık, peki ya enerji gıdamız ? Yokuşun iki yanında bolca bulunan büfelerden nar-greyfurt-portakal suyu alarak enerji bombardımanı yaşadık.


Meyve sularımızı hüpleterek Galata Kulesine geldiğimizde her zaman olduğu gibi bunca kısa yürüyüşten sonra bunca tarihi güzel atmosferle karşılaşmaktan etkilendim. Şehrin en güzel noktalarının birbirine bu denli yakın olması, ne bileyim Taksim meydanından yürüyüp Tünel'e gelmek, oradan pıt diye Galata'ya inebilmek beni etkiliyor. Kulenin kendisi, çevredeki binaların güzelliği de bu etkiyi arttırmakta elbet.


Turist kardeşler kuleye tırmanmak için uzuun bir kuyruk olmuşlardı. Biz onlara aldırmadan minik butiklerin arasından Karaköy'e doğru saldık kendimizi.


Aradığımız yer Kamondo Merdivenleri idi. Bu helezonik sarmal merdivenleri, 1860'lı yıllarda Galata'da yaşayan zengin Kamondo ailesi yaptırmış. Merdivenler, Karaköy Bankalar Caddesini, Galata Kuledibi'ne bağlamakta. İşte İstanbul'un sakladığı bir başka küçük hazine, büyüleyici bir güzellik daha.




Merdivenlerden inip Bankalar Caddesinde Merkez Bankası ve İş Bankası'nın görkemli antik binalarına hayran hayran baktıktan sonra Karaköy'e iskeleye yürüdük. Manzara şahane idi, karşımızda Topkapı, Ayasofya...  bütün yüceliği ve eşsiz güzelliği ile İstanbul uzanmakta idi.





İskeleden yürümeye devam ederek sahilden Karaköy Emniyet Müdürlüğüne kadar ilerledik. Buralarda metruk, antika binalar var, o kadar güzeller ki, kime ait olduklarını ve neden boş durduklarını çok merak ediyorum.

Yürüye yürüye Fransız Geçidine gelmiş idik. Burası Ezel'in bir bölümünde çok güzel kullanıldığından beri gelesim vardı. Daha çok iş merkezi olarak kullanılan bir geçit, keşke daha kafeli mafeli, butikli, renkli bir mekan olsa idi. Çok şık bir yer çünkü.


Geçidi de gördükten sonra artık yorgunluktan bacaklarımız ağrımaya hatta Sibel neredeyse ağlamaya başlamıştı:)) Kendisini hadi Kabataş'a kadar daha yürüyelim diye kandırdım, inleye inleye Tophane'yi geçip iskeleye kadar geldik. Kabataş'ta neyse boş otobüsü yakalayıp otura otura eve  döndük.

Akşam evde Inception'ı izledim. Kendisi ayrı bir yazıyı hakeden şahane bir film. Tek söyleyeceğim, gece rüya içinde rüya gördüm ve uyandığımda saat bire geliyordu. Pazar günü nasıl geçti anlamadım. Geriye kaldı Pazar gecesi. Pöf.

xo xo