Pera Müzesi'nde görmek istediğim sergiler vardı, son günleri de 31 Mart ya da 1 Nisan idi. O yüzden önce müzeye gidip bir güzel gezdik.
Bu sergilerden ilki, iki kata yayılmış olan eski İstanbul fotoğrafları sergisiydi. Konstaniyye'den İstanbul'a isimli sergide 1800'lerden ve 1900'lere Boğaz'ın Anadolu kıyısından fotoğraflar yer almakta idi. Her bir fotoğrafta 100 sene evvelinden bir an, o eski teknolojiye rağmen başarıyla yakalanmış, dondurulmuş ve sonsuza dek saklanmıştı. Gel de fotoğrafın büyüsüne hayran olma!
Sultanlar, Tüccarlar, Ressamlar isimli diğer sergi ise İstanbul ile Amsterdam şehirlerinin diplomatik ilişkilerinin başlamasının 400. yılı şerefine düzenlenmiş. Sergi buradan Amsterdam Müzesi'ne gidecek sergilenmek üzere. Bu resimler, 1600'lerden 1800'lere kadar Amsterdam Dam Meydanındaki Belediye Binasında, Doğu Ticaret odasında sergilenmiş.
Son olarak Kesişen Dünyalar : Elçiler ve Ressamlar sergisinde, Osmanlı İmparatorluğunu ziyaret eden elçilerin maiyetlerindeki ressamalara çizdirdikleri güzelim oryantalist tablolar sergilenmekte idi.
Müzeyi gezdikten sonra, Tünel meydanındaki mevlevihanenin yokuşundan şöyle bir Galata'ya inelim dedik. Sanat gıdamızı almıştık, peki ya enerji gıdamız ? Yokuşun iki yanında bolca bulunan büfelerden nar-greyfurt-portakal suyu alarak enerji bombardımanı yaşadık.
Meyve sularımızı hüpleterek Galata Kulesine geldiğimizde her zaman olduğu gibi bunca kısa yürüyüşten sonra bunca tarihi güzel atmosferle karşılaşmaktan etkilendim. Şehrin en güzel noktalarının birbirine bu denli yakın olması, ne bileyim Taksim meydanından yürüyüp Tünel'e gelmek, oradan pıt diye Galata'ya inebilmek beni etkiliyor. Kulenin kendisi, çevredeki binaların güzelliği de bu etkiyi arttırmakta elbet.
Turist kardeşler kuleye tırmanmak için uzuun bir kuyruk olmuşlardı. Biz onlara aldırmadan minik butiklerin arasından Karaköy'e doğru saldık kendimizi.
Aradığımız yer Kamondo Merdivenleri idi. Bu helezonik sarmal merdivenleri, 1860'lı yıllarda Galata'da yaşayan zengin Kamondo ailesi yaptırmış. Merdivenler, Karaköy Bankalar Caddesini, Galata Kuledibi'ne bağlamakta. İşte İstanbul'un sakladığı bir başka küçük hazine, büyüleyici bir güzellik daha.
Merdivenlerden inip Bankalar Caddesinde Merkez Bankası ve İş Bankası'nın görkemli antik binalarına hayran hayran baktıktan sonra Karaköy'e iskeleye yürüdük. Manzara şahane idi, karşımızda Topkapı, Ayasofya... bütün yüceliği ve eşsiz güzelliği ile İstanbul uzanmakta idi.
İskeleden yürümeye devam ederek sahilden Karaköy Emniyet Müdürlüğüne kadar ilerledik. Buralarda metruk, antika binalar var, o kadar güzeller ki, kime ait olduklarını ve neden boş durduklarını çok merak ediyorum.
Yürüye yürüye Fransız Geçidine gelmiş idik. Burası Ezel'in bir bölümünde çok güzel kullanıldığından beri gelesim vardı. Daha çok iş merkezi olarak kullanılan bir geçit, keşke daha kafeli mafeli, butikli, renkli bir mekan olsa idi. Çok şık bir yer çünkü.
Geçidi de gördükten sonra artık yorgunluktan bacaklarımız ağrımaya hatta Sibel neredeyse ağlamaya başlamıştı:)) Kendisini hadi Kabataş'a kadar daha yürüyelim diye kandırdım, inleye inleye Tophane'yi geçip iskeleye kadar geldik. Kabataş'ta neyse boş otobüsü yakalayıp otura otura eve döndük.
Akşam evde Inception'ı izledim. Kendisi ayrı bir yazıyı hakeden şahane bir film. Tek söyleyeceğim, gece rüya içinde rüya gördüm ve uyandığımda saat bire geliyordu. Pazar günü nasıl geçti anlamadım. Geriye kaldı Pazar gecesi. Pöf.
xo xo














