Sizlere Dracula karakterine ilham veren tarihi kişilik kanlı Prens 3. Vlad'dan bahsetmiştim. Vlad, ölümünden yüzyıllarca sonra, Bram Stoker'ın yazdığı DRACULA isimli klasik romanla tekrar hatırlandı, hem de bu sefer unutulmamak üzere. Çünkü bu kitap vampirlerden bahseden ilk eser olmasa da, en meşhuru, adeta vampir külliyatının amentüsü olup gerçek bir kültür ikonu yaratmıştı : Kont Dracula. Hatta dostumuz en çok filme çekilen karakter olma rekorunu da elinde tutuyor. Çünkü sadece bildik filmler değil, animasyonlar, TV için çekilen filmler, diziler, Kont hazretlerini ti'ye alan komik yapımlar derken Dracula sayısız kez canlandırılmış oluyor.
Bilinen ilk uyarlamalardan biri, 1922 yapımı siyah-beyaz ve korkutucu Nosferatu filmi. Bu filmi çekerken Bram Stoker'ın ailesinden telif hakları alınamadığı için karakterlerin adı değiştirilmiş, vampir olmuş sana Nosferatu. (Vampir aleminin en lanetli, en çirkin ve de veba tohumu saçan bireyleri bu Nosferatularmış). Kontumuzun adı da Orlok yapılıvermiş. Hatta Stoker ailesi telif davasını kazanınca filmin kopyaları yakılmış, ancak korsan kopyaları sayesinde bugün bir klasik sayılan eser günümüze kadar ulaşabilmiş. isimleri değiştirilip kullanılan karakterler kitaptan alınsa da, filmin finalinin kitaptan bambaşka, farklı ve de çarpıcı olduğunu söylemek lazım.
1931 yılında ise Bela Lugosi'nin oynadığı ve popüler kültüre kesinlikle damgasını vuran Dracula filmi çekildi. Lugosi'nin tiplemesinin kitaptaki Kont ile hiç alakası olmadığı haldeki sonraki uzun yıllar boyunca Dracula'yı canlandıran tüm oyuncular benzer özellikleri taşıdılar. Bugün hala Dracula dendiğinde ilk akla gelen imaj Bela Lugosi olsa gerek.
Görüyorsunuz ya, briyantinli siyah saçlar, yarasavari siyah pelerin... Bela Lugosi ortaçağdan gelme bir prensden çok, Tuna nehri kıyısında çay içmeye giden bir Macar kibarına benziyor. Ama bu tipleme ile ikonik vampir görüntüsünü yaratmış Bela Lugosi.
40'lı yıllarda Universal film hakkını aldı diye bir yığın film yaptı, Drakula'nın Kızı, Drakula'nın Oğlu gibi suyunun suyu filmler birbirini takip ederken, 1953 yılında bizim topraklarımızdan bir film çıktı : Drakula İstanbul'da! Atıf Kaptan'ın son derece karizmatik bir Drakula olduğu film başarıyla yerelleştirilmiş bir uyarlama idi. Sinema efsanesine göre tarihte Dracula'yı iki sivri köpekdişi ile betimleyen ilk film bu imiş, biz yapmışız! Daha sonra çevrilen filmlerde de hep sivri köpek dişler kullanılmaya devam edilmiş.
Filmin efsanevi finalinde, Drakula'yı Kasımpaşa mezarlığına gömen kahramanımız Azmi, evine karısına döner ve karısından evdeki tüm samısakları defetmesini ister. Ama der karısı, ben onları yemekte kullanıyorum, imambayıldıyı da mı sarmısaksız mı pişireyim? Evet, kahramanlarımız artık imambayıldıyı sarmısaksız yiyeceklerdir!!!
1958 İngilizler biz bu işi daha güzel kıvırırz diyerek Christopher Lee 'nin uzun yıllar sürecek Dracula filmleri serisini başlattılar. Christopher Lee'ye günümüzde başka bir kontu, Sith Lordu Kont Douku'yu canlandırmak nasip oldu, ne şanslı adam, Kontluktan aşağısına gitmiyor.
Bu filmlerde dostumuz yine esmer briyantinli saçları ve yarasa pelerini ile görünüyordu. Amerika'da Horror Of Dracula ismiyle gösterilen film, karakterleri ve hikayesi ile kitaptan farklılıklar taşısa da, bugün en başarılı uyarlamalardan biri olarak kabul ediliyor.
Christopher Lee yıllar boyu tam 10 filmde lanetli kontu canlandırdı. Bunların en ilginci 1970 senesinde çekilen Count Dracula isimli filmdi. Filmin enteresanlığı, kitabın ruhuna uymak amacıyla Lee'nin tipini kaydırıp kitaptaki gibi uzun beyaz bıyıklar eklemesi idi.
1973 senesinde ise bu kez TV için çekilen Dracula uyarlaması dikkati çekti. Bu filme dostumuzu Jack Palance canlandırmıştı. Filmin kitapla farklılıklarından en önemlisi, Dracula'yı bir canavar değil, geçmişte kaybettiği aşkını arayan trajik bir karakter olarak yansıtması idi. Kontumuz, bir kere daha trajik aşık olarak perdeye dönebilmek için, 20 sene sonra Francis Ford Coppola'nın çekeceği filmi bekleyecekti.
1977'de İngilizler konuya tekrar el attılar. Unutulmaz mini dizilerin gedikli kanalı BBC, Dracula'yı 3 bölümlük bir mini dizi olarak çekti. Bu dizide kontu esmer ve karizmatik bir Fransız, Louis Jourdan oynadı.
Mutlu bir tesadüfle, bu dizinin DVD'si ülkemizde de yayınlanmış, işte bu da idefix linki. Dizi bazılarınca en iyi ve kitaba en bağlı Dracula uyarlaması kabul ediliyor.
1979'a geldiğimizde, yıllardır Dracula'nın suyunun suyu filmler yapmakta olan Universal, yesyeni bir filmle asıl uyarlamaya geri döndü. Filmin yönetmeni John Badham, başrol oyuncusu ise Frank Langella idi. Koskoca Laurence Olivier'nin Van Helsing'i canlandırdığı filmin müziklerini de bizim üstad John Williams yapmış idi.
Bu filmin kahramanı oldukça erotik, basbayağı seksi ve kedi gibi hareket edip kadife sesiyle baştan çıkaran "piç" bir Kont Dracula idi. Frank Langella'nın tiplemesi fanlar arasında oldukça meşhur oldu. Ancak hala siyah saçlı ve yarasa model pelerinli Dracula klişesin sıyrılamamış olduklarını görüyoruz.
Aynı dönemde çok meşhur bir film daha çekildi. Almanya'da Wernor Herzog, taa ilk filmi, Nosferatu'yu tekrar beyaz perdeye uyarladı. Filmde yaratığın adı bu sefer Dracula olarak kullanıldı. Dracula'yı ise tekinsizliğiyle efsanevi aktör Klaus Kinski canlandırdı. Güzel boynunu Kont'a sunan dilber ise bu sefer Isabelle Adjani idi.
Filmin bence en korkutucu anı, Kont'u kasabaya getiren taşan ve kasabaya veba taşıyan korkunç farelerin akınıydı. Çok yıllar önce izlediğim ve unutamadığım bir sahnedir.
Seksenler Dracula adına oldukça sakin geçtikten sonra nihayet 1992 yılında, üstad Francis Ford Coppola, Dracula romanını bir kere daha filme aktardı. Dracula'yı bu sefer kendine has çekiciliği ile Gary Oldman oynadı ve bence tarih yazmıştır bu rolüyle kendisi.
Filmde açıkça, Dracula'nın aslında 3.Vlad Voyvoda Tepeş olduğu, önceki yazıda anlattığım efsaneden yola çıkarak; karısının kendini nehre atıp intihar etmesi yüzünden Tanrı'yı reddedip yaşayan ölüye dönüştüğü anlatılıyordu. Filmin gölge oyunu tadındaki açılış sahneleri enfestir. Coppola hikayeye kitapta olmayan oldukça önemli bir konu eklemiştir. Dracula kaybolan aşkının arkasından acı çeken, trajik bir canavardır. Yüzyıllar sonra ölü karısı Elisabetha'nın reenkarnasyonu Mina ile karşılaşır ve Londra'ya gider. Dracula, yavaş yavaş geçmişini anımsayan Mina 'ya "seni bulmak için zamanın okyanuslarını aştım" derken, aşkını hatırlayıp lanetli yaşamında ona eşlik etmeyen Mina'ya yaşayan ölümü verirken hep acı çekmektedir. Onu vampire çeviremeyecek kadar aşıktır prensesine.
Ve bütün film boyu, kitaba uygun olarak Dracula gençleşir, Lucy'i baştan çıkartır, Anthony Hopkins'in canlandırdığı Van Helsing'den kaçar, Mina'ya kavuşmaya çalışırken; orta Avrupalı sanatçı Wojciech Kilar'ın eşsiz film müziği hikayeyi belki tek başına anlatır bize, filmin baştan çıkarıcı stili; vurucu müziği ile birleşir. Ve bize -bence- gelmiş geçmiş en yakıcı aşk hikayelerinden biri ile en mükemmel Dracula filmini izlettirirler.
Son 10 yıla geldiğimizde ise, ilk olarak Wes Craven'in Dracula 2000 filmi ile karşılaşıyoruz. Film kitabın uyarlaması değil de, Dracula ile ezeli düşmanı Van Helsing arasında geçen bir macera. Dracula'yı bu filmde tonton suratlı Gerard Butler canlandırdı. Abraham Van Helsing rolünde ise yine veteran aktörlerden Christopher Plummer oynuyordu.
2004 senesinde yine kitap uyarlaması olmayıp Dracula karakterini kullanan meşhur Van Helsing filmi çekildi. Filme ismini veren tekinsiz kahramanı bu sefer Hugh Jackman oynarken, Avustralyalı aktör (Moulin Rouge'da şeytani The Duke karakterini canlandıran) Richard Roxburg enteresan bir Drakula karakteri yaratmıştı. Kendi adıma bu filmdeki Dracula'yı oldukça karizmatik ve etkileyici bulduğumu söylemeliyim, herifin paçalarından karizma akıyordu yeminle. Ayrıca kendisinin en seksi ve ateşli gelinlere sahip olan şanslı Kont Dracula olduğunu da söyleyebiliriz.
Vampir efsanesi neden bu kadar çekici, yaşayan ölümle lanetlenmiş bu canavarlar neden bizim için bu denli karizmatik ve hipnotize ediciler? Neden Gary Oldman Dracula'sını görünce "gel beni ısır" diyesimiz geliyor?
Dracula gerçekte kim? Ortaçağda yaşamış yüzbinleri acımadan katletmiş bir prens mi? Lanetli ruhu huzura kavuşmadıkça yeni kurbanlar aramaya devam eden bir ölümsüz mü? Yoksa yüzyıllar boyunca hiç vazgeçmeden kayıp aşkının peşinden kovalayan trajik bir sevgili mi?
Dracula gerçekten varolsaydı kaç insanın canını alırdı? Binlerce mi? Oysa, Dracula karakterinin ilham kaynağı olan Prens 3. Vlad, bir günde onbinlerce adamı, kadını ve çocuğu canlı canlı kazığa geçiren acımasız bir tirandı. Belki bu yüzden Dracula bana o kadar korkutucu gelmiyor. İnsanın içindeki zalimlik, hayali canavarların kötülüklerinden çok daha ürkütücü bence. En feci ve acımasız canavarlar yine biziz aslında. Vampir değil, İnsan.
xo xo
dracula etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dracula etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Ocak 2011 Cumartesi
12 Ocak 2011 Çarşamba
Drakula'nın peşinde uykusuz her gece
Tarihçi'yi okumaya başlayalı beri (pazar gecesinden beri) oldum resmen bir vampir. Kitap kalın bi de yazıları ufak, oku oku bitmiyor aman bitmesin, ben böyle lezzetli kitabı epeydir okumamışım. Adeta sayfalarına beni tutkalladılar, kitap da ellerime yapıştı, bırakamıyorum. Budapeşte, Transilvanya senin, 1950'lerin İstanbul'u benim; dehşet verici bir gerçeğin peşinde koşuyorum kitabın kullarıyla, peşimizde karanlık birileri, haçtan korkuyorlar, bi de sarımsaktan. Voyvoda Tepeş hala yaşıyor, anneeeeeee!
Eh hal böyle olunca, kitaptan ayrılmayı gönlüm elvermediğinden uyku saatimi geçirip sabahleyin de yatağa tutkallanmış gibi oluyorum, gözlerimin altı çökmüş; suratım pelte gibi dolanıyorum şirkette, Voyvoda Tepeş hala hayatta diye sayıklıyorum.
Kitaptan bu denli etkilenince, biraz Dracula araştırması yapıp dostumuzun tarihçesini incelemek istedim:
Dracula denilen vampirin ilham kaynağı olan şahsiyet, ortaçağda Romanya'nın güney bölgelerinde (bizim tarih kitaplarında Eflak Boğdan diye okuduğumuz memleket) hüküm sürmüş bir prens: Valahia prensi, ya da o bölgenin tabiriyle, Valahia Voyvodası 3. Vlad. Voyvoda Tepeş , Kazıklı Voyvoda.
Vlad'ın babasının adı Vlad Dracul, bunun sebebi babanın Order of the Dragon - Ejder Yoldaşlığı'nın bir üyesi olmasıymış. Bu tarikat, Hristiyanlığı Osmanlılar'a karşı korumak amacıyla asiller tarafından kurulan bir tarikatmış. Romence evraklarda da bizim Vlad'ın soy ismi, Drakul'un oğlu manasına gelen Drakulya şeklinde yazıyormuş. İsmin kökeni Latince'de Ejderha manasına gelse de, günümüzde Romence'de şeytan demekmiş brrr.
3. Vlad ile ilgili bana en ilginç nokta, daha genç bir prensken babası Vlad Dracul, bunu ve kardeşini Osmanlılara rehin vermiş, eti sizin kemiği benim, size saygıda kusur ettiysem affedin abi demiş. Böylece bağlı bulunduğu Ejder Yoldaşlığı'na da ihanet etmiş. (asıl sebep, Transilvanya'yı işgal eden Macar ordusuna karşın Türklerin yardımıyla tekrar Valahia tahtını ele geçirmesi, iyi niyet gösterisi olarak o da Padişah'a oğullarını rehin göndermiş). Vlad tam 4 sene Edirne'de yaşamış. Efsaneye göre ileride kanımızı donduracak işkence ve adam öldürme tekniklerini burada bizimkilerden öğrenmiş!
Osmanlıların Varna zaferinin ardından Macar asilleri, baba Vlad'ı ve büyük oğlan Mircea'yu öldürünce bizimkiler, Valahia'da kukla bir kral olsun diye herhalde , Vlad'ı serbest bırakmışlar. 3. Vlad kısa süreliğine tahta çıksa da, meşhur Macar generali Hunyadi tarafından kaçmaya zorlanmış. Ama onun Osmanlı bilgisinden ve 2.Mehmet'e olan nefretinden etkilenen Hunyadi, Vlad'ı danışmanı yapmış. Birkaç yıl sonra Konstantinopolis fethedilip, Osmanlılar Karpatlar üzerinden Balkanlar'da yayılmaya başlamışlar. Fetih'den 3 yıl sonra Belgrad işgal edilmiş, Hunyadi Sırbistan'a kaçıp orada ölmüş, Vlad ise memleketine dönüp tahtı tekrar ele geçirmiş.
İşte bundan sonra 3. Vlad'ın Voyvoda Tepeş - Kazıklı Voyvoda olarak anılmasına sebep olan korkunç zalimlikleri başlamış. Dostunu düşmanını, sadece Osmanlıları değil kendi halkını da; babasını öldüren Macar asillerini de, askerleri, köylüleri, tüccarları, herkesi kazığa geçirtip korkunç uzun ve acılı ölümle canlarını alıyormuş Vlad. Kadın erkek, çocuk tanımıyormuş. Binlerce çoluk çocuk köylü, onbinlerce Türk askeri, daha fazla Macar asilleri kazıktan geçirtmiş, bu korkunç işkence ve ölüme mahkum etmiş onları. Ayrıca kafaya çivi çakma, kol bacak, kulak burun kesme, deri yüzme, canlı gömme, özellikle kadınlarda cinsel organ kesme gibi diğer işkence yöntemlerini kullanmaktan da çekinmemiş. Kadınlara karşı daha da acımasızmış Vlad. Kocasını aldatan bir kadının göğüslerini kestirmiş, derisini yüzdürmüş ve derisi masanın üzerinde serili dururken kadını kazığa geçirtmiş.
Vlad ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki savaşlarda başlangıçta Vlad zaferler kazansa da, nihayet Osmanlı ordusu tarafından yenilgiye uğramış, Osmanlılar Poenari şatosunu çevirmişler, bu şato günümüzde dünyanın en hayaletli, en lanetli yerlerinden biri olarak biliniyormuş. Efsaneye göre şatonun sarıldığını gören Vlad'ın karısı, kendini kuleden Argaş nehrine atıp intihar etmiş. Romanya'da nehrin bu koluna o zamandan beri Prenses Nehri deniliyormuş.
Yenilgiye uğrayan Vlad, yardım almak amacıyla Macar kralına sığınmş ama yardım yerine babayı almış, kral Vlad'ı tutuklattırıp zindana attırmış.Vlad'ın kaç sene hapis kaldığı bilinmemekle beraber zamanla kralın güvenini kazanmış, hatta kuzenlerinden biriyle evlenmiş. Hapisten çıkınca tekrar sevgili yurduna, Valahia'ya geri dönüp tahtı ele geçirmiş ancak destek birlikler çok az olduğundan Osmanlılar tarafından tekrar yenilmiş ve Bükreş yakınlarında öldürülmüş. Söylentilere göre bizimkiler kafasını kesip Padişah'a göndermişler. Vlad, Bükreş yakınlarındaki minik Snagov gölündeki manastırda gömülmüş.
3. Vlad'ın ölümünden 421 yıl sonra, İrlanda denen başka bir büyülü memleketten çıkma bir yazar, onun hikayesinden esinlenerek yeryüzünün en uğursuz romanını yazmış. Vlad'ın "Dracul'un oğlu" manasına gelen soy ismi etrafında esrarlı bir vampir efsanesi yaratarak Kont Dracula 'yı yaratmış ve çember böylece tamamlanmış.
Peki ama acaba Vlad'ın bedeni hala Snagov gölündeki küçük manastırda mı? Yoksa yaşayan ölümle lanetlenmiş ruhu eski kıtanın karanlık ormanlarında; tekinsiz karanlıklarda, köşebaşlarındaki uğursuz gölgelerde mi geziyor? Yoksa hemen arkamızda bir çift öfkeden kızıllaşmış gözler bizi takip mi ediyor?
Boğazımıza yanaşan sivri dişlerin korkusu sizden uzak olsun.
Eh hal böyle olunca, kitaptan ayrılmayı gönlüm elvermediğinden uyku saatimi geçirip sabahleyin de yatağa tutkallanmış gibi oluyorum, gözlerimin altı çökmüş; suratım pelte gibi dolanıyorum şirkette, Voyvoda Tepeş hala hayatta diye sayıklıyorum.
Kitaptan bu denli etkilenince, biraz Dracula araştırması yapıp dostumuzun tarihçesini incelemek istedim:
Dracula denilen vampirin ilham kaynağı olan şahsiyet, ortaçağda Romanya'nın güney bölgelerinde (bizim tarih kitaplarında Eflak Boğdan diye okuduğumuz memleket) hüküm sürmüş bir prens: Valahia prensi, ya da o bölgenin tabiriyle, Valahia Voyvodası 3. Vlad. Voyvoda Tepeş , Kazıklı Voyvoda.
Vlad'ın babasının adı Vlad Dracul, bunun sebebi babanın Order of the Dragon - Ejder Yoldaşlığı'nın bir üyesi olmasıymış. Bu tarikat, Hristiyanlığı Osmanlılar'a karşı korumak amacıyla asiller tarafından kurulan bir tarikatmış. Romence evraklarda da bizim Vlad'ın soy ismi, Drakul'un oğlu manasına gelen Drakulya şeklinde yazıyormuş. İsmin kökeni Latince'de Ejderha manasına gelse de, günümüzde Romence'de şeytan demekmiş brrr.
3. Vlad ile ilgili bana en ilginç nokta, daha genç bir prensken babası Vlad Dracul, bunu ve kardeşini Osmanlılara rehin vermiş, eti sizin kemiği benim, size saygıda kusur ettiysem affedin abi demiş. Böylece bağlı bulunduğu Ejder Yoldaşlığı'na da ihanet etmiş. (asıl sebep, Transilvanya'yı işgal eden Macar ordusuna karşın Türklerin yardımıyla tekrar Valahia tahtını ele geçirmesi, iyi niyet gösterisi olarak o da Padişah'a oğullarını rehin göndermiş). Vlad tam 4 sene Edirne'de yaşamış. Efsaneye göre ileride kanımızı donduracak işkence ve adam öldürme tekniklerini burada bizimkilerden öğrenmiş!
Osmanlıların Varna zaferinin ardından Macar asilleri, baba Vlad'ı ve büyük oğlan Mircea'yu öldürünce bizimkiler, Valahia'da kukla bir kral olsun diye herhalde , Vlad'ı serbest bırakmışlar. 3. Vlad kısa süreliğine tahta çıksa da, meşhur Macar generali Hunyadi tarafından kaçmaya zorlanmış. Ama onun Osmanlı bilgisinden ve 2.Mehmet'e olan nefretinden etkilenen Hunyadi, Vlad'ı danışmanı yapmış. Birkaç yıl sonra Konstantinopolis fethedilip, Osmanlılar Karpatlar üzerinden Balkanlar'da yayılmaya başlamışlar. Fetih'den 3 yıl sonra Belgrad işgal edilmiş, Hunyadi Sırbistan'a kaçıp orada ölmüş, Vlad ise memleketine dönüp tahtı tekrar ele geçirmiş.
İşte bundan sonra 3. Vlad'ın Voyvoda Tepeş - Kazıklı Voyvoda olarak anılmasına sebep olan korkunç zalimlikleri başlamış. Dostunu düşmanını, sadece Osmanlıları değil kendi halkını da; babasını öldüren Macar asillerini de, askerleri, köylüleri, tüccarları, herkesi kazığa geçirtip korkunç uzun ve acılı ölümle canlarını alıyormuş Vlad. Kadın erkek, çocuk tanımıyormuş. Binlerce çoluk çocuk köylü, onbinlerce Türk askeri, daha fazla Macar asilleri kazıktan geçirtmiş, bu korkunç işkence ve ölüme mahkum etmiş onları. Ayrıca kafaya çivi çakma, kol bacak, kulak burun kesme, deri yüzme, canlı gömme, özellikle kadınlarda cinsel organ kesme gibi diğer işkence yöntemlerini kullanmaktan da çekinmemiş. Kadınlara karşı daha da acımasızmış Vlad. Kocasını aldatan bir kadının göğüslerini kestirmiş, derisini yüzdürmüş ve derisi masanın üzerinde serili dururken kadını kazığa geçirtmiş.
Vlad ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki savaşlarda başlangıçta Vlad zaferler kazansa da, nihayet Osmanlı ordusu tarafından yenilgiye uğramış, Osmanlılar Poenari şatosunu çevirmişler, bu şato günümüzde dünyanın en hayaletli, en lanetli yerlerinden biri olarak biliniyormuş. Efsaneye göre şatonun sarıldığını gören Vlad'ın karısı, kendini kuleden Argaş nehrine atıp intihar etmiş. Romanya'da nehrin bu koluna o zamandan beri Prenses Nehri deniliyormuş.
Yenilgiye uğrayan Vlad, yardım almak amacıyla Macar kralına sığınmş ama yardım yerine babayı almış, kral Vlad'ı tutuklattırıp zindana attırmış.Vlad'ın kaç sene hapis kaldığı bilinmemekle beraber zamanla kralın güvenini kazanmış, hatta kuzenlerinden biriyle evlenmiş. Hapisten çıkınca tekrar sevgili yurduna, Valahia'ya geri dönüp tahtı ele geçirmiş ancak destek birlikler çok az olduğundan Osmanlılar tarafından tekrar yenilmiş ve Bükreş yakınlarında öldürülmüş. Söylentilere göre bizimkiler kafasını kesip Padişah'a göndermişler. Vlad, Bükreş yakınlarındaki minik Snagov gölündeki manastırda gömülmüş.
3. Vlad'ın ölümünden 421 yıl sonra, İrlanda denen başka bir büyülü memleketten çıkma bir yazar, onun hikayesinden esinlenerek yeryüzünün en uğursuz romanını yazmış. Vlad'ın "Dracul'un oğlu" manasına gelen soy ismi etrafında esrarlı bir vampir efsanesi yaratarak Kont Dracula 'yı yaratmış ve çember böylece tamamlanmış.
Peki ama acaba Vlad'ın bedeni hala Snagov gölündeki küçük manastırda mı? Yoksa yaşayan ölümle lanetlenmiş ruhu eski kıtanın karanlık ormanlarında; tekinsiz karanlıklarda, köşebaşlarındaki uğursuz gölgelerde mi geziyor? Yoksa hemen arkamızda bir çift öfkeden kızıllaşmış gözler bizi takip mi ediyor?
Boğazımıza yanaşan sivri dişlerin korkusu sizden uzak olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Eksik kalan 69. ve70. bölümleri valla yazacağım, seriyi tamamlayacağım diyerek Ezel'in 71. ve de en sonuncu bölümüne geçelim. DİKKAT...
-
***Dikkat! Bu yazı Ezel dizisi hakkında spoiler içermektedir*** Birinci Kısım burada: Ezel, Bir retrospektif - 1.Kısım Ezel, romanı andır...















