sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2012 Cumartesi

Breaking Dawn Part 2

Yıllar yıllar önce bir akşam, bütün kızçeler hep birada çalıştığımız o unutulmaz zamanlarda, haydi yürüyün akşam vampir filmine gidiyoruz deyip Twilight'a götürmüştüm yavrucakları. Başta "amann biz korkarıııız, biz istemeyiiiizz" deseler de, filmin sonunda hepsi azılı birer Edvırt hayranı olup çıkmışlardı.

Gel zaman git zaman, ikinci filmin vakti geldi, Twilight serisi de ilk filmdeki ucuz, basit, adeta bağımsız film havasını bir çırpıda arkasında bırakıp büyük ölçekli ultra ticari bir yapıma dönüştü. Kızçeler ekibi olarak sanki yeniyetmelik günlerimizi yaşar gibi manasız bir heyecanla günleri sayarak, gösterime girer girmez New Moon'u izlemeye gitmiştik.

Fakat bu iş burada bitmemişti, Stephenie Meyer adeta sıçarcasına bir seri kitap yazıyor; yapımcılar haldır haldır filme çekiyorlardı bu deli gibi satan kitapları. Filmin estirikli Bellası, pudralı vampiri, yavru kurtu hep zengin ve ünlü olmuşlar; dünyayı ayakları altına almışlardı. Bizse yaşımız 30 küsur olmuş,  bokumuzla oynamaya devam ediyorduk. Aradan geçen bir yılda aklımız başımıza gelmemiş olacak ki, yine gösterime girdiği ilk gün koşa koşa üçüncü film Eclipse'ye gitmiş idik. Filmi feci derecede sıkıcı bulmuş ve nihayet seriye karşı ilgimi kaybetmiştim oh.

Dördüncü film, Breaking Dawn Part 1 gösterime girince, geleneklere uyalım diyerek ilk akşamdan izlemeye gittik. Artık bu filmde sıkılmanın ötesine geçmiş, gerçekten buz kesmiştim. Hatta Lady Charlotte, Bella'nın kendi kan grubundan bir bardak kanı lökür lökür içtiği sahnede fenalaşıp kusarak sinemayı terk etmişti:)

Ve işte bir yıl daha göz açıp kapayıncaya dek geçti ve serinin son filmi Breaking Dawn Part 2 tüm dünyayla aynı anda Türkiye'de gösterime girdi dostlar. Biz de kızçelerle ilk günden izlemeye koştuk tabiii. Bu bizim için biraz dokunaklı anlatabiliyor muyum, dostluğumuz bir ritüeli gibi, her sene bir Twilight filmine gitmek:)) Ve ritüeli, bu filmle tamamlamış olduk, başımız göğe erdi.


Filmin açılış jeneriği çok hoş, karanlık, kırmızı beyaz bir şeydi, onu gayet beğendim. Film bittikten sonra ta ilk filmden beri gelip geçmiş oyuncuları tek tek göstermeleri de pek güzel olmuştu. Bunun dışında, filmin ilk yarısı her zamanki gibi pembe dizi tadında, ama en azından biraz daha komik ve esprili; bu sefer epey gülüp eğlendik. Bir önceki filmdeki gibi içim daralmadı çok şükür. Tabii arada "yahu bu ne osuruktan film, benim ne işim var burada" diye düşünüyorsunuz ama hiç sıkılmıyorsunuz da açıkçası.  Filmin ikinci yarısı ise...




DİKKAT!!! KİTABI BİLİYORSANIZ VE  FİLME GİDECEKSENİZ KESİNLİKLE BURADAN SONRASINI OKUMAYINIZ.




AĞIR SPOILER VAR




FİLME GİDECEKLER OKUMASIN DEDİM!!!




YOU HAVE BEEN WARNED!!



Volturi


Filmin ikinci yarısında, olaylar kitabın finalindeki büyük savaşa gelip dayanıyor. Kitabın  çok kötü olma sebeplerinden biri de, yazarın bu büyük savaş sahnesine bizi hazırlayıp sonra da savaştan vazgeçmesi idi.  Kitapta kötü vampir kabilesi Volturi, bizimkilerle karşı karşıya gelir. Epik bir savaş beklerken babayı alırız, bunlar car car konuşur anlaşırlar, herkes sonsuza kadar mutlu olur ve kitap biter.

Film bu karşı karşıya gelme anına kadar kitabı takip etti. Biliyorsunuz vampir Edvırt, insan kız Bella'yı hamile bırakmış, yarı fimpir-yarı insan bir kızları dünyaya gelmişti. Doğum yaparken Bella öldüğü için, Edvırt da onu vampire dönüştürmüş idi. Fakat, Volturi bunların kızının doğduğunu bilmiyordu, ölümsüz bir çocuk yapıldığını düşündüler ve vampir yasasına aykırı olduğu için bizimkileri cezalandırmaya geldiler.

Bizimkilerin ailesinden, geleceği gören Alice ve onun eşi Jasper'ı Volturiler kendi saflarına çekmeye çalışıyorlardı. Alice ise Volturilerin kralı Aro'ya, küçük kızın canlı kanlı bir çocuk olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Fakat Volturi klanı, Alice'i tutsak aldılar. O zaman bizimkilerin aile babası Carlisle, Aro'ya saldırıya geçti. İki vampir havada çarpıştılar. Carlisle yere yuvarlandı, Aro gülerek doğruldu ve elinde Carlisle'ın kafasını tutmakta idi!

Bu sahneyi güzel çekmişti yönetmen ve sinema salonundaki reaksiyonu hissedebiliyordum, çünkü ben de göt olmuştum bir anda! Aile babasının ölmesi, filmin kitaptan bu denli farklılaşması ağzımı açık bırakmıştı. Ulan resmen şok oldum dostlar. Ohaa diye bağırmışım ama kimse birşey demedi, bütün salon şokla bok arasında gidip geliyordu. Yani ölecek tipi o kadar iyi seçmişler ki, tüm filmler boyunca sessiz ve derinden gelen güvenilir, Mahmut Hoca tadında bir karakteri çat diye öldürerek etkiyi en üst düzeye çıkartmışlar.

Bundan sonra ise çılgınca kanlı bir çarpışma sahnesi izledik. Bizim insan kanı emmeyen vejeteryan vampirler ve müttefikleri kurtadamlar; kötü Volturi ile savaşa girişti. Vampiri öldürebilmek için kafasını kopartmak lazım geliyormuş, o yüzden kafaların koptuğu, çenelerin caart diye ikiye ayrıldığı, dişlerin kızıl kana bulandığı, kolların bacakların havada uçuştuğu görüntüler ekranda uçuşuyordu. Alice'i hala rehin tutan Volturiler, Alice'in eşi, yakışıklı Jasper'în kafasını da koparınca hepimiz altımıza sıçacak gibi olduk.Ulan Jasper nasıl ölür?  Kurt kabilesinden de minik Seth ve Leah Clearwater da acılar çekerek, viyaklayarak öldüler (Kurt formunda öldükleri için viyk viyk inliyorlardı ölürken )  Artık iş bildiğin trajediye dönüşmüştü, film almış başını gitmiş, yönetmen herhalde bağımsızlığını ilan ederek ben böyle tıvaylaytın içine tükürürüm demiş ve finali baştan aşağı değiştirmişti.

Savaş doruk noktasına ulaştı, kafa koparmalar gırla gidiyordu, sanki şarap şişesinden mantar çıkartır gibi takkk tuukk kafalar kopuyor, kan gövdeyi götürüyordu savaş alanında. Bizimkiler Volturileri birer birer yakalayıp kafalarını koparttıktan sonra nihayet beklenen an geldi ve Edvırt ile Bella; Aro'ya saldırdılar. Ve Bella deli yeni-doğan vampir gücüyle Aro'nun kafasını çatııırrrtttt dye koparmıştı ki....


ULAN HEPSİ RÜYAYMIŞ MİNAKOOOOO!!!!!!


Meğersem bu savaş, kafa kopartmalar, ölümler hiç olmamış. Geleceği görebilen Alice sadece Aro'ya,  onlara saldırırsa başına gelecekleri ve nasıl öldürüleceğini gösteriyormuş.

Bu noktada yemin ederim sinemada alkış koptu arkadaşlar ahahahah, Herkes bir rahatladı, oh çekti:))) Ne olsa hepimiz göt olmuş, ters köşeye yatmış idik. Ezel'den beri böylesi duygular yaşamamıştım. İyi geldi:)))

Aro tabii çok korkmuştu ve haydi o zaman barış diyerek kabilesini toplayıp köyüne geri döndü. Bizimkiler de sonsuza kadar mutlu yaşadılar. Yani finalde yine kitaba uydu yönetmen ama en azından bir sürprizli sahne, vahşi bir çarpışma ekleyerek filme hareket, heyecan katmış. Sağol yönetmenim:)

İşte böyle dostlar. Alacakaranlık kitaplarıyla, filmleriyle alakanız yoksa tabii gitmeyin zaten bu filme. Serinin hayranları ise zaten gidecek. Bana gelince,  pişman değilim şahsen, kızçelerle pek güldüm eğlendim, sonunda da heyecanlandım, iyi oldu güzel oldu:)))

xo xo

SPOILER BİTTİ!!!


10 Nisan 2012 Salı

Blog'da Sinema Kuşağı

Son zamanlarda, The End mağazası sağolsun, bir sürü film izledim dostlar. Bazısı yeni, bazısı da eski. Hepsini kısa kısa not etmek istiyorum :)

The Artist (2011)

En iyi film oscarını kazanan siyah beyaz, sessiz film çağını anlatan sessiz bir film The Artist. Harikulade müziği ve şahane oyuncuları sayesinde hiç sıkılmadan izledim, çok beğendim. Konu itibariyle bana feci şekilde Singing in the Rain (Yağmur Altında) müzikalini anımsattı. Başroldeki Jean Dujardin'in Gene Kelly'e kardeşi kadar benzemesi de yardımcı oldu tabii. Baksanıza, aynısı resmen:


Jean Dujardin'e hasta oldum zaten, çok çekici, duygusunu geçiren, mimikleri zengin, ay sıcacık bir oyuncu canım benim ahahaah:)))  Sırf o harika gülümsemesi bile filmi izlemeye yetecek bir sebep idi, bundan böyle Kıl-uni gitsin, Jean gelsin, Fransız çekiciliği bambaşka bir oh-la-la dostlar.



The Descendants (2011)

George Clooney'e Oscar adaylığı getiren, ülkemizde Senden Bana Kalan ismiyle gösterime giren The Descendants'ı izlemeden önce senenin en iyi filmi olacağını düşünmüştüm. Neden bilmiyorum, böyle bir beklenti oluşmuştu bende. Afişine de, Türkçe ismine de bayılmıştım bu filmin.

Ama filmi izlediğimde beklediğimi bulamadım açıkçası. Hawai'de geçen bir aile dramasını anlatan filmimizin çekildiği güzelim mekanlar egzotik ve büyüleyici, müzikleri de harika idi. Eh ama işte filmin amacı neydi, onu anlamadım. Bende hiç bir iz bırakamadı The Descendants.



War Horse (2011)

Steven Spielberg'in epik tarihi duygusal draması War Horse'u ailecek izledik. Hikaye fazlasıyla romantik, filmin kahramanı da güzeller güzeli, cesur ve akıllı at Joey olduğundan, Joey'nin başına gelenler hepimizi normal bir filmden 10 kat fazla etkiledi tabii. Annemle babam tarumar oldular, ben de fenalandım. Filmin müziğini kaçınılmaz olarak John Williams bestelemiş, fazlasıyla bayık buldum. Akılda kalıcı tek bir melodi bile yoktu. Görüntüler muazzamdı tabii, ama düşüncem Oscarlık bir film olmadığı yönünde. Bunun yerine Tenten aday olsaymış, daha doğru olurmuş. İyi, hoş, eski moda güzel filmleri anımsatan tipik Spielberg duygusallığı ile dolup taşan bir film.



One Day (2011)

Emma ve Dexter'in 20 yıla yayılan aşk öykülerini ve hayatlarını anlatan One Day şahane bir kitap idi. O yüzden filme çevrileceğini duyup, başrolde Anne Hathaway'in oynayacağını öğrendiğimde çok sinirlenmiştim. Anne sen kimsin, herkes haddini bilsin demek istemiştim. İngiliz rollerini Amerikalıların canlandırmasını protesto etmiştim. Ama sonunda filmi izlediğimde ben de şaşırdım dostlar. Gayet güzel olmuştu One Day uyarlaması, oyuncular da başarılı idiler. Kitabı okumayıp salt filmi izleyenler olan bitenlerden ne anladılar bilmem tabii, film eksikti biraz. Yani kitabı okumamış olsam, ben ne kadar anlardım kestiremedim.. Kitabın üzerine ise gayet güzel gitti. Senenin sürpriz filmlerinden.



My Week With Marilyn (2011)

Sene 1956. Marilyn Monroe dünyanın en büyük yıldızı olarak, Londra'ya dünyanın en iyi oyuncusu Sir Laurence Olivier ile film çevirmeye gidiyor. Çekimde bir sürü problem yaşıyorlar tabii, Marilyn'in dengesizliği, bütün ekibin Marilyn'in büyüsüne kapılması, Olivier'in karısı Vivien Leigh'nin kıskançlığı derken; film ekibinden genç Colin, Marilyn ile kaçıp güzel İngiliz kırsalında unutulmaz bir gün geçiriyor. Film de zaten bu Colin çocuğunun ilerleyen senelerde yazdığı hatıra kitabından uyarlanmış. İşte neyse, sonunda Marilyn filmi çekip Amerika'ya dönüyor. Olayımız bu dostlar. Filmlerin çekim maceraları bana her zaman heyecan vermiştir, o yüzden My Week With Marilyn eğlenceli geldi. Eğlendik ve bitti, bu kadar.



The Help

Filmimiz Amerika'nın Güneyinde, tutucu Mississippi eyaletinde, ırkçılığın en iğrenç haliyle yaşandığı 1960'lı yıllarda geçmekte. Üniversiteyi bitirip kasabaya dönen Skeeter, hizmetçilerin katlandığı eziyetlere dayanamaz. Üstelik bu kadınları ezen, aşağılayan işverenler de; Skeeter gibi, bir vakitler çok sevdikleri zenci dadılar tarafından büyütülmüşlerdir. Skeeter dadıları ve hizmetçileri organize eder ve başlarından geçen olayları anlattırır. Olayları yazıya dökerek bir kitap haline getirir. Kasabadaki zalim ırkçılığı gözler önüne seren kitap çok başarılı olıur.

Eğlenceli kısımları da olan dramatik bir film, atmosferi çok başarılı kurulmuş. Dekorlar, kostümler dört dörtlük. Oyuncuları da pek samimi buldum. İşte, iyi hoş, ajitasyonu abartmamış, öyle bir film.



The Adventures Of Tintin (2011)

Çocukluğumuzun Milliyet gazetesiyle gelen çizgiroman kahramanı Tenten'in uzun metrajlı animasyon macerasını çekmek Steven Spielberg'e düşmüş. Ne de iyi olmuş. Bu harikulade eğlenceli çizgi filme tam manasiyle bayıldım. Böyle eski moda, esrarlı ipuçları ve hazine avı etrafında dönen hareketli bir macera filmi olmuş. Indiana Jones esintileri de taşıyor bolca. Görsellik zaten muazzam. Yılın kaçırılmaması gereken sinema işlerinden bence Tenten. Müthiş!





The Girl With Dragon Tattoo (2011)

Ejderha Dövmeli Kız'ın orijinal İsveç versiyonuna ben de bayılmıştım elbet. Yine de Amerikan yapımını çok beğendim. Artık hem kitaptan hem orijinal filmden ezbere bildiğimiz bir konuyu, neredeyse İsveç filmini birebir çekmiş gibi görünse de inanılmaz akıcı ve heyecanlı anlatmasını bilmiş David Fincher.  İşte bu da yönetmen farkı oluyor dostlar. Konuyu ve karakterleri Amerikanlaştırmaması da takdire şayan. Mikael Blomkvist rolünü oynayan Daniel Craig'i öteden beri pek beğenirim, bu filmde de minicik siyah külotlarıyla göz doldurdu, sağolsun. Efsanevi Lisbeth Salander rolünde Rooney Mara'yı da beğendim. Sonuçta o güzelim romanın hakkını veren bir film olmuş gibi duruyor. Ellerine sağlık.



Burlesque (2010)

Başrollerde Cher ve Christina Aguilera'nın oynadığı, baştan aşağı klişelerle bezeli bir film Burlesque. Herhalde Christina, Moulin Rouge! filminin soundracki ile yetinenemiş, kendine bu filmi çektirmiş. Ama o aç parantez-kapa parantez bacaklarıyla Nicole Kidman'dan ne kadar farklı ise, Burlesque de, bir Moulin Rouge! olmaktan o denli uzak. Ama çok kötü bir film de değil kesinlikle. Gayet eğlenceli, vakit geçirten bir yapım olmuş. Seksi iç çamaşırımsı kıyafetlerle gösteri yapan kızları görünce insanın jartiyerler, parlak saten donlar filan giyip iç gıcıklayıcı danslar edesi geliyor. Cher harikulade, hem filmin banalliği içinde gerçekçi bir tip çizmiş, hem de enfes şarkılar söylemiş. Bir de jönü oynayan Cam Gigandet faktörü var ki evlere şenlik, tek başına flmi izlemek için bir sebep idi bu vatandaş. Sağolsun, gözlerimiz bayram etti. Filmin sürprizi ise kötü kızı oynayan biricik Veronica Mars'ımız, Kristen Bell.

Müzikal ve dans sevenler eğlenirler bu filmde.



Inception (2010)

Ben ne salak bir insanmışım ki bu efsane filmi bunca zamandır izlememişim dostlar. Püü bana! Inception bir başyapıt, biz zeka şöleni, bir beyin fırtınası, sinema efsanesi.

Film ilk anda beni ele geçirdi, mevzuyu anlayana kadar neredeyse hazırolda izleyecektim Inception'ı. Film o kadar enfes bir şekilde beyninizi çalıştırıyor ki, anlatamam. Üztelik bunu yaparken filmi izlemekten zevk almaya devam ediyorsunuz. Hem bir akıl oyunu devam ediyor, hem de bomba gibi aksiyon. İşte bu, yönetmen Christopher Nolan'ın büyük zaferi!

Filmimiz, rüyalara müdahale edilebilen yakın gelecekte geçiyor. Leonardo DiCaprio'nun kusursuz oynadığı kahramanımız Dom, bir ajan. Bilgi çalıyor. Ama şirket kasanızdan değil, asla girilemeyeceğini düşündüğünüz başka bir kasadan: Beyninizden. Dom, hedeflediği kişinin bilinçaltına girerek gizli düşünceleri çalıyor. Bunu da   kurbanla aynı rüyayı paylaşarak yapıyor. Bir Japon işadamı Dom'dan olanaksız görünen birşey istiyor. Birinin zihninden bilgi çalmasını değil, oraya bir fikir yerleştirmesini (Inception-başlangıç bu işte) talep ediyor. Dom işi alıyor ama ekibine risklerden bahsetmiyor. Dalacakları çok katmanlı ortak rüyada öldükleri takdirde, normalde olması gerektiği gibi uykudan uyanmayıp bilinçlerini kaybedebilir ve sonsuza kadar limboda kalabilirler.

Ay ay ay, filmin başı zaten kocaman bir AAA dedirtiyor. Finali ise herhalde şimdiden sinema tarihine geçmiştir. Beni en çok etkileyen rüya içinde rüya zamanlaması hadisesi oldu, rüyada içinde oldukları minibüs suya düşerken, bir alt katmandaki rüyada olup bitenler, bu esnada o minibüsün suya gitgide yaklaşması... ne diyeyim, sağol varol Christopher Nolan.

Kaçırılmaması gereken bir başyapıt.


filmler devam edecek,

xo xo


13 Mart 2012 Salı

İki Film Birden : Meryl Streep

Meryl Streep'i sevmeyen var mı? Varsa da ben görmedim. Benim bu kadını sevmemin salt sebebi gençlik yıllarında oynadığı muhteşem dramlar değil. Doksanlarda "Death Becomes Her - Ölüm Kadına Yakışır" ile kariyerinde bir kırılma yaşaması ve komedi oynaması; yaşlandığı halde diğer aktristler gibi anne rolleriyle kısıtlanmaması, farklı farklı rolleri canlandırması ve ödül törenlerindeki esprili, samimi konuşmaları Meryl Streep'i sevme nedenlerim. Bir de ilk aşkı ve nişanlısı John Cazale kanserden ölürken herşeyi, yeni başlayan kariyerini bir kenara koyup sonuna kadar yanından ayrılmamış olması beni çok etkiler. Daha etkileyici olanı,  hayata küsmeyip yeniden aşkı bulup evlenerek mutluluğu yakalamasıdır hatta.

Geçenlerde, bu şahane kadının bir dram bir komedi filmini üstüste izledim. İkisinde de müthişti. Filmlerden ise komedi olanını tercih ettim:

It's Complicated (İlişki Durumu Karmaşık) (2009)

Meryl Streep, Alec Baldwin, Steve Martin

Hiç beklentisiz başına oturduğum bu romantik komedi beni gerçekten güldürdü ve eğlendirdi. Umduğumdan daha komik çıktı açıkçası. Filmimiz Jane'in eski kocası ile yeni tanıştığı mimar sevgili adayı arasında kalmasını anlatıyor. Jane kocası Jake'den 10 yıl önce boşanmıştır. Büyük oğulun üniversite mezuniyeti için ailecek New York'da buluştuklarında, Jane ve Jake başbaşa yiyip içip sarhoş olup, geceyi beraber geçirirler ve gizli bir ilişki yaşamaya başlarlar. Jake bu esnada yeni genç karısı ile tüp bebek çalışmaları yapmaktadır. Bu stresten bunaldığı için eski karısının tanıdık konforu onun hoşuna gitmekte, Jane ise durumdan rahatsızlık hissetmektedir. Evini yeniden düzenleyecek olan mimar Adam ile tanışınca, kahramanımız iyice arada derede kalır.

Başarılı oyuncuları ile eğlenceli bir romantik komedi izlemek isteyenlere tavisye ederim, ben çok sevdim bu filmi hatta bir kaç sahnede sahnede sesli güldüm:)) Sadece, mimar Adam'ı oynayan Steve Martin çok çirkin yaşlandığından, eski koca Alec Baldwin ile Meryl daha güzel görünüyorlardı birlikte:) Alec Baldwin de bencil ama şeytan tüylü bu adama cuk oturmuş. Çok beğendim.



The Iron Lady (Demir Leydi), 2011

Meryl Streep, Jim Broadbent

Demir Leydi, marketten süt alan yaşlı bir kadının hikayesi gibi başlıyor. Kadıncağız zor bela sütünü alıp ayağını sürüyerek evine yürüyor, kocasıyla karşılıklı kahvaltı ederken içeri giren yardımcısı "Leydi Thatcher?" diyor ona. Ve kahvaltı masasında kadının tek başına oturduğunu anlıyoruz. Alzheimer hastalığının pençesndeki bu kadın, 20. yüzyılın en etkili politikacılarından, batı aleminin ilk kadın başbakanı, Margaret Thatcher'ın ta kendisi. Yıllar önce ölmüş kocasının hayali ile yaşamakta, kendini hala başbakan zannetmekte, gelgit akıllı olmuş bir zamanların demir leydisi.

Film, yaşlı Maggie'nin bölük pörçük geçmişi hatırlaması yoluyla gelişiyor. Keşke böyle olmasaymış, keşke lineer bir zaman akışıyla bakkal çocuğu Maggie'nin azmini, erkek dünyasıyla mücadelesini, politikada yükselmesini, verdiği kararların sebep ve sonuçlarını ve Thatcher'ın düşüşünü izleseymişiz. Yaşlılık yıllarına fazlaca ağırlık verilmiş, kariyerinin en önemli meseleleri (Falkland savaşı, madenci grevi) kısa kısa geçilmiş. Açıkçası ben sıkıldım bu filmi izlerken. İyi ki sinemada izlememiş dedim.

Filmi tamamen tek başına Meryl Streep götürüyor. Yaşlılığını da, bizim bildiğimiz başbakan haliyle de Maggie'yi yaşatıyor adeta. Aksanı, ses tonu mükemmel. Makyaj da ona yardmcı olaca derecede kusursuz. Ondan başkası oynasa film batardı kesinlikle. O yüzden Meryl Streep seviyorsanız izleyin derim, yoksa sıkılabilirsiniz benim gibi.



xo xo

13 Şubat 2012 Pazartesi

Star Wars Episode I : The Phantom Menace 3D

Star Wars serisinin 4. bölümü olan ilk Star Wars filmini 1977 senesinde gösterime soktuğunda, George Lucas sinema tarihini adeta baştan yazmış; bilhassa kurduğu özel efekt firması ILM ile bugün izlediğimiz şekliyle filmler çekilmesini sağlayan teknoloji devrimini gerçekleştirmiş idi. Yine de hikayesinin başını anlatmak için elindeki imkanları yetersiz buluyordu. Böylece; 6 bölümlük, çok çok uzaklardaki bir galakside geçen, iyi ve kötünün mitolojik çatışmasını temel alan bu serinin dördüncü, beşinci ve altıncı bölümleri; 1977-1980-1983'de gösterime girdiler. Hikayenin ilk 3 bölümü ise, doğru zaman geldiğinde anlatılmak üzere rafa kaldırılmıştı. Star Wars üçlemesi tek kelimeyle fenomen oldu. Muazzam bir endüstri haline geldi, filmlerin çok ötesine taştı. Filmlerin öncesini ve sonrasını anlatan expanded universe adı altında toplanmış sayısız eser yaratıldı. Kitapları, tekrar tekrar farklı eklentilerle basılan dvd setleri, oyunları, oyuncakları, hatıra objeleri derken yıllarca iliğimizi kemiğimizi sömürdü Lucas Amca. Sömürdü ama benim adıma en azından çektiği paranın yerine çok anlamlı birşey koydu. Yıllar boyu sinemada, (evet hepsini sinemada izlemeyi becerdim) ardından dvd'de sayısız kere izlediğim filmlerin hikayesi, Jedi şövalyeleri, hepimizi saran GÜÇ;  milyonlarca insan gibi benim için de hayatın anlamı haline geldi.

Star Wars efsanesinin başlangıcı, hikayenin sonu: Bölüm 4 - 5 - 6

Hikayenin başını öğrenebilmek için yıllarca beklememiz, büyüyüp yaşlanmamız gerekecekti. O zamana değin bildiğimiz, 4-5-6. bölümlerde anlatılanlardan ibaretti. Peki ne olmuştu da Anakin gücün karalık tarafına geçmişti. Jedi ustaları Obi-Wan Kenobi ve Yoda neden bir başlarına inzivaya çekilmişler, binlerce yıllık Galaktik Cumhuriyet nasıl olmuş da imparatorluk haline gelmişti? Nihayet 1997 yılında George Lucas 1. bölümün hikayesini tamamladı ve çekim çalışmaları başladı. 1999'un Mayıs ayında film gösterime girdi. İkinci ve üçüncü bölümler, yine üçer yıllık aralarla 2002 ve 2005'de gösterime girecek ve hikaye tamamlanacaktı.

Hikayenin tamamlanması : Bölüm 1 - 2 - 3

Bu sene, Star Wars serisi 3 boyutlu olarak ve bu sefer hikayenin kronolojisine uygun sırayla tekrar gösterime girmeye başladı. Episode I : The Phantom Menace (Gizli Tehlike) Cuma günü gösterime girdi bile.  (gelecek 5 yıl boyunca filmler gösterime girmeye devam edecek). Her bir filmi baştan sona ve de sondan başa ezbere biliyor olsam da, haftasonu koşa koşa filme gittim, ömründe Star Wars izlememiş Minik Sinem arkadaşım da benimle geldi:)

Qui-Gon ve Obi-Wan, Darth Maul'a karşı

Star Wars hikayesinin başlangıcını anlatan filmimiz, Galaktik Cumhuriyet'in sarsılmaya başladığı dönemde başlıyor. Ticaret federasyonu, küçük Naboo gezegenine yasal olmayan bir abluka düzenlemiştir. Galaktik Senato ablukayı görüşürken, Şansölye Valorum, gizlice usta jedi Qui-Gon Jinn ile çırağı Obi-Wan Kenobi'yi, Ticaret federasyonunun genel valisi Nute Gunray ile görüşmeye gönderir. Nute Gunray aslında çok büyük ve karanlık bir gücün maşasıdır, sonuncu ve en güçlü Sith lordu Darth Sidious'dan emir almaktadır. Darth Sidious, Jedi düzenini yıkarak 1000 yıldır soyu tükenmiş olan sith düzenini kurmak için muazzam bir plan uygulamaktadır.  Darth Sidious gücün karanlık tarafında o denli kuvvetlidir ki, Cumhuriyetin koruyucusu olan Jedi'ların görüşlerini bulutlandırır. Hiç biri burunlarının dibindeki Sith Lordunu farkedemez, gelecekteki felaketi öngöremezler.

Darth Maul

Qui Gon ve Obi-Wan abluka altındaki Naboo gezegenine ulaşmayı başarıp, genç kraliçe Amidala'yı Ticaret federasyonunun elinden kurtarırlar. Galaktik Cumhuriyetin merkezi olan Coruscant şehrine dönerlerken uzay gemileri bozulur ve ücra Tatooine gezegenine zorunlu iniş yaparlar. Gemi için gerekli parçaları ararken küçük köle oğlan Anakin Skywalker ile karşılaşırlar. Anakin'de gücün çok yoğun oldğunu farkeden Qui-Gon onu yanına almaya karar verir. Bu esnada Darth Sidous kraliçenin peşine çırağı Darth Maul'u takmıştır. Jedi şövalyelerimiz 1000 yıldır galakside görünmemiş bu tehlikeli gizli düşmanla çarpışmalı, genç kraliçe ise gezegenini ablukadan kurtarmanın bir yolunu bulmalıdır.

Kraliçe Amidala

The Phantom Menace, genellikle 6 filmlik seride en az sevilenidir, sebebi de ondan önce yayınlanmış eski filmlerde görülmemiş derecede şebek bir karakteri içermesi, galaksinin en nefret edilen elemanı Jar Jar Binks'e büyük bir rol vermesi. Jar Jar, filmi izleyen çocukların bayılacağı ama eski üçlemeye düşkün bizim grubun tepesini attıran, bu seride görmeye alışık olmadığımız derecede komik bir karakter. (Yumuş ayıcık Ewoklar'dan bile beter). Seriye yeni başlayacaksanız Jar Jar sizi sıkabilir.  Onun dışında filmde, eski üçlemedeki esrarlı, ciddi  pek hava yok, çünkü Jedi şövalyeleri münzevi olmamışlar, galaktik cumhuriyetin göbeğinde, evrende düzenin koruyucusu olarak aktif olarak görev başındalar. Yine de en karizmatik Jedi şövalyelerinden Qui-Gon (Liam Neeson) ve genç padawan (öğrenci yavru Jedi) haliyle Obi-Wan (Ewan McGregor), gayet zevkli, görselliği ve koreografileriyle etkileyici ışın kılıcı düellosu sahneleri sunuyorlar bize. Darth Maul harika bir kötü karakter. Süper hızlı pod yarışı sahnesi oldukça zevkli. Seriye yabancı olan arkadaşım sıkılmadan izledi filmi. Benimse sürekli gözlerim doldu, özellikle de belli müzik temalarını duyduğum sahnelerde bir hoş oldum. Filmin müziği tabii ki John Williams'a ait ve Londra Filarmoni Orkestrası ile kaydedilmiş; filmin müziğini dinlemek bile başlıbaşına büyük bir zevk.

Obi-Wan Kenobi , Qui-Gon Jinn

3 boyut olayına gelirsek, filmin neresi 3 boyutlu idi anlamak zordu. Gayet gereksiz olmuş filmi 3 boyuta çevirmek. George amca paracıklarımızı bir kere daha sömürmek için bu 3 boyut mevzusunu uydurdu herhalde ne bileyim ahahah:)) Yani o anlamda heyecan verici hiçbir yanı yok filmin. Star Wars da neymiş, şöyle 3 boyutlu film izleyeyim diyorsanız aman sakın gitmeyin. Benim gibi Star Wars fanıysanız zaten gideceksiniz. Diğerleri için de nihayet seriye başlamak için güzel bir fırsat.

Güç daima sizinle olsun !


xo xo


29 Ocak 2012 Pazar

Prête-moi ta main (2006)

Bu haftasonu birikmiş kitapları okumayı bir kenara bırakıp, birikmiş ucuz dvd'lerimi izlemeye karar verdim dostlar. Bunlardan biri de Prete-moi ta main idi, tam bir pazar günü romantik komedisi!


Filmin yönetmeni Eric Lartigau, senaryoyu Alain Chabat yazmış ve baş erkek rolü de kendisi oynuyor. Baş kadın oyuncu rolünde ise efsanevi Serge Gainsbourg-Jane Birkin aşkının biricik meyvesi; ne yazık ki annesinin güzelliğinden ziyade babasının çirkinliğini almış olan harika Charlotte Gainsbourg var.

Filmimizin konusuna gelince, Luis 43 yaşında bekar bir adamdır. Babası yıllar önce ölmüş, evin hakimiyeti annesi ve 5 kızkardeşine geçmiştir. Ve bu kadınlar artık Luis'in çamaşırlarını yıkamaktan bıktıkları için, onun evlenmesi için baskı yapmaya başlarlar. 31 tane sıkıcı kızla görüşen Luis, aile baskısından kurtulmak için parayla Emma'yı kiralar. Emma 2 ay Luis'in sevgilisi rolünü oynayacak, sonra düğün günü Luis'i terkedecek, Luis bunalıma girecek ve de evlilik bahsi sonsuza kadar kapanacaktır.

Charlotte Gainsbourg - Alain Chabat

Haliyle olaylar beklenmedik şekilde gelişir, Luis'in planları ters teper. Düğünün ertelenmesini Luis'in hatası olarak gören ailesi, Emma'yı geri getirmesini emreder. Luis bu sefer Emma'nın iğrenç davranmasını ister , böylece ailesi bu kızdan nefret edecek ve evlilik bahsi kapanacaktır. Ama Emma ne yapsa, Luis'in ailesi hep onu hoş görmektedirler.


Gayet eğlenceli, türün tüm kurallarına uyan, izlemesi zevkli bir film Prête-moi ta main (Sahte Gelin). Özellikle filmin baş kısımları epey şenlikli, Luis'in o anaerkil, kocaların sesi çıkmayan ailesi çok eğlenceli, klasik olarak sonlara doğru film biraz duygusallaşıyor ve kaçınılmaz mutlu son ile bitiyor.

Romantik komedi sevenler kaçırmasın:)

xo xo

El Orfanato - The Orphanage (2007)

Cumartesi gecesi evdeysen yapılacak en zevkli iş herhalde korku filmi izlemektir. Ben de aldığım fırsat dvd'lerinden birini izleyeyim de biraz korkayım dedim. Fakat El Orfanato-The Orphanage salt korku filminden öte müthiş bir dram, nefis bir filmmiş meğer dostlar.

Film, İspanyol yapımı, başrolde Belen Rueda harika oynamış. Film deniz kenarında müthiş bir malikaneye kurulmuş bir yetimhanenin etrafında dönüyor. Belen'in oynadığı kahramanımız Laura çocukken bu yetimhanede yaşamış evlat edinilene kadar. Yıllar sonra, 37 yaşında, evli ve çocuklu Laura bu koskocaman malikaneyi satın alıp ailesiyle buraya yerleşiyor. Ah gerizekalım, öyle yürüdükçe yer tahtaları gıcırdayan, kapıları garç gurç açılıp kapanan kocaman bomboş bir evde oturulur mu, zaten hata burada. Neyse, Laura ve kocası Carlos'un sevimli oğulları Simon'un hayali arkadaşı var 2 tane. Ama bu eve gelince çocuk 6 tane daha arkadaş bulduğunu söylüyor. Laura oğlanı ciddiye almasa da, Simon ortadan kaybolduğunda hayali arkadaşların bundan sorumlu olduğuna inanmaya başlıyor.



Film klasik korku filmi kalıplarını kullanıyor elbet, kendine kendine dönüp duran gıcırtılı salıncak, duvarların içinden gelen ürkünç sesler, çat çut açılan kapılar... Ama kendi hikayesini anlatırken gayet ürpertici olmayı başarıyor film, yeminle en az 2 sahnede "ananıbacını" diye yerimden sıçradım. Beri yandan film annenin evladına duyduğu sevgiyi alabildiğine güçlü bir dille anlatıyor. Öyle ki film bittiğinde korku ya da gerilim değil, çok çarpıcı, sağlam bir dram izlemiş gibi hissediyorsunuz.


Bu arada filmde kullandıkları klasik kalıplar bana çok çok eski başka bir filmi anımsattı. Hani adam tek başına kocaman bir eve taşınıyor, evde ufak bir çocuğun hayaleti mi ne varmış, merdivenlerden lastik topu atıp tutuyor, tekerlekli sandalye kendi kendine yürüyor filan... Anneeeeee:!


El Orfanato, şahane görselliği, klasik yetimhane hikayesi, ürkütücü olduğu kadar derin duygusal sahneleri ile harika bir film.  Bir gece evde yalnızken ışıkları kapatıp izleyin derim.)

xo xo

28 Ocak 2012 Cumartesi

Shutter Island (2010)

Shutter Island, Dennis Lehane'ın bizde Zindan Adası olarak yayınlanan kitabından uyarlanmış. Kitabı aldıktan sonra dvd'yi fırsat köşesinde 5 liraya bulunca romanı okuduktan sonra izlerim diye almıştım. Çok iyi etmişim. Shutter Island sağlam bir gerilim filmi, hatta tam da karanlık sinema salonunda izlenesi bir film olduğunu düşünüyorum.

Filmi izlemeden önce kitabını okudum tabii, o yüzden senaryonun inanılmaz başarılı uyarlandığını söyleyebilirim. Kitap zaten sanki film olsun diye yazılmış, sahneler hemen zihninizde canlanıyor romanı okurken. Filmi izlerken de hem tipleri, hem mekanları gördükçe "hah işte bu" dedim.

Üstat Martin Scorsese'nin yönettiği flmin başrolünde Leonardo DiCaprio oynamış. Leo artık epey yaşlandı, suratı da haşlanmış patatese benziyor ama ben bir türlü Leo'yu adam olarak düşünemiyorum. Yani benim gözümde hep çocuk, hep delikanlı, büyüyememekten muzdarip. Aviator'da da kendisini bir türlü adam yerine koyamamıştım. Bilmem size de böyle oluyor mu? Fakat bence harika oynamış filmde, onu da belirtmek gerek.


Filmin mekanları da ayrı etkileyici. Zaten etkileyici ve rahatsız edici olmaya çok müsait : Film, okyanusun ortasında tekinsiz bir adadaki, korkunç akıl hastası suçluların kapatıldığı bir hastanede geçiyor. O binalar, kale gibi C koğuşu, su damlayan zindanları andıran koridorlar, paslı demir çubuklar arkasındaki perişan delilerin hali gayet etkileyici. Leo, bu adaya kaçak bir suçluyu aramaya gelen federal polis. Adaya geldikten sonra fırtına patlak veriyor ve Leo ile ortağı adada mahsur kalıyorlar. Tabii biz de bu sıkışmışlık hissinden payımızı alıyoruz. Hastanenin başındaki doktor Cawley'i Ben Kingsley oynamış. Tam onun tipine uyan bu rolde bence çok başarılı idi.


Eğer izlemediyseniz tavsiye ederim. Güzel çekilmiş, güzel oynanmış bir gerilim filmi Shutter Island.

Bu filmden uyarlanmış bir de PC oyunu var, aylar önce almıştım, maalesef gizli obje bulma oyunu. Sevmediğimden değil ama bu konuyla keşke bir adventure oyunu olsaydı, o adada kendimizi kaybetseydik, çok daha heyecanlı olurdu. Yine de ben şimdi oyunu deneyeceğim.
 

xo xo

12 Kasım 2011 Cumartesi

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm

Dizisini bayılarak izlediğim Behzat Ç'nin nihayet çekilen uzun metraj filmini de izleyebildim dostlar. Filmimiz, Emrah Serbes'in yazdığı ikinci Behzat macerası Son Hafriyat'dan uyarlanmış. Gayet de güzel olmuş. Ekip televizyondaki kısıtlamalardan kurtulmuş, amanın film boyu dere tepe düz giderek bütün bildik bilmedik küfür kombinasyonlarını özgürce kullanmışlar. Filmin 13 yaş ve üzerine yönelik olmasını doğru buldum o yüzden.


Filmimizin konusuna gelecek olursak, Ankara'da ruh hastası bir seri katil türemiştir. Kendine Red Kit adını veren bu adam kurbanlarını canlı canlı gömmekte, sonra da cinayet büroyu arayıp haber vermektedir. Gençlik Parkına bir anne gömdüm, çok az zamanınız var gibilerden. Ekip de koskoca parklarda bahçelerde harıl harıl tabut aramaktadır. Bu arada Behzat Ç. hala kızının ölümüyle başa çıkamamakta, beri yandan da Red Kit'i yakalamaya uğraşmaktadır. Gömülen insanların polis yakını olmaları ise Behzat'ın yine teşkilat içi üzeri örtülmüş derin meselelere bulaşmasına sebep olacaktır.

Filmde pek çok detay çok hoşuma gitti. Misal dizinin jenerik müziğiyle başlayan çok hızlı açılış sahnesine bayıldım, daha filmin başında enerjim yükseldi. Sonra, Behzat'ın vaka ile uğraşırken dengeleri bozulan elemanlara verdiği öğütler çok hoşuma gitti. Red Kit'in gömdüğü tabutları ararken asabı bozulan Akbaba'ya "eve git, bol bol bira iç" ; bizzat tabutun alındığı yeri bir türlü bulamayan Hayalet'e "günde 5 kere votka, bi sabah, bi öğlen, 3 tane de akşam" :))) Hayalet'in tabut peşinde bu başarısız girişimlerini anlattığı geri dönüş sahnelerini ayrıca çok sevdim.

Filmin anlatımında bolca flashback kullanılmış. Hatta flashback için flashback bile gördük. Bu da bana Ezel'in film ve dizi sektörüne yaptığı büyük bir katkı olarak göründü açıkçası. Hatırlarsak Behzat Ç dizisinin de finali Ezel gibi ters köşeli ve flashbackli bir şekilde yapılmış idi.


Behzat, Hayalet, Harun, Akbaba'nın oyunculukları her zamanki gibi keyif verdi. Çok özel bir tip olan Pembo'yu ise Rıza Kocaoğlu oynamış, Allah razı olsun, harikaydı bayıldım:)) Tahsin müdürümüzü de diziden daha aktif gördük filmde, Eray Eserol'u çok sevdim, çok samimi bir oyuncu. Behzat'ın Şevket abisi Ege Aydan ise ufacık bir sahnede, hani ayıp olmasın diye filme eklenmiş gibiydi, yazık.

Nedense sözlükde eğreti bulunan Cansu Dere'yi filmde çok iyi buldum, neden beğenmemişler anlamadım. Songül tipi ile misal Eyşan'ın hiç alakası yoktu, aferin diyoruz. Kendini Ahmet sanan Süleyman'ı oynayan Hakan Boyav da ustalığını konuşturdu, çok doğru bir seçim olmuş gerçekten.

Bugüne dek hiç ısınamadığım Tardu Flordun ise filmin yıldızı idi şüphesiz, mükemmeldi oyunculuğu. Keşke film Behzat'ın bitmek bilmeyen bunalımından ziyade Red Kit'e daha çok adansa ve bu film bir Red Kit filmi olsa idi.


 Sonuç olarak Behzat Ç. seviyorsanız, ya da polisiye müptelası iseniz gidin izleyin. Yoksa hassas kalplerin pek hoşlanacağını sanmıyorum bu filmden. Ben filmi çok sevdim, ama dürüst olmak gerekirse bir noktada film bizi küfürlerle güldürmeye çalışıyormuş gibi hissettim.. tabii öyle değildi ama ben çok güldüm:))))

Yazan : EMRAH SERBES

Yöneten : SERDAR AKAR

Erdal Beşikçioğlu - Behzat Ç.
Fatih Artman - Harun
İnanç Konukçu - Hayalet
Berkan Şal - Akbaba
Tardu Flordun - Red Kit
Cansu Dere - olay yeri inceleme amiri
Hakan Boyav - Kendini Ahmet sanan Süleyman
Ege Aydan - Şevket Ç.
Canan Ergüder - Savcı Esra
Hazal Kaya - Berna Ç.
Ayda Aksel - Tübitak uzmanı
Rıza Kocaoğlu - Pembo

16 Ekim 2011 Pazar

Versiyonu Yükseltilmiş Üç Silahşörler !!!

Nihayet aylar süren bekleyiş sona erdi ve bugün yağmura, sele, sağanağa aldırmayıp yeni 3 Silahşörler filmini izlemeye gittim sevgili seyirciler.

Filmimizden pek beklentim yoktu, fragmanda gördüğüm uçan gemiler, suikastçi Milady, azıcık üşütük Buckingham Dükü ve haydut silahşörler bana hikayenin bambaşka hale getirildiğini düşündürmüştü. Çarpıcı giriş sahnesi de bu fikrimi destekler nitelikte idi. Haydut silahşörlerimiz Venedik'te esrarlı bir gizli kasaya girip Da Vinci'nin uçan makinesinin planlarını çaldılar, üstelik Milady de bu çetenin bir parçası idi. Fakat planlar çalınınca Milady çeteye ihanet ederek planları Buckingham'a verdi. Aslında bu şekilde orijinal hikayedeki Milady ve Athos arasındaki mevzuyu değiştirerek de olsa filme uyarlamış olmuşlar.

Sol baştan Porthos, Athos, d'Artagnan, Aramis

Bu açılıştan sonra 1 yıl ileri atladık ve gayet hoş bir şekilde orijinal hikayeye bağlandık. Hatırlayalım, Sene 1625, Fransa tahtinda genç 13. Louis oturuyor. Louis İspanyol prenses Anne ile evlidir, Avusturyalı Habsburg sülalesinden geldiği için genç kraliçe tarihe Avusturyalı Anne olarak geçmiştir. Kralın başbakanı muhteşem Kardinal Dük dö Richelieu'dür. Richelieu Fransa'daki din savaşlarında gemilerinden destek alabilmek için, İngiltere kralına yakınlığıyla bilinen Buckingham Dükü George Viliers ile gizlice görüşmektedir. Buckingham Dükü, Kraliçe Anne'e aşık olmuştur ve gizlice kadınla buluştuğu esnada kraliçe Dük'e kralın hediye ettiği elmaslarını verir. Casusları sayesinde olaydan haberdar olan Kardinal, Kral'ı bir balo vermeye ikna eder. Kral karısından elmaslarını takmasını isteyecek, böylece elmasları Buckingham'a verdiği için kraliçe mahvolacaktır. Genç silahşör d'Artagnan'ın sevgilisi ve de Kraliçenin çamaşırcısı güzel Constance silahşörlerden yardım ister ve kahramanlarımız Londra'ya elmasları almaya giderler. Fakat Kardinal'in ajanı Kont Rochefort ile olağandışı güzelliği ile herkesi büyüleyen hain Milady silahşörlerimize engel olmak için ellerinden geleni yapacaklardır.

Alexandre Dumas'nın müthiş hikayesinin güzelliği, gerçek kişiliklerle kurgu karakterleri, Fransa  tarihinin ilginç olaylarında buluşturması, saray entrikaları ve savaş sahneleri ile karıştırıp oldukça akıcı olarak anlatmasından kaynaklanıyor bence. Bakınız bu tipler geçmişte nasıl resmedilmiş:

Kardinal Dük Dö Richelieu
Fransa Kraliçesi Anne d'Autriche 
Buckingham Dükü George Villiers 


Pöf, beni bıraksanız sabaha kadar Üç Silahşör anlatırım size, o yüzden biz filmimize dönelim. Aksiyon dolu açılıştan sonra filmimiz orijinal hikayeye döndü, burnunun dikine giden heyecanlı gencimiz D'Artagnan,  babasının öğütlerini, emektar beygirini ve de kılıcını alarak silahşör olma umuduyla Paris'e geldi. Yolda Rochefort ve Milady ile başını belaya soktuktan sonra daha şehre adım atmaz bu sefer Üç Silahşörler Athos, Porthos ve Aramis'e bulaştı. Tam düello edecekleri esnada Kardinal'in adamları etraflarını sarınca 4 kahramanımız Kral'a bağlı olduklarından dolayı adamlarla vuruşmaya başladılar. Aman Allah işte kılıç şakırtıları, çılgın dövüş koreografileri, uçan, yuvarlanan, delice saldıran silahşörler ve 3 boyutun baş döndürücü etkisiyle ağzım kulaklarımda izledim bu sahneleri, bayıldım dostlar bayıldım!

d'Artagnan (Logan Lerman)
Porthos (Ray Stevenson)
Kavgadan başarıyla ayrılan adamlarımız d'Artagnan'ı evlerine aldılar. Kitapta da yer alan uşak Planchet ile bu sahnelerde tanıştık. Tabii bu hezimetten rahatsız olan Kardinal genç kraldan silahşörleri cezalandırmasını istedi ama Kral adamları ödüllendirdi onun yerine:))

Deri pantolonlu silahşörler mmmm:)))
Kardinal'ın uğraşacak başka işleri vardı tabii. İngiliz kralı 1. James'in elçisi, kendini beğenmiş Buckingham Dükü kralı ziyaret edecekti. Buckingham saraya uçan gemisiyle gelince ortalık karıştı.

Buckingham Dükü (Orlando Bloom)

Kardinal'in amacı kraldan kurtulup Fransa'yı savaşa sokmak idi. Bu yüzden çift taraflı çalışan ajanı hain güzel Milady'den yardım istedi. Milady dehşetli bir dövüş ve havada uçma sahnesi ile kralın Anne'e verdiği elmas kolyeyi çalıverdi. Hani adeta lazerli odadan elmas çalan kedi kadın filan gibiydi, izleyince ne demek istediğimi göreceksiniz.

Kardinal ve Milady (Christop Waltz ve Milla Jovovich)

Milady harekete geçiyor

Silahşörlerimiz hikayeye uygun olarak elmasları geri almak üzere Londra'ya gittiler. Geri dönüşte ise Buckingham'ın uçan gemisini çaldılar, evet dostlar evet. Filmin son bölümünde havada uçan gemiler arasında bir savaş izledik, adeta bir Karayip Korsanları göklerde tadında geçti bu sahneler. Sonunda uçan gemi Notre Dame kilisesinin üzerine indi! Yuh! Filmin finalinde ise, devam filminin geleceği belli oldu! 

İşte bu yüzden filmi upgrade edilmiş, versiyonu yükseltilmiş Üç Silahşörler olarak görüyorum. Uçan gemilere takılmazsanız bence çok eğlenceli, görselliği ile izlemesi oldukça zevkli ve üç boyut kullanımı başarılı bir film olmuş. Ben sinemada izlediğim için çok sevinçliyim, çok sevdim, çok eğlendim, resmen yüzüm güldü o kılıç şakırtılı sofistike dövüş sahnelerinde, üç boyutlu Paris manzaralarında ve de muazzam saray dekorlarında.

Biraz da tipleri çekiştirelim. En sevdiğim karizma silahşör Athos'u Matthew Macfadyen oynamış. Bu adamın hep böyle davudi bir sesi mi vardı bilemiyorum. Kendisini Bay Darcy olarak sevmemiştim ama Athos olarak sevdim. Yine de favori Athos'um Kiefer'dır, Kiefer kalacaktır:))

En sevdiğim silahşör, Athos (Matthew Macfadyen)

Senin yerin ayrı bebeğim:)

Zarif, kibar ve de dindar silahşörümüz Aramis'i Luke Evans oynamış. Çok karakteristik bir özelliğini göremedim ben kendisinin. 

Rahip silahşörümüz Aramis (Luke Evans)

İri yarı gösterişi seven Porthos'u beğendim, olmuş. Kardinal Dük dö Richelieu'ye ise resmen hayran oldum, şahane oynamış Christop Waltz. Tipi de aynı kardinal, karizma yerinde maşallah!

Monsenyör kardinal Dük Dö Rişliyö

Fakat filmde en beğendiğim, o deri pantolon içindeki poposuna hayran olduğum Kont Rochefort oldu dostlar. Aman bu ne karizma, sen kimsin, o pantolon ne, ben neredeyim dedim, peh peh peeeh

Kont Rochefort

Ayy yaşlıymış bu aslında, orijinal hali de bu, aktör Mads Mikkelsen


Ayayayay Rochefort seni gidi hınzır,  az kalsın kötü adam kazansın isteyecektim senin yüzünden beee:)))

Kraliçe Anne sevimli bir tip olmuş, kitapta Buckingham'a aşık iken filmde aşk hikayesi atılmış, genç kral ve kraliçe birbirine açılamayan şirin aşıklar haline getirilmişler. Olsun, beğendim.

Kraliçe Anne (Juno Temple)

Kral 13.Louis'yi komedi tipine, efendim şebek şebek sarayda koşturan bir ergoşa çevirmişler. Ama yine de sempatik idi, onu da sevdim.

13. Louis (Freddie Fox)


Filmin kötü adamı Buckingham Dükü'nü Orlando Bloom oynamış. Çok iyi de olmuş. Hoş, kitapta Buckingham iyi adamdır, silahşörler onu severler, kurtarmaya çalışırlar falan filan. Filmde ise silahşörlerin can düşmanı olmuş Buckingham. Dük tarihte güzelliği, yakışıklılığı ve Kral 1. James'in biricik aşkı olması ile meşhurmuş. Orlando Bloom gayet eğlenceli bir seçim olmuş, beğendim.

Şeytani Milady de Winter rolünde ise Milla Jovovich oynuyor. Güzelliği gerçekten şahane ama filmdeki tiplemeyi Milady olmak için biraz fazla iyicil ve açıkça kikirdek buldum. Milady öyle her anın tadını çıkartmaya bakan, eğlenceli bir kadın değildi. Daha karanlık bir karakter olmalıydı diye düşünüyorum.

Genç d'Artagnan'ı ise Logan Lerman canlandırmış. Bana biraz fazla genç geldi, canım gençti, tecrübesizdi ama ergoş da değildi d'Artagnan herhalde değil mi? Olsun napalım. Güzelce oynamış bence.



Eh, bu fotoğraf size nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu iyice anlatmıştır dostlar:)) Aksiyonu bol, kılıç şakırtısı bol, efendime söyliyeyim kavga dövüş, alev makinaları, patlama çatlama, uçan gemiler, şahane Paris manzaraları, göklerde savaşan silahşörler, ama yine de eninde sonunda klasik hikayeye bağlı kalan yepyeni, modern bir uyarlama Üç Silahşörler. Diyalogları biraz Amerikanvari olsa da ben bu filmi çok sevdim. Görselliğini, oyuncularını, mekanlarını beğendim. Eğlenceli, çekici bir film Üç Silahşörler. Umarım hikayenin devamını da izleme şansımız olur.

Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!

The Three Musketeers - Üç Silahşörler
Yönetmen : Paul W.S. Anderson
Yazarlar : Alex Litvak ve Andrew Davies (BBC'deki bayıldığımız klasik adaptasyonların yazarı)
110 dakika

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Öteki Filmler

Eski dostum Gizem beni mimledi dostlar. Konumuz : "Çok beğendiğiniz, izlemekten asla sıkılmayacağınızı düşündüğünüz 3 filmi (Üçlemeler üç film olarak sayılacaktır), neden bu kadar beğendiğinizi de açıklayarak yazın"

Benim en sevdiğim filmleri, üçlemeleri, dörtlemeleri ve de serileri biliyorsunuz, aynı şeyleri tekrarlamayacağım merak etmeyin:)) Onun yerine dvd dolabımı karıştırıp, bir sürü kez izlediğim filmlerden bir seçki yaptım. Biraz kalabalık oldu ama filmleri çok seviyorum ne yapayım.

İşte her zaman bahsettiklerim dışında çok izlediğim ve sevdiğim filmlerden birkaçı :

Love Actually (Aşk Heryerde), 2003. Başrolde Hugh Grant, Emma Thompson, Alan Rickman, Colin Firth, Keira Knightley, Liam Neeson vs vs.

Bir alay İngiliz oyuncunun başrollerini paylaştığı bu şahane film, birbirinden ayrı çeşit çeşit aşk hikayelerini anlatıyor ama kahramanlarımız bir şekilde birbirleriyle alakalı. Lost adası gibi yani:))) Hugh Grant de İngiltere başbakanı ve onun da aşk hikayesini izliyoruz tabii. Hikayelerin bazıları mutlu, bazıları çok hüzünlü; oyuncuların hepsi mükemmel; senaryo çok komik ve de romantik. Defalarca izlediğim ve her izleyişte iyi hissettiren bir film. Özellikle Bill Nighy'nin düşmüş rock star portresi evlere şenlik:))



Flatliners  (Çizgi Ötesi), 1990. Başrolde Kiefer Sutherland, Julia Roberts, Kevin Bacon, Oliver Platt, William Baldwin.

Nelson (yani Kiefer), hırslı ve de kafayı ölümden sonraya takmış bir tıp öğrencisidir. Julia, Kevin, Oliver ve Baldwin kardeşlerin çirkin olanı da Nelson'ın öğrenci arkadaşları. Nelson çok tehlikeli bir deneyde yardımcı olmaları için arkadaşlarını kandırır. Nelson'a ilaç verip öldürecek, sonra da kalbini tekrar çalıştırıp çocuğu geri getireceklerdir. Böylece Nelson  ölüm sonrası deneyimi yaşamış olacaktır. Gençler deneyi gerçekleştirir, Nelson geri döner dönmesine ama kabus dolu günler başlamakta gecikmez..

Çok kereler izlediğim bu güzel gerilim filmi o dönemde Kiefer-Julia aşkının başlamasına da vesile olmuştu. Sonra bunlar tam evlenecekken düğüne 1 hafta mı ne kala Julia Kiefer'ın bi arkadaşıyla kaçmıştı.Ne skandal olmuştu o zamanlar vay be...



All About Eve (Perde Açılıyor), 1950. Başrolde Bette Davis, Anne Baxter.

Bette Davis'in muhteşem karakteri, birbirinden iğneli replikleri, eşsiz kişiliği ile sürüklediği siyah beyaz, çarpıcı bir başyapıt. Margo Channing (Bette) 40'larına gelmiş, çok meşhur bir tiyatro oyuncusudur, kariyerinin doruğundadır, kendinden yaşça genç ve Margo'yu deli gibi seven bir sevgilisi vardır. Ama Margo bir türlü mutlu olmaz. Yaşlandığı için Bill'in onu sevmeyeceğini, artık genç kadın başrolleri oynayamacağını düşünüp etrafındaki herkesi diliyle dövmektedir. Bir akşam oyun çıkışı, Margo'yu bekleyen hayranlarından biri ile tanışırlar, kimsesiz Eve Harrington. Nasıl olduğunu anlamadan bu genç kadın Margo ve dostlarının hayatına giriverecek, vazgeçilmez bir yardımcı olacaktır. Aylar geçtikçe Eve hepsinin dengesini ve hayatını değiştirecektir.

Klasik bir hikaye, çok sağlam oyunculuklar ve de nefis diyaloglarla bezeli leziz bir film. Her izleyişte aynı zevki veriyor.



Regarding Henry, 1991. Başrolde Harrison Ford, Anette Bening.

Henry, aldığı davaları kazanmak için her yolun mübah olduğuna inanan acımasız bir avukattır. Güzel karısı ve davaları gibi acımasız davrandığı küçük kızı ile New York'da lüks bir dairede yaşar. Sıradan bir akşam, öylesine bir paket sigara almak için markete gittiğinde Henry'nin hayatı da değişir, markette silahlı saldırıya uğrayıp kafasından vurulan Henry aylarca komada kalacak, hafızasını ve beyin fonksiyonlarını yitirecek; kendine geldiğinde sil baştan yürümeyi ve konuşmayı öğrenip kendi olmayı tekrar hatırlaması gerekecektir.

İnsanın nasıl değişebileceğini anlatan, Harrison Ford'un belki en sevdiğim filmi. Defalarca izlemişimdir.



Scent Of A Woman (Kadın Kokusu), 1992. Başrolde Al Pacino, Chris O'Donnell

14 yaşımdan beri Al Pacino'yu severim. Şimdi 33 yaşında olduğuma göre, hayatımın yarıdan fazla bir zamanı ben bu adamı sevdim, hala da seviyorum. Aşkım sanırsam bu filmle depreşmişti. Kadın Kokusu'nda Al Pacino gözleri görmeyen emekli kurmay albay Frank Slade'i canlandırıyordu. Yardımcı rolde de inanılmaz başarılı ve de o yıllarda tüyü bitmemiş Chris O'Donnell oynamakta idi.

Charlie (Chris) zengin oğlanların okuduğu tiki kollejin gariban burslu öğrencisidir. Noel'de ailesinin yanına gitmeye uçak bileti almak için Şükran Günü'nde bir bakıcılık işi ayarlar: kör albay Slade'in ailesi şehir dışındayken bu egzantrik adamın bakıcısı olacaktır. Tam o haftasonundan önce, Charlie zengin arkadaşlarının bir yaramazlığına şahit olur. Şımarık veletler, ukala müdüre pis bir oyun düzenlemişlerdir. Müdür suçluları yakalamaya kararlıdır o yüzden arkasında kimsesi olmayan garibim Charlie'yi tehdit ederek suçluları gammazlamasını ister. Bu sıkıntı ile Frank ile haftasonu geçirmeye gelen Charlie başka bir sürprizle karşılaşır. Frank emekli maaşını biriktirmiştir ve o hafta sonu New York'da alemlere akmaya kararlıdır, eh gözü görmediğinden Charlie'ye ihtiyacı olacaktır. Böylece Charlie kendini New York'a giden bir uçakta bulur. Daha ilk hostesle karşılaşmalarında Frank Charlie'ye hayat hakkında incilerini dökmeye başlar. Yolculuk hem Frank hem Charlie için beklenmedik sonuçlar doğuracaktır.

Ne diyeyim, Al Pacino'nun şakır şakır döktürdüğü, inciler saçtığı, sağlam bir dostluk filmi Kadın Kokusu. Bir körü mükemmel canlandıran Pacino'nun ağırlığından sıkılmamanız için adamımız tango yapıyor, parfüm kokusundan karakter tahlili çıkartıp, New York sokaklarında Ferrari ile geziyor son sürat.



Abartmıyorum, 30 kere izlemişimdir, baştan sona ve de sondan başa ezbere bilirim bu filmi:))) Ayrıca Al Pacino'nun her filmin finalinde etkileyici bir vaaz vermesi alışkanlığı da Kadın Kokusu'ndan sonra doğmuştur. İzlemediyseniz kaçırmayın.

The Three Musketeers (Üç Silahşörler), 1993. Başrolde Kiefer Sutherland, Charlie Sheen, Oliver Platt, Chris O'Donnell, Tim Curry, Rebecca DeMornay

En sevdiğim roman filme çekilmiş, en sevdiğim cool silahşör Athos'u da Kiefer canlandırmış. Tabii severim ben bu filmi. Pek çok kereler de izlemişimdir. Kitaptan oldukça farklı, eğlenceli ve de iyimser öyküsü ile tam bir Disney filmi idi Üç Silahşörler. Aslında elle tutulur yanı yok, pek boş bir film ama hem Kiefer hem de Charlie birarada olunca, kılıç tokuşturup kardinalin adamları ile dövüşünce bana da üst üste izlemek düşüyor bu pek zayıf uyarlamayı. Filmin en zevkli yanı, hain kardinal Richlieu'yü canlandıran harika Tim Curry ve mimikleri.



Dead Again (Yeniden Ölmek), 1991. Başrolde Kenneth Branagh, Emma Thompson.

Kenneth Branagh'ın nedense gelip Amerika'da çektiği, başrolü de o zamanlar karısı olan Emma ile oynadığı bir macera ve cinayet filmi Dead Again. Dedektif Mike, hafızasını kaybetmiş, hiçbir şey hatırlamayan bir kadınla ilgilenmeye başlar. Kadın geceleri 40 sene önce işlenmiş bir cinayete dair kabuslar görmektedir. Grace adını verdiği kadını hipnotize ettiren Mike, kabuslardaki cinayet hakkında bilgi sahibi olur. 40 sene önce, çok meşhur besteci, maestro Roman Strauss, malikanesinde karısı Margaret'i korkunç şekilde öldürmüş ve suçundan dolayı idam edilmiştir. Hipnoz seanslarına katılan Mike, geçmişteki cinayeti çözerek Grace'e yardımcı olmaya çalışır.

Geçmişteki ve günümüzdeki hikayeyi birbirine koşut anlatan paralel kurgusu, etkili müziği ve esrarlı cinayet öyküsü ile gayet sevdiğim bir film. Filmden bir cümleyi onca yıldır sayıklar dururum hatta: "It's all over Frankie!!!"



Field Of Dreams (Düşler Tarlası), 1989. Başrolde Kevin Costner, James Earl Jones

Hatırlar mısınız bilemem ama  Kurtlarla Dans ile patlamadan önce Kevin Costner bir beyzbol filmleri bunalımı yaşamış idi. İşte o filmlerden biri de Düşler Tarlası idi ama film beyzboldan çok öte birşeyle ilgileniyor, rüyalarının peşinden koşmakla.

Ray Kinsella, Iowa'lı bir çiftçidir, mıısır tarlalarını ekip biçerek evinin ipoteğini ödeyen sorumluluk sahibi bir adam, karısını seven bir koca, şefkatli bir babadır. (Ayrıca ilahlar kadar da yakışıklıdır. Boru mu, Kevin Costner'ın tanrı olduğu seneler!) . Herşey Ray'in bir gece tarladan gelen esrarengiz sesi duyması ile değişir: Eğer inşa edersen o gelecek. Neyi inşa ederse kim gelecektir? Ray bu mesajdan şaşkına dönmüştür. Ama biraz düşündükten sonra mısır tarlasını söküp bir beyzbol sahası kurmaya karar verir. Tarla gider, saha gelir. Hiçbir şey olmaz, üstelik de mısır gittiği için iflasın eşiğine gelirler. Ama bir akşam küçük kız sahada birini görür : Shoeless Joe Jackson. Çoktan ölmüş bu beyzbol oyuncusunun hayaleti sahaya oynamaya gelmiştir! Ray bir sonraki mesajı da dinleyerek maceranın peşinde koşmaya devam eder.

Düşler Tarlası, hayattaki en büyük pişmanlığımız ve onu telafi edip edememek hakkında çok güzel bir film ve ben bu filmi çok severim. O dönemde hayvanlar gibi yakışıklı olup çok da güzel rol yapan  Kevin Costner'ın bu sevgiyle bir alakası yok!,



Dangerous Liaisons (Tehlikeli İlişkiler), 1988. Başrolde Glenn Close, John Malkovich, Michelle Pfieffer, Uma Thurman, Keanu Reeves.

Choderlos de Laclos'un klasik romanından uyarlanan tarihi kostüm draması. Film devrim öncesi Fransa'da artık sefahatten ne yapacağını şaşırmış, birbirine habire entrikalar kurup yatak oyunları çeviren gözü dönmüş asilleri anlatıyor. Bu topluluğun başında Markiz Merteuil ve Vikont Valmont gelmektedir. Bunlar aslında iki eski aşıkken şimdi çevirdikleri oyunlarla insanları kukla gibi oynatıp eğlenen 2 müttefik olmuşlardır. Markiz, Valmont'dan genç Cecile de Volanges'ı baştan çıkartmasını ister. Annesi Cecile'e aslında Markiz'in sevgilisi olan zengin adamla nişanlamış, adam da Markiz'den ayrılmıştır. Eğer Valmont düğünden önce Cecile ile yatarsa, Markiz'in intikamı da alınmış olacaktır. Böylece Valmont'un pek çok kişiyi yıkacak tehlikeli oyunu başlar.

Muhteşem kostümler, şahane dönem mekanları, Glenn Close ve John Malkovich'den sarsıcı performanslar ile defalarca kendisini izlettiren şahane bir film.



Strickly Ballroom (1992). Başrolde Paul Mercurio, Tara Morice

Baz Luhrmann'ın  bu ilk filmi, Avustralya'daki bol renkli ve de curcunalı salon dansları dünyasını anlatıyor. Yakışıklı Scott, şampiyon anne babasının gözbebeği, harika bir dansçıdır ve şampiyonluk yolunda ilerlemektedir. Gelgelelim Scott artık federasyonun belirlediği standard adımları kullanmak istemez, kendi adımları ile dans etmek istemektedir o. Katıldığı yarışmada bu sebepten olay çıkınca partneri Scott'ı terk eder. Şampiyonaya katılmak için partner bulmak zorunda olan Scott, acemi dansçı Fran'e ders vermeye başlar. Fran Scott'dan dansetmeyi öğrenirken Scott da bu başta alımsız görünüp gitgide hoşlaşmaya başlayan kızdan bazı şeyler öğrenecektir.

Klasik konu, kesinlikle klasik olmayan, gayet yaratıcı sinema dili ve harikulade dansları ile kendini defalarca izlettiren bir film Strictly Ballroom. Esprili, eğlenceli, danslı manslı bu filmi çok seviyorum.



Sizin var mı böyle döndüre döndüre izlediğiniz filmler?

xo xo