round robin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
round robin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2009 Çarşamba

İsteriz de İsteriz...Ne Olacak Judy ve Dostlarının Sonu??????????

Kendi halimizde, ne güzel kös kös oturuyorduk kaptan koltuğumuzda, kıyımızda köşemizde. Attın ortaya bir Round Robin olayı. Hepimiz bir hevesle yazdık ama sonra şap gibi ortada kaldık.
Artık merak eder olduk Memo ile çelik grisi gözlü Kamuran'ın sonunu...Üstüne üstlük cevaplanması gereken milyonca soru var kardeşim. Ne olecek çocukların sonu? Köylüleri kuratarabilecekler mi?... Memo kendisine değen teğetle değişmiş mi? Tarabya'da mı yoksa Ulus'ta mı sahne alacak?... Fener bu sene şampiyon olabilecek mi? ....
Sen gez oralarda buralarda, hevesimiz kalsın kursağımızda. Reva mı bu kardeşim. Fazla kızdırma Judy'ciğim, dayarım suböreğini, pastayı cumartesi günü burnuna:))))))) rejim mejim kalmaz valla:)))
En kısa zamanda hikayemizin sonunu okuyabilmek dileğiyle,
Sevgiyle kalın...


16 Ocak 2009 Cuma

Tırlatmaya Çeyrek Kala - Episode V ( ayrıca sondan bir önceki Episode )

Memo.... Memoooooo... Memoooooooooooooooooo...
Memo'yu çağıran kendi sesimle uyandım daldığım derin uykudan. Kedim sürtük ayaklarımın dibinde, koşmaktan tüm Ege'nin tozunu toprağını taşıyan zavallı ayak parmaklarımı yalamakla meşguldu. Dilinin pürtüklü teması ayılmamı sağladı. Allah'ım yoksa gördüklerim bir rüya mıydı. Uçkurunu çözdüğünü gördüğüm Kamuran aslında kötü niyetli olmayıp sadece hacetini mi gideriyordu ya Rabbim? Ya o çıplaklık, o hissettiğim heycanlı, tatlı ama bir o kadar da ürkünç duygu? Böcekler, Ayvalık, Çıtırlık?
Yeterrrrrrrrrrrrrr diye bağırırken gözüme düşen saçlarımı itmek için elimi alnıma götürdüm ve korkuyla saçlarımın yapış yapış olduğunu hissettim. Dokununca acıyordu ve elimin altında ciddi bir şişlik vardı.Derin olmadığını umduğum bir kesikten akan kan donmuş, saçlarımı yapıştırmıştı. Bir bu eksikti diye düşünürken, acının verdiği keskin sızı düşüncelerimi toparlamama yardım etti.
Yavaş yavaş hatırlamaya başlıyordum. Halamı Ayvalık'ta bulamayınca köye dönmeye karar vermiştik. O saatte bir taşıt bulamayacğımızı düşünürken, Havran'dan Çanakkale'ye hale sebze yetiştiren bir kamyona rastlamıştık. Halimize acıyan şoför bizi Edremit ayrımında bırakmıştı. Hala bir hoca bulma derdinde olan Memo ise acaba bir de Altınoluk'a mı gitsek diye düşünüyordu.İyice bunalan ben ise, eve dönmeyi, orada her ne var ise, kötülüğün kendisiyle yüzleşmeyi doğru buluyordum. Bu sebeple ayrılmıştık. Köye giden toprak yolda ilerlerken arkamdan gelen gri gözler olduğunu düşünüp koşmaya başlamış ve takılıp eski bir dere yatağına yuvarlanmış, başımı taşa vurup bayılmıştım.
Evet, evet aynen böyle olmuş olmalı deyip kendimi rahatlatmaya çalışırken ayağa kalktığımda şortumun iliklenmemiş olduğunu gördüm. " Tanrım, yoksa yoksa o sinsi Kamuran çişi yerine beni mi halletti? " diye ağlamakla ağlamamak arasında bocalarken, sol bileğimde yeşille gri arası kıvılcımlar saçan parlak taşlı bir bilezik hissettim. Karanlıkta daha iyice görmek için bileğimi gözüme yaklaştırdığımda, taştan yayılan sıcak bir enerji hisseder gibi olmuştum. Hatta yüzüme yaklaştırdığımda resmen acımı azalttığını hissettim. Bu da nerden çıktı diye düşünürken taşın pırıltısının Kamuran'ın gözlerinden yansıyanla aynı olduğunu düşündüm. Sıcaklığı da aynıydı sanki, bilinmeyenin verdiği korku ve güvenmek isteğinin verdiği sıcaklık hissi. Kamuran diye fısıldadım karanlıkta...
Acep içimdeki hisler beni yanıltıyor muydu? Kamuran için düşündüklerim neydi ve ne kadar doğruydu? Ben bu duygular içinde ayağa kalkarken yanımdaki çalılıktan bir ses geldi. Ses.... Biz Çıtırlık'ı terkederken köy resmen bir kara örtüyle kaplanmış gibi sessizleşmişti. Fakat ben bileğimdeki bu bilezikle yürüdükçe, yaklaştığım yerde sanki hayat geri dönüyor, olası sesler olması gerektikleri gibi hayat buluyorlardı...
Kamuran'a ve hediyesi olduğunu düşündüğüm bileziğe olan inancım artarken " Evet, inanç !!!!" "İnancımız yeter bizim. Kendi inancımız. İçimizde hep var olan, bizi hiç terketmeyen, sadece onu unutup derinlere gömdüğümüz kendi inancımız yeter" ne gerek vardı hacı hoca aramaya? Ben böyle düşüncelerle kendime full throttle vererek yolu tırmanmaya çalışırkene ilerde gördüğüm bir karanlık şekille gene vites küçülttüm, meali tırstım.
O sırada ayaklarıma düşen şortumu toplayıp, bana teğet geçiren Kamuran'a küfredip, ne de olsa Lady Charlotte'un sayesinde alıştık anam ne olacaksa olsun deyip beni bekleyene doğru ilerlemeye başladım.
Başta titreyen bir karanlıktan ibaret olan varlık ben yaklaştıkça belirginleşiyordu. Önce gri parlak iki delik belirdi yüzü olması gereken yerde. Sonra ters eğik bacakları. Ben yaklaştıkça uzun ve tuhaf yaratık düzelmeye başladı. Gözlerdeki korkunç ışık gitmiş yerini insana güven veren gri parıltılara bırakmıştı. Bacaklardaki terslik ise bir garipti. Sonra daha da garip bir şey oldu. Garip bacaklar kırılmaya başladı. Benim dehşet dolu bakışlarım altında bacaklar kendilerine bağlı, uzva benzeyen iki makinamsı parçadan ayrıldılar ve toprağa basarak bana yaklaştılar. Devasa boyuttan uzun boylu ve normal bacaklı birine dönen Kamuran vardı şimdi karşımda. Feride misali yanımda olsa tüm fondanlarımı verirdim ona, hatta kıyamayıp sakladığım tüm likörlü çikolatalarımı bile.
Ağzımı açıp tam konuşacakken susturdu beni. Önce bileğime dokunarak bilekliğin varlığını kontrol etti. Ellerini değdirmeden vücudumun üzerinde gezdirdi, tek tek yokladığı yerlerde garip bir enerji hissediyordum. Yaramın blunduğu alnıma dokunduğunda tüm acı ve sızlama anında kesildi. elleri gezintisine devam ederken ve ben de baygın gözlerle bakarken, omuzumda önce acı ve ardından tüm bedenimi sarsan bir titreme geçti içimden.
" Tamam, şimdi konuşabiliriz fakat çok kısa " dedi. Sesini ilk defa duymanın verdiği şaşkınlıkla hayatımda bir kez olsun konuşamadım. Uzattığı elindeki böceğimsi şeyi göstererek " Bunlar varken konuşamazdık. Bu bir tür virüs bulaştıran robot böcek. Görevleri insanlara önceden programlanmış virüsleri bulaştırarak sizleri kontrol edilebilir yığınlara dönüştürmek. Seni baygın bulduğumda her yerini kaplamışlardı. Tek tek temizleyemeyeciğimi anlayınca vücudumdaki tüm enerjiyi sana geçirerek temizlemeye çalıştım."
"Geçirdiğin tek şey budur umarım" diye mırıldandım içimden. "Hayır" demesiyle umutlanayım mı üzüleyim mi diye karar veremeden "Aynı zamanda diğer insanları kurtarma gücünü de verdim sana " diye ekledi. "Bizler dünya adına çalışan, tehlikeli güçlere sahip bu kişilerle savaşan gizli bir örgütün üyeleriyiz. Artık sen de bize katıldın. "
Ya Memo ? "diye sordum. " Memo'ya da geçirdin mi? Ayyy yani Memo'yu da kurtarıp örgüt üyesi yaptın mı? "" Memo dediğin yanındaki kişiyse evet o da temizlendi, bağışıklık sistemi güçlü olduğundan o senin kadar etkilenmemişti. Yüzeysel kontrol yetti. Ama ona özel bi güç verilmedi. Ayrıca kedin de temiz, çünkü kediler bin yıllardır insanların koruyucusu olarak gelmiş çok özel yaratıklardır. İlk karşılaştığımızda hemen farketmişti beni" diye devam etti Kamuran.
Konuşurken köyün dış evlerine kadar yaklaşmıştık. İlk başta hissettiğim umutsuzluğun gittikçe azaldığını hissediyordum. Artık müttefikim olarak yanımda bu gri gözlü Apollo varken tüm köyü kurtaracağımıza dair inancım artmıştı. Gene de karanlık taş sokaklarda yürürken korkuyla titreyip Kamuran'a sokulmadan yapamıyordum. Aniden durup bileğimden tuttu ve gözümün içine bakarak " Hazır mısın ?" diye sordu. " Neye hazır mıyım?" " Neye olacak kötülüğün merkezindekiyle karşılaşmaya?"
Hazır mıydım bilemiyorum ama Kamuran'ın kendi bileğindeki ve benimkinden çok farklı olan bilekliğine dokunmasıyla tekrar bacakları şekli değiştirmeye, gözleri ışıldamaya başladı. Yanımdaki Mr. Gadget türevi Kamuranla birlikte karanlıklığa daldık ...
Bizi bekleyen ne tür bir kötülüktü acaba...Bu derin karanlıktan sıyrılıp aydınlığa kavuşabilecek miydik? ... Köylüleri kuratarabilecek miydik?... Memo kendisine değen teğetle değişmiş miydi? Tarabya'da mı yoksa Ulus'ta mı sahne alacaktı?... Fener bu sene şampiyon olabilecek miydi? ....
Hepsine olmasa bile en azından hikaye ile ilgili sorulara bir sonraki ve son olmasını umduğumuz bölümde cevap bulabilmek dileğiyle ...


Sağlıcakla kalın.




4 Ocak 2009 Pazar

Sessizliğin Ekosu - Episode IV

Ayvalıkta tanımadığımız karanlık mahallelerde koşarken birdenbire memo ile kendimizi eski bir patikada bulduk .Hiç bir yere sapmayacak sandığım bu uzun ince yolda ilerlerken karşımıza çıkan yol ayrımında saatlerimiz ayarlayıp memo ile ayrılmaya karar verdik. Böylece camiye ulaşıp hocayı bulma olayımızı hızlandıracağımızı düşünmüştük.
Ben soldan soldan , memo ise sağdaki yol ayrımından gidecek , camiyi bulsakta bulamazsak ta akşam ezanı okunmadan referans noktamıza geri dönecektik.
Ben hemen sol kanattaki yoldan aşağıya doğru şıpıdık terliklerimle olanca gücümle koşmaya başladım , yolda kimsecikler yoktu, ayvalıkın bu bölgesine daha önce hiç gelmemiştim hatta böyle bir bölge olduğunu bile bilmiyor idim. Birden hatırıma gelen acı bir gerçek ile sarsıldım ; ben ezanın kaçta okunduğunu bilmiyordum kiii, süreyi nasıl ayarlayacaktım diye düşünürken hava gece olmuş gibi karardı ve kendimi çıtırlğın ortasındaki çam ağacının dibinde memo ile ilk karşılaştığım yerde buldum . allahım nooluyordu?
Derinden sessizliğin ekosu ve garip fısıldaşma uğultuları yukseliyordu , çok korkuyordum , buraya nasıl geldiğimi koşarken anlamamıştım , bu nasıl bir döngü idi , o yoldan bu kadar kısa sürede buraya gelmek imkansızdı , yoksa arada bilmediğimiz başka boyutta yolllar mı vardı ? bu nasıl bir oyundu? yoksa çarpılıyor muydum diye korkuyla titrerken , sol tarafımdan yakınlaşan ayak seslerine korkmama fırsat kalmadan , sol omuzuma dokunan bir elin ağırlıği ile sarsıldım .Kafamı çevirmemle Kamuran’ın çakmak grisi gözlerini karşımda buldum .Onu görünce yüreğim titremiş, dilim tutulmuş, konuşamamıştım. Çünkü onu görünce bana ne olmuştu allahim? bir iyi saatte olsunlara mı aşık oluyordum ?
Sen dedi , dünya etrafımda daha hızlı dönüyor , kamuran ve ben giderek büyürken etfraftaki herşey garip bir çekimle küçülüyordu.bu sahneyi bir çizgi filmden hatırlıyor gibiydim, tehlike yaklaşıyordu hissediyordum…
Etrafımdaki çıtırlıkta allı morlu türlü türlü güller belirmişti ve birden bire çıtırlığın sonunda kendimi çırılçıplak bulmuş idim. Kamuran bana bıyık altından dediğimiz tabir ile gülümseyerek uçkurunu toplayıp yanımdan kaçarak çekip gitmişti, neler olmustu ? herşey çok çabuk değişmişti, neden hayatımın bazı anları sürekli siliniyordu , hafıza kaybına mı ugruyordum , neden hatırlayamıyordum?
Birdenbire fırtına çıktı, güller kararıp soldu ve küle döndüler, Her yanı börtü böcek sardı.Allahım yoksa çıtırlıkta başıma bişey mi gelmişti? Yoksa tehlike teğet mi geçmişti? Hatırlamıyordum , hatırlayamıyordum. Kıyafetlerim, terliklerim nerdeydi?
bununla nasıl başa çıkacaktım diye düşünürken , karanlıkta kedim sürtükü gördüm ama o da neydi etrafta onlarca sürtük vardı , sürtük 7 sülalesini toplamış ve beni sahibesini kurtarmaya gelmişti. Sürtükün ve ordusunun dilinden çıkan kıvılcımlar kora dönüşerek etraftaki tüm börtü böceği yalayıp yutuyordu. Sürtükün dilinin değdiği yerlerde yeniden güller bitiyordu. Sürtük ölmüş doğaya can veriyordu , bu nasıl bir saçmalıklar silsilesiydi?
şimdi ne yapacak idim? Birden bire yüreğim gam ile dolmuş idi , bu salınıp salınıp kaybolmanın , sonuca ulaşamamın acısını ve o keskin gri gözleri aklımdan çıkarabilecek miydim? Ne köydekileri , ne halamları düşünemiyordum bile. Kamuran’ın ayaklarına bakmayı unuttuğumu hatırladığım anda aklıma memo geldi .Bildiğim tek şey vardı memoyla o yol ayrımında ayrılmamalıydık. memo ,memo diye bagırararak aglamaya başladım , öyle çaresizdim ki…


25 Aralık 2008 Perşembe

Şıpıtık terliklerle Memo'nun peşinden koşarken - Episode III

Memo, ufacık tekneyi dalgalardan aşırtarak Ayvalık’a doğru götürüyordu. Ben de kucağımdaki kedimi sakinleştirmek için gıdısını kaşırken çaktırmadan Memo’yu izledim ve Kızılkeçili köyünde, Kaz Dağlarından gelen soğuk suları içe içe maşşallah pek güzel büyümüş bu yağız genci takdir ettim içimden.

Yol boyu ikimiz de ağzımızı açıp bir laf etmedik. Teknenin etrafında denizin çalkalanması, kucağımdaki kedim Sürtük’ün purrlamasından başka ses duyulmuyordu aramızda. Nihayet, Ayvalık’ta halalarımın oturduğu siteye yaklaşınca, “işte , şu iskeleye” dedim Memo’ya.

Suya bu denli yakın olduğu için huzursuzlanan kedim Sürtük’e sıkı sıkı sarılıp dikkatle kayıktan sahile atladım, Memo tekneyi bağladı, peşimden geldi, “çabuk, halanı hemen bulmalıyız” dedi heyecanla. “halamın evi hemen şuracıkta” dedim ve kucağımda kedim, peşimde Memo sitenin içine doğru koşmaya başladım.

Halamın bahçe kapısı aralıktı, bahçede ne halam ne eniştem görünüyordu, halbuki bu saatlerde bahçeye inip bayılana kadar okey oynamayı pek severler. İçimde tuhaf bir rahatsızlıkla eve koştum, kapıyı çaldım. Birkaç saniye geçmemişti ki, kapı açıldı, hiç tanımadığım, baştan aşağı takım elbiseli ful aksesuar bir adamla yüzyüze geldim.

Şaşkın şakın adamın hipnotize edercesine yüzüme dikilen çelik grisi gözlerine bakakaldım, “S-sen kimsiniz??” diye bağırdım heyecanla. O çelik grisi buz gibi gözler hafifçe kısıldı.
“ben Kamuran” dedi çılgıncasına yakışıklı esrarengiz karizmatik adam. Adama karşı kırıtıp şuh bir poz almak istedim ama Kedi Sürtük kucağımda debelenmeye ve tıssslamaya başlamıştı. Onu tutmaya çalışırken “Halamlar nerede?” diye sormak aklıma geldi, Memo ise o kalın kara kaşlarını çatmış, yiyecekmiş gibi ful aksesuar Kamuran’a bakıyordu. “Halanız Kuşadası’na gitti” dedi Kamuran kısaca. Kediyi kucağımda zaptedemiyordum artık, bir yandan hayvancağızla boğuşup beri yandan yakışıklı yabancıya gülümsemeye çalışırken, “nedennn” diye sordum, bu sırada Sürtük ciyak ciyak bağırarak Kamuran’ın üzerine sıçradı.

Donakaldığım birkaç saniye içinde Kedi Sürtük’ün çığlıkları, tıssslamaları, ve Kamuran’ın böğürtüsü arasında havada kumaş parçaları uçuştu. Kamuran ve halamın ince ayaklı antika sandalyeleri, en tepede vargücüyle tırmıklayan kedimle beraber gümbürtüyle yere yığıldı. Ben tam onlara doğru koşacakken, Memo elimi yakaladı, “koş” dedi, “koş, çabuk, buradan gitmemiz lazım” , beni çekerek bahçeye çıkartırken, “dur” diye bağırdım, “kedim, kedimi bırakamam” . Memo’dan elimi kurtaramıyordum bir türlü, boğuşarak bahçe kapısına varmıştık. “Kedini merak etme, ona bir şey yapamaz” diye bağırdı Memo, “kedilere zarar veremezler, aksine kedilerden çok korkarlar, anladık ki halan burada yok, artık tek şansımız Ayvalık’a inip oradan bir hoca bulmak”,
“onlar da kim Memo?” diye sordum şaşırarak, “üç harfliler” dedi Memo, “Neeeaaa, ne diyorsun Memooo??? Yani Kamuran??”
“Kamuran’ın karşısında ağzı açık ayran budalasına dönmeseydin anlardın, boşuna bağırma, köyü kurtarmak için çok az zamanımız kaldı, kedin de bizi Kamuran’dan kurtaracak, dönüşte onu alırız merak etme.”
“Ama ya kedime bir şey olursa?”
“Dedim ya kedilere hiçbir şey yapamazlar, çok çok eski zamanlarda insanlar kedileri tanrı yerine koyup onlara taparlarmış, sonra insanlar bunu unutmuşlar ama kediler asla unutmamış. Bir de bu, bu .kadim varlıklar unutmamış. O yüzden kedilerden çok korkarlar ve kediler de onları görür görmez tanır ve cezalandırır”

Memo’nun arkasından sitenin kumlu yollarında koşmaktan ayaklarım ağrımış, şıpıtık terliklerden çıkan dolma parmaklarım kirden çingene dönmüştü. Halim pek zibidiydi, öylece evden çıkmış, sonra kendimi en akıl almaz bir maceranın içinde bulmuştum. Memo’nun karşıma nasıl çıktığını bilmiyordum, ani bir kararla onu taa Ayvalık’a sürüklemiş, bu sefer de halamı bulamamıştım. Acaba halam neden Kuşadasına gitmişti? Kamuran gerçekte neydi? Halamın evinde ne arıyordu? Kedimi bir daha görebilecek miydim? Ve Memo’yla köyü basan iyi saatte olsunları kovup sevdiklerimizi kurtarabilecek miydik? Sorular kafamda dönüp dururken Ayvalık’a varmıştık

Tanımadığımız karanlık mahallelerde koşa koşa cami ararken , aklım başıma geldi, “Memo, Memo, peki Kamuran’ın şey olduğunu nerden anladın?” Memo gülümsedi, “Ben senin gibi adamı görünce kendimden geçmedim” “Yaa doğru konuş, bir şey sordum” diye bağırdım , yine güldü Memo “ben onun ayaklarına baktım” dedi, “eee?? Yani?” Memo’nun gülümsemesi silindi yüzünden, hafifçe şöyle dedi : “Adamın ayakları tersti”.


17 Aralık 2008 Çarşamba

Ege'li Memo ve Boğaz Kızı Judy Episode II

Ayağımdaki terlikler her adımda beni zorluyordu. Sarfettiğim çaba ve de en önemlisi duyduğum korku nedeniyle soğuk soğuk terliyordum. Daha fazla devam edemeyeceğimi düşündüğüm bir anda Memo aniden duruverdi önümde. İki yanımızda kesme taştan yapılmış köy evlerinin avlu duvarlarının yükseldiği, parke taşlı daracık bir yolda, kalp atışlarımızdan başka ses duymayı umarak beklerken, ensemdeki tüyleri diken diken eden bir hisle ürperdim. İzleniyorduk. " Yarebbimm" diye fısıldayınca önümdeki yağız delikanlı Memo yeşil gözlerini bana çevirerek sus dercesine baktı. Ondan aldığım güçle başımı arkamı çevirmemle birlikte, sağ tarafımdaki duvarda bir çift fosforlu şekille göz göze geldim. Tam o meşhur çığlığımı koyvermek üzereyken fosforlu ışıktan bir tıslama geldi. Ardından da sevgi dolu bir miyavlama.Teyzemlerin bahçesinde bakıp büyüttüğüm, ellerimle beslediğim minik uğurumun beni bırakmayuacağını bilmem gerekirdi aslında. Buna rağmen "Sürtükkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkk , benim sevgili kedim. Ne işin var burada" diye çığırmama engel olamadım ve aynı anda iyi saatte olsunların yerimizi belirlemesi bir oldu. Memo önde, ben ve Sürtük arkada gerisin geri sahile doğru koşmaya başladık. Bir an içimden " Allah'ım, iki yeşil gözlünün arasındayım. Acep dilek mi dilesem "diye düşünmedim de değil hani. Sahile varmamla düşüncelerim kesildi...


" Çabuk şu ipi çöz " diye bağırdı yeşil gözlü Memo. Ben aval aval bakarken, kıçtan takmalı motoru olan minik bir fiber tekneye atlayıverdi. Tekneden sarkan ince halat, Edremit Körfezine doğru uzanan minik tahta iskelede bir mapaya bağlı duruyordu. " La capitana sen bana yardım et, sen bana yol göster " diye dua ederek halata asıldım ve aslında halat olmayan adi ip elimde kaldı. İskeleden açılmaya başlayan tekneye doğru koşup, Nazgul'dan kaçan Frodo edasıyla tekneye düşüverdim.Memonun filmlerdeki kahraman edasıyla kıçtan takmalı motoru çalıştırmasını beklerken o ceplerini karıştırıp bulduğu bir anahtarla ve de bana yüzyıl gibi gelen bir sürede motoru çalıştırıp sahilden uzaklaştırmaya başladı. Kucağımda kedim, karşımda daha bir kaç saat öncesine kadar tanımadığım biriyle Ege'nin karanlık sularına doğru açılmaya başladık.

" Kahretsin! Denizin ortasında hocayı nasıl bulacağız? Birazdan hoca da dahil tüm ilçe etkilenmiş olacak.Sabah tüm ahali ağzı burnu yamuk kalkmadan bu belayı nasıl savacağız? Onların hızına yetişmemiz mümkün değil "dedi Memo.
Gecenin zifiri karanlığında hepsi birer elmas gibi parıldayan yıldızlardan birinin yanıp sönmesiyle bakışlarım körfezin karşı ucuna dikildi ve aklıma Ayvalık'ta yazlıkları bulunan La_Capitana'nın annesi sevgili halam geliverdi. Evleri denize çok yakın mesafede, hemen karşıda görünen ışıkların oradaydı. Sevgili halam ailenin baklavacısı, çiğ börekçisi ve evet dualarının gücüyle bilinen bir üyesiydi aynı zamanda.Yılın büyük bir kısmını bahçeyle, zeytinle uğraşarak geçiren halam ne zaman dara düşse, ne zaman içini bir sıkıntı kaplasa hemen dualara sığınırdı. Bir dileği olduğunda 4444 tane Selahattün, 7777 tane Failatun okur artık duaların gücünden mi yoksa Allah'ın sevgili kulu olduğundan mı bilinmez, tüm istekleri gerçekleşirdi. ( Niyetlerinin hep gerçekleşebilecek şeyler olabileceği konusunu aklıma dahi getirmeden ) " Buldum " dedim Memo'ya. Ayvalık'a gidiyoruz. Karanlıkta, karşı sahile doğru ilerlerken aklımdakileri anlattım Memo'ya. Yeşil gözlerindeki ifade bana inanmadığını ama gene de umut etmek istediğini gösteriyordu.
Gecenin ayazında tit tir titrer,küçücük bir teknede birbirimize sokulup ilerlerken arkamızda kalan kıyının kendisini ele geçiren kötü varlığın etkisiyle yavaş yavaş karanlığa hatta hiçliğe doğru gömüldüğünü farkedemedik.
Acaba bu beladan kurtulabilecek miydik?








14 Aralık 2008 Pazar

bizim köyü vampir bastı - Episode I

Selam dostlar

Tatil bitti, pek meyusum. Pazar gecesi, haftanın tüm gecleri içinde en tatsız olanı!

Tatil boyunca ev iki gün boyunca pek şenlikli idi, bayılırcasına yemek yedik, herkes bir ağızdan konuştu yine. Diğer günler ise bilgisayarda oyun oynadım, bütün Star Wars serisini tekrar seyrettim (elbette!), ve de kitap okudum. Önce Christian Jacq'ın Tutankhamon-Son Sır isimli kitabını bitirdim. Güya Howard Carter'in gayrimeşru bir oğlu varmış ve babasının Tutankhamon'un mezarından çıkarttığı varsayılan papirüsleri arıyor falan filan. Böyle bir kopuk kopukluk vardı kitapta. Howard Carter'ı sevdiğim için sabırla okuyup bitirdim. Sonu güzeldi. Bir nevi Da Vinci Şifresi'nin Mısır'da geçen versiyonu. Şimdi de yine bu vatandaşın meşhur Ramses serisine başlamış bulunmaktayım, fakat mesele Mısır ise, Elizabety Peters ve onun Amelia Peabody romanları bir numara bence!

İki kitabın arasında ise, Stephenie Meyer'in evlere şenlik Alacakaranlık serisini okudum. Seri toplam 4 kitap, memleketimizde 2 tanesi yayınlandı (Epsilon Kitabevi), Alacakaranlık ve Yeni Ay.

Alacakaranlık'ın kahramanı Bella isimli kendi halinde bir liseli kız (Amanın, okuduğum kitapların kahramanları ne zamandır benden çok küçükler?) Annesi yeni bir kocaya varınca, bu da her daim yağmurlu bir kasabada polis şefi olan babasının yanına taşınıyor. Ve yeni lisesindeki olağandışı insanüstü güzellikteki Edward'a aşık oluyor. Eh, Edward bir vampir. (burada çok açık saçık bir küfür savurmak isterdim ama blogumuz kapatılır maazallah) . Ve de bu dramatik, Romeo tadındaki ölümsüz, fedakar sevgili de Bella'ya aşık oluyor. Çünkü bu kızın kanının kokusu onu baştan çıkartıyor ama Bella ile yakın olabilmek için sürekli kendisine hakim olmak zorunda. Bu arada kanlı vampir savaşları, vb vb eksik değil tabii. Kitabın hitap ettiği yaş grubu 12-19 fakat yine de benim hoşuma gitti, cumartesi geceyarısından sonra 1'de başladım, sabah 5'te bitti 400 sayfa. Asla elde edemeyeceği aşkı uğruna acı çeken, insan kanı içmemeye yeminli dramatik vampir imgesi çok hoştu. Bugün de ikincisini okudum. Bu sefer Edward kardeş, tam bir Türk filmi edasında, nayır seni sevmiyorum Nella diyerek sevdiceğini terk ediyor. Bella da aylarca acı çektikten sonra genç bir Kızılderili ile arkadaşlık etmeye başlıyor. Eh bu oğlan da sonunda kurtadam çıktı dostlar hahahahaah.

İşte iki gün bunları okuduktan sonra düşündüm. Bu kitaplar deli manyak tiraj yaptı. Filmleri çekildi. Ulan biz şöyle bir zottirik şey yazıp paranın gözünü çıkarmayı neden beceremedik? Sevdiğim çocuk vampir çıktı, beni ısırmamak için beni terketti, omzunda ağladığım en iyi arkadaşım ise vampir avcısı kurtadam imiş. Hööööö. Hadi ama , biz bundan daha iyisini yapabiliriz değil mi Lady Charlotte'cuğum?

Episode 1

Mesela : Yaz tatilini geçirmek için Akçay Kızılkeçili köyüne gelmiş idim. Pazar akşamı köyde bir yürüyüş yapmaya karar verdim. Haki renkli kargo cepli bermudamı ve vişne çürüğü renkli havuz yakalı tişörtümü giydim. Flip floplarımı sürttüre sürttüre çıtırlıkta yürür iken, arkamdan ayak sesleri yaklaşmaya başladı. Yere halı gibi serili kuru kabuklar çıtır çıtır ötüyordu . İki yanımdan önce bağrışarak turuncu gagalı tombul kazlar koşturdu. Endişeyle arkamı döndüm , ama hiçbir şey yoktu. Çıtırlık yolu sakince aşağıdaki köy okuluna doğru uzanıp gidiyordu. Ama o halde o ayak sesleri ne idi yarebbim?

Önüme döndüm ve birşeye çarptım, korkuyla bağırdım. çarptığım adam kollarımı tuttu. Bu sefer korkudan çok kızgınlıkla suratına baktım. Bu, köy muhtarı Hüsmen Ağanın oğlu Memo idi!!! Geçen gün Yüksel yengelerin keşkek partisinde tanışmış idik! Yeşil gözleri tuhaf tuhaf parlarken, "burada ne arıyorsun, akşam vakti Çıtırlık'a gelinmez" dedi sert sert. Kollarımı hırsla çekerek ellerinden kurtardım. "Sana ne!" diye bağırdım. "Hem sen nereden çıktın? Yoldan sesler geldi ama sonra..." Kara yağız genç "şşşşt" diye beni susturdu. Birden havanın karardığını farkettim. Yolun aşağısındaki yemyeşil vadi pek tekinsiz göründü, çok uzakta Akçay ışıkları pek belli belirsiz yanmaya başlamıştı. Etrafta da tek tük evler vardı, köyün burasında pek oturan olmaz.
"Memo" dedim, ama lafımı bitiremeden yolun en ucunda bir alev topu oluştu. Havada asılı gibi öylece duruyor ama bir yandan da kartopu gibi dönüyordu. Sanki uyuyordum da rüya görüyordum, adeta aptallaşmış, ağzım açık yuvarlanarak ağır ağır bize doğru gelen alev topuna bakıyor idim. Memo birden elimden tuttu, "O terliklerle koşabilir misin" dedi, ağzım kurumuştu, birşey demeden yeşil gözlerine bakakaldım. Çok alçak sesle konuşuyordu "Şimdi yavaşça yürümeye başla" dedi, biryandan da elimden tutmuş beni çekiyordu, "koş" diye bağırdı ansızın, ve Çıtırlıktan Hasan Boğulduya doğru koşmaya başladık. "Memoo" diye bağırdım, "ne oluyor?".

Koşarken başını bana çevirdi, arkaya doğru baktı, sonra bana kısa bir kaş çatması ile cevap verip yine başını öne çevirdi. "Köyü iyi saatte olsunlar bastı" dedi, "Neee?" "iyi saatte olsunlar, hiç duymadın mı, üç harfliler" diye öfkeyle bağırdı. İyice kararan çıtırlıkta koşmaya devam ettik. Karanlık bir virajı daha dönünce nefes nefese durduk. Alev topu sanki peşimizden gelmekten vazgeçmişti. "Şimdi ne yapacağız" dedim panik içinde, köye dönmemiz lazım, herkes orada, teyzem orada" "Köydeki herkes çarpılmış olabilir" dedi. "Neeaa" "Herkesin ağzı burnu yamulmuş olabilir" "O halde, o halde mutlaka dönüp insanlara yardım etmeliyiz" "Bilemiyorum, çok tehlikeli." Yine kızmıştım. "Sen burada bekle o vakit, ben köye gidiyorum" dedim ve üç kulhuvallah bir elham okuya okuya yokuş aşağı inmeye başladım fakat üçbuçuk atıyor idim dostlar. Memo yanımdan yürümeye başladı. "Bir şekilde iyi satte olsunlara görünmeden köyden Akçay'a inmeli, kurşun döken bir kocakarı bulmalıyız" dedi. "Ancak bu şekilde insanları kurtarabiliriz. Ayrıca camiye gidip hocaefendi ile konuşmalıyız, o, bütün köyü okuyup üflemeli. Üç harflileri ancak böyle def edebiliriz köyümüzden" sessizce başımı salladım. Hala anlamadığım birşey vardı. Memo bomboş yolda birden nasıl karşıma çıkmıştı. ?

Ağır ağır, oldukça temkinli bir şekilde çıtırlığın sonuna, okulun önüne geldik...


Evet, nasıl ??? Şimdi round robin oynayalım mı? Hikayeye kim devam eder? Lady Charlotte? Zekish? La Capitana ??? :)))