15 Nisan 2012 Pazar

Vincent ve Ben

Bu haftasonu harikaydı dostlar. Cumartesi sabahı kediyi fürminatör ile yolmuş sonra da mayışık mayışık oturmuş üşenmesem, ben de saçımı kestirsem diye düşünürken Lady Charlotte arayıp Van Gogh Alive'a gideceğimizi bildirdi. Amanın hemen giyinip süslenip evden dışarı attım kendimi. Tam lodos havası var idi, boğucu, bol nemli... Şu benim ara mahalledeki döküntü kuaförüme geldim. O saatte mahalle ablaları doluşmuşlar salona, saçlarına ne olduğunu anlamadığım bazı işlemler yaptırıyorlardı:) Yarım saat bekledim, sonra kuaförüm kuşum Aydın saçımın kütünü biraz daha kütleştirip kaküllerimi düzeltti, pek güzel oldu. Tabii bu esnada bir yarım saat daha geçtiği için kuaförden koşarak çıkıp taksiye atladım.

İstanbullu olunca malum insan cins cins taksi şöförü ile karşılaşıyor kısacık ömrümde. Gelgelelim ben hayatımda bu kadar maganda, hanzo bir taksi şöförü görmemiştim dostlar! Herif kolunu koltuğa dayadı, fanfinisi aradı, bütün yol bağıra bağıra konuştu, tek eliyle arabayı kullanmaya çalışıyor bu esnada. En fenası da ağzında papuç kadar jiklet, şak şak jiklet çiğniyor haspam ya, bi de kafasını pencereden çıkartıp tükürdü ahahaha, ulan dedim acaba kamera şakası mı, beni mi yiyorlar, gerçek olamaz bu:))

Antrepoya vardığımda Lady Charlotte ve Zekish çoktan gelip biletleri almışlar, beni bekliyorlardı. Fazla oyalanmadan senenin en merak uyandırıcı sergisine girdik.



Sergi alanı dev ekranlarla kaplanmış, bu ekranlara Vincent'ın tabloları yansıtılıyor, ama her ekranda tablonun ayrı bir kısmı var ve bir anda kendinizi resimlerle çevrelenmiş buluyorsunuz. Bazı resimleri animasyonlarla canlandırmışlar, kuşlar uçuyor, tren geçiyor... Nefis klasik müzik bu olağanüstü renklere eşlik ediyor... Biz önce alanda yürüyüp ekranlara baktık ama sonra oturup karşımızdan görüntülerin geçmesini izledik. Harikuladeydi. Vincent'ı, renkleri, sarıyı, güneşi sevenler kaçırmasın Van Gogh Alive sergisini.











Mesela Vincent'ın odasnı gösteren meşhur tablonun öğelerinin birer birer ekrana yansımasına bayıldık.

Önce duvarlar



Sonra masa ve iskemle


ve nihayet kaçınılmaz olarak ayçiçekleri


Aslında tablolar, görüntüler, mektuplar; hepsi Vincent'ın kısacık trajik hayatını anlatıyorlardı. Finalde Requiem eşliğinde onlarca Vincent görüntüsü ile çevrelenince çok duygulandım.



İkinci kere izlerken sadece tek ekrana odaklanıp Vincent'ın o muazzam renklerini, o minik minik darbelerle boyadığı eşsiz desenlerini yakalamaya çalıştım.


























Büyülenmiş halde sergiden çıkınca kendimizi serginin mağazasına attık tabii :)) Güzel bir uygulama yapmışlar. Yeşil ekran önünde fotoğraf çektiriyorsunuz, sonra sizi Vincent'ın bir tablosunun içine yerleştirip fotoğrafınızı basıyorlar:)) Çok eğlenceliydi:)



Fotoğraflarla beraber 3 tane kitap ayracı aldım ama kitap almadım. Theo'ya Mektuplar'ı istemiştim, nasılsa Taksim'e çıkacağız, oradan YKY'den indirimli alırız dedik.

Dışarı çıktığımızda lodos havası patlamış, kovadan boşanırcasına sağanak yağıyordu. Bütün hafta ofiste bilgisayar karşısında sararıp sol, sonra haftasonu tam hava alacakken yağmur yağsın ne acıklı değil mi dostlar? Ne yapalım keyfimizi bozmadan Taksim'e gittik. Otoparktan çıktığımızda artık gözgözü görmüyordu, muson yağmuru inmişti resmen İstanbul'a maşallah. Biz de zibidi gibiyiz... Tam o esnada şu dandirik şemsiyelerden satan bi amca belirdi yokluğun içinden ahahah:)) O adi şemsiyelere 10'ar tele bayılıp birer tane aldık ve İstiklal'e yürüdük. Lady Charlotte ile Zekish Terkos pasajına gittiler, ben deeee kendime Samsung Galaxy Note almaya gittim heeeyy:)) Artık benim de kocaman tablet-telefon melezi süpersonik bir telefonum var idi çok sevinçliyim dostlar. Şimdi gelsin Angry Birds gitsin Instagram:))
Telefonu alıp buluşma noktamız Midpoint'e döndüğümde ayağımdaki deri Hotiç çizmeler leğene dönmüş, sıcaktan ben de ter boşaltıyor idim. Collezione'ye daldım, hemen beyaz bir atlet, pembe çizgili bir tişört, bir çift mavi çorap aldım. Telefonu kredi kartına geçirdiğim için banka ödül puanı vermiş sağolsun, aldıklarımı puanla ödedim. Midpoint'e geçip tuvalette üzerimi değiştirdim ahahah, bunu yapınca da kendimi Lisbeth Salander zannediyorum nedense:)) Mükemmel bir zamanlama ile Lady Charlotte ile Zekish de gelmişlerdi bu sırada. Terkos'dan epey ganimet indirmişler, denim gömlekler almışlar. Giderseniz siz de bakın gençler:)

Midpoint'de yemek yiyip Galaxy Note ile oynadık, ekrana resimler çizdik, fotoğraflar çektik, uygulama indirdik, her yanını mıncıkladık aletin:) Pek güzel, pek ince, pek hızlı pil yiyor:) Akşam olup hava karardığında da evlere dağılmaya karar verdik. Ama önce YKY'ye uğramayı ihmal etmeden.. Burası benim nazarımda İstiklal Caddesinin ayrılmaz bir parçası artık, Emek Sineması gibi... YKY'den Theo'ya Mektuplar'ı alacaktım sadece ama Afrikalı Leo'yu da alasım geldi. Bir de Zekish'in tavsiyesi Deli Kadın Hikayeleri aldık. Her birinin içinde kendi özel ayraçları olması bu YKY'den kitap edinmenin en güzel tarafı olsa gerekti.


Bu dolu dolu günün sonunda otobüse binip eve geldim, sabahın dördüne kadar yeni oyuncağımı kurcaladım. Bugün de bol bol kitap okumayı hayal ediyorum. Euphoric'in dediği gibi, ne güzel gün:)

Çalışan dostlara kola gelsin (hüüü minik Gizo), ofis kuşları bizler için de enerji dolup yeni hafta için silahlarımızı donanacağımız nefis bir Pazar olsun.

xo xo

10 Nisan 2012 Salı

Blog'da Sinema Kuşağı

Son zamanlarda, The End mağazası sağolsun, bir sürü film izledim dostlar. Bazısı yeni, bazısı da eski. Hepsini kısa kısa not etmek istiyorum :)

The Artist (2011)

En iyi film oscarını kazanan siyah beyaz, sessiz film çağını anlatan sessiz bir film The Artist. Harikulade müziği ve şahane oyuncuları sayesinde hiç sıkılmadan izledim, çok beğendim. Konu itibariyle bana feci şekilde Singing in the Rain (Yağmur Altında) müzikalini anımsattı. Başroldeki Jean Dujardin'in Gene Kelly'e kardeşi kadar benzemesi de yardımcı oldu tabii. Baksanıza, aynısı resmen:


Jean Dujardin'e hasta oldum zaten, çok çekici, duygusunu geçiren, mimikleri zengin, ay sıcacık bir oyuncu canım benim ahahaah:)))  Sırf o harika gülümsemesi bile filmi izlemeye yetecek bir sebep idi, bundan böyle Kıl-uni gitsin, Jean gelsin, Fransız çekiciliği bambaşka bir oh-la-la dostlar.



The Descendants (2011)

George Clooney'e Oscar adaylığı getiren, ülkemizde Senden Bana Kalan ismiyle gösterime giren The Descendants'ı izlemeden önce senenin en iyi filmi olacağını düşünmüştüm. Neden bilmiyorum, böyle bir beklenti oluşmuştu bende. Afişine de, Türkçe ismine de bayılmıştım bu filmin.

Ama filmi izlediğimde beklediğimi bulamadım açıkçası. Hawai'de geçen bir aile dramasını anlatan filmimizin çekildiği güzelim mekanlar egzotik ve büyüleyici, müzikleri de harika idi. Eh ama işte filmin amacı neydi, onu anlamadım. Bende hiç bir iz bırakamadı The Descendants.



War Horse (2011)

Steven Spielberg'in epik tarihi duygusal draması War Horse'u ailecek izledik. Hikaye fazlasıyla romantik, filmin kahramanı da güzeller güzeli, cesur ve akıllı at Joey olduğundan, Joey'nin başına gelenler hepimizi normal bir filmden 10 kat fazla etkiledi tabii. Annemle babam tarumar oldular, ben de fenalandım. Filmin müziğini kaçınılmaz olarak John Williams bestelemiş, fazlasıyla bayık buldum. Akılda kalıcı tek bir melodi bile yoktu. Görüntüler muazzamdı tabii, ama düşüncem Oscarlık bir film olmadığı yönünde. Bunun yerine Tenten aday olsaymış, daha doğru olurmuş. İyi, hoş, eski moda güzel filmleri anımsatan tipik Spielberg duygusallığı ile dolup taşan bir film.



One Day (2011)

Emma ve Dexter'in 20 yıla yayılan aşk öykülerini ve hayatlarını anlatan One Day şahane bir kitap idi. O yüzden filme çevrileceğini duyup, başrolde Anne Hathaway'in oynayacağını öğrendiğimde çok sinirlenmiştim. Anne sen kimsin, herkes haddini bilsin demek istemiştim. İngiliz rollerini Amerikalıların canlandırmasını protesto etmiştim. Ama sonunda filmi izlediğimde ben de şaşırdım dostlar. Gayet güzel olmuştu One Day uyarlaması, oyuncular da başarılı idiler. Kitabı okumayıp salt filmi izleyenler olan bitenlerden ne anladılar bilmem tabii, film eksikti biraz. Yani kitabı okumamış olsam, ben ne kadar anlardım kestiremedim.. Kitabın üzerine ise gayet güzel gitti. Senenin sürpriz filmlerinden.



My Week With Marilyn (2011)

Sene 1956. Marilyn Monroe dünyanın en büyük yıldızı olarak, Londra'ya dünyanın en iyi oyuncusu Sir Laurence Olivier ile film çevirmeye gidiyor. Çekimde bir sürü problem yaşıyorlar tabii, Marilyn'in dengesizliği, bütün ekibin Marilyn'in büyüsüne kapılması, Olivier'in karısı Vivien Leigh'nin kıskançlığı derken; film ekibinden genç Colin, Marilyn ile kaçıp güzel İngiliz kırsalında unutulmaz bir gün geçiriyor. Film de zaten bu Colin çocuğunun ilerleyen senelerde yazdığı hatıra kitabından uyarlanmış. İşte neyse, sonunda Marilyn filmi çekip Amerika'ya dönüyor. Olayımız bu dostlar. Filmlerin çekim maceraları bana her zaman heyecan vermiştir, o yüzden My Week With Marilyn eğlenceli geldi. Eğlendik ve bitti, bu kadar.



The Help

Filmimiz Amerika'nın Güneyinde, tutucu Mississippi eyaletinde, ırkçılığın en iğrenç haliyle yaşandığı 1960'lı yıllarda geçmekte. Üniversiteyi bitirip kasabaya dönen Skeeter, hizmetçilerin katlandığı eziyetlere dayanamaz. Üstelik bu kadınları ezen, aşağılayan işverenler de; Skeeter gibi, bir vakitler çok sevdikleri zenci dadılar tarafından büyütülmüşlerdir. Skeeter dadıları ve hizmetçileri organize eder ve başlarından geçen olayları anlattırır. Olayları yazıya dökerek bir kitap haline getirir. Kasabadaki zalim ırkçılığı gözler önüne seren kitap çok başarılı olıur.

Eğlenceli kısımları da olan dramatik bir film, atmosferi çok başarılı kurulmuş. Dekorlar, kostümler dört dörtlük. Oyuncuları da pek samimi buldum. İşte, iyi hoş, ajitasyonu abartmamış, öyle bir film.



The Adventures Of Tintin (2011)

Çocukluğumuzun Milliyet gazetesiyle gelen çizgiroman kahramanı Tenten'in uzun metrajlı animasyon macerasını çekmek Steven Spielberg'e düşmüş. Ne de iyi olmuş. Bu harikulade eğlenceli çizgi filme tam manasiyle bayıldım. Böyle eski moda, esrarlı ipuçları ve hazine avı etrafında dönen hareketli bir macera filmi olmuş. Indiana Jones esintileri de taşıyor bolca. Görsellik zaten muazzam. Yılın kaçırılmaması gereken sinema işlerinden bence Tenten. Müthiş!





The Girl With Dragon Tattoo (2011)

Ejderha Dövmeli Kız'ın orijinal İsveç versiyonuna ben de bayılmıştım elbet. Yine de Amerikan yapımını çok beğendim. Artık hem kitaptan hem orijinal filmden ezbere bildiğimiz bir konuyu, neredeyse İsveç filmini birebir çekmiş gibi görünse de inanılmaz akıcı ve heyecanlı anlatmasını bilmiş David Fincher.  İşte bu da yönetmen farkı oluyor dostlar. Konuyu ve karakterleri Amerikanlaştırmaması da takdire şayan. Mikael Blomkvist rolünü oynayan Daniel Craig'i öteden beri pek beğenirim, bu filmde de minicik siyah külotlarıyla göz doldurdu, sağolsun. Efsanevi Lisbeth Salander rolünde Rooney Mara'yı da beğendim. Sonuçta o güzelim romanın hakkını veren bir film olmuş gibi duruyor. Ellerine sağlık.



Burlesque (2010)

Başrollerde Cher ve Christina Aguilera'nın oynadığı, baştan aşağı klişelerle bezeli bir film Burlesque. Herhalde Christina, Moulin Rouge! filminin soundracki ile yetinenemiş, kendine bu filmi çektirmiş. Ama o aç parantez-kapa parantez bacaklarıyla Nicole Kidman'dan ne kadar farklı ise, Burlesque de, bir Moulin Rouge! olmaktan o denli uzak. Ama çok kötü bir film de değil kesinlikle. Gayet eğlenceli, vakit geçirten bir yapım olmuş. Seksi iç çamaşırımsı kıyafetlerle gösteri yapan kızları görünce insanın jartiyerler, parlak saten donlar filan giyip iç gıcıklayıcı danslar edesi geliyor. Cher harikulade, hem filmin banalliği içinde gerçekçi bir tip çizmiş, hem de enfes şarkılar söylemiş. Bir de jönü oynayan Cam Gigandet faktörü var ki evlere şenlik, tek başına flmi izlemek için bir sebep idi bu vatandaş. Sağolsun, gözlerimiz bayram etti. Filmin sürprizi ise kötü kızı oynayan biricik Veronica Mars'ımız, Kristen Bell.

Müzikal ve dans sevenler eğlenirler bu filmde.



Inception (2010)

Ben ne salak bir insanmışım ki bu efsane filmi bunca zamandır izlememişim dostlar. Püü bana! Inception bir başyapıt, biz zeka şöleni, bir beyin fırtınası, sinema efsanesi.

Film ilk anda beni ele geçirdi, mevzuyu anlayana kadar neredeyse hazırolda izleyecektim Inception'ı. Film o kadar enfes bir şekilde beyninizi çalıştırıyor ki, anlatamam. Üztelik bunu yaparken filmi izlemekten zevk almaya devam ediyorsunuz. Hem bir akıl oyunu devam ediyor, hem de bomba gibi aksiyon. İşte bu, yönetmen Christopher Nolan'ın büyük zaferi!

Filmimiz, rüyalara müdahale edilebilen yakın gelecekte geçiyor. Leonardo DiCaprio'nun kusursuz oynadığı kahramanımız Dom, bir ajan. Bilgi çalıyor. Ama şirket kasanızdan değil, asla girilemeyeceğini düşündüğünüz başka bir kasadan: Beyninizden. Dom, hedeflediği kişinin bilinçaltına girerek gizli düşünceleri çalıyor. Bunu da   kurbanla aynı rüyayı paylaşarak yapıyor. Bir Japon işadamı Dom'dan olanaksız görünen birşey istiyor. Birinin zihninden bilgi çalmasını değil, oraya bir fikir yerleştirmesini (Inception-başlangıç bu işte) talep ediyor. Dom işi alıyor ama ekibine risklerden bahsetmiyor. Dalacakları çok katmanlı ortak rüyada öldükleri takdirde, normalde olması gerektiği gibi uykudan uyanmayıp bilinçlerini kaybedebilir ve sonsuza kadar limboda kalabilirler.

Ay ay ay, filmin başı zaten kocaman bir AAA dedirtiyor. Finali ise herhalde şimdiden sinema tarihine geçmiştir. Beni en çok etkileyen rüya içinde rüya zamanlaması hadisesi oldu, rüyada içinde oldukları minibüs suya düşerken, bir alt katmandaki rüyada olup bitenler, bu esnada o minibüsün suya gitgide yaklaşması... ne diyeyim, sağol varol Christopher Nolan.

Kaçırılmaması gereken bir başyapıt.


filmler devam edecek,

xo xo


3 Nisan 2012 Salı

Nicole Kidman ACM Awards Red Carpet

Nicole Kidman, türkücü kocasının peşinden gittiği bir Country müzik ödül kırmızı halısında karşımıza çıktı dostlar. Nicole'ü Oscar töreninde görememiştik biliyorsunuz. Bu sefer de oldukça sade, kalem gibi bir L'Wren Scott elbise ile yine beklediğimizi bulamadık.

Nicole bir ara kocasının köyünde komşulara güne gidip börek yemekten kalınlaşmıştı; şimdi tekrar ipincecik olmuş, her zamanki klasik silüetinde bir kıyafet giymiş. Yüzü ve cildi porselen gibi, Twilight'da yazan mermerimsi heykel güzelliğinde vampirlere benziyor. Yine gençleşmiş mi bu ne olmuş anlamadım dostlar. Saçlar da sevdiğimiz gibi, sarı değil, yumuşak kızılımsı tonda. Gelgelelim, siyah elbisenin altına kırmızı ayakkabıyı ben 1995'de bıraktık sanıyordum, o olmamış bence:))







Nicole işte ya, havası bambaşka...

Bizımla mı? bizımla deyılsın mı? siz ne dersiniz?

xo xo