aile tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2012 Çarşamba

Doğumgünüm Şerefine Muhteşem Yazı : İŞTE HAYATIM

Hastalıktan kırılıp 2 gün işe gidemedim, bari bloga çalışayım dedim ve kocaman, eski moda fotoğraf albümlerini indirip hayatıma şöööyle bir göz attım sevgili seyirciler. Kutlu doğum haftamın şerefine kendime İŞTE HAYATIMIZ formatı uyguladım. Bakalım hep sonunu okuduğunuz bu hikayenin başı nasılmış bir bir yazdım. Blog'un prequel filmi gibi oldu resmen:)



Küçük Judy, 1978 senesinin kocakarı soğuklarında, Taksim Acil'de, ailenin tekne kazıntısı ve de şımarık prensesi  olarak dünyaya gelmişti. Böylece çocukluğunu seksenli yıllarda yaşamayı ve en şahane çizgi filmlerle büyümeyi garanti altına almıştı. Aferim uyanık!



Küçük Judy bildiğin yabani bir çocuktu. Poz vermeyi de hiç sevmezdi. Birinci yaşında fotoğraf stüdyosuna gittiklerinde, suratını ekşite ekşite lütfen bakmıştı kameraya


Üçüncü yaş fotoğrafı çekilirken poz versin diye babası o kadar maymunluk etmek zorunda kalmıştı ki, adamcağız fotoğraf çekilene kadar mosmor kesilmiş, bir daha da fotoğrafçıya filan gitmeyeceğini ilan etmişti



Halbuki birkaç sene sonra, küçük Judy'e bir kokoşluk gelecek, maşallah poz keser olacaktı. Pazar günleri babasının elini tutup Bebek Parkına giderlerdi. Küçük Judy kaydırağa çıkar, ama tepeden bakınca kaydırak pek yüksek görününce ağlayıp keko gibi tepede kalıverirdi. Yazık, babası o yaşına göbeğine bakmadan kaydıraklara tırmanır, kızı aşağı indirirdi. Ne çile çekmişti adamcağız küçük Judy yüzünden. Eve dönerken de o zamanların Süreyya Restoranının kapısındaki direklere tutunup dönmece oynarlardı. Küçük Judy de maşallah pozları verirdi arka arkaya. Ama yabaniliği devam ediyordu misafirliklerde babasının dizine yapışır bırakmaz, kimsye kendini elletmez, öptürmez, sevdirmezdi.



Küçük Judy siyah önlüğü, beyaz yakası ile okullu olmuştu. Atatürk büstünde yazan "Atam İzindeyiz" yazısını, izne çıktık, tatildeyiz diye anlıyor, "izne çıktıysak niye okula geliyoruz" diye düşünüp düşünüp işin içinden çıkamıyordu. Eh, Yakari, Musti gibi embesil çizgifilmlerle büyümekte olan bir yavrudan daha mantıklı çıkarımlar beklenemzdi herhalde. Ama artık düşünmesi gereken başka problemler vardı: 4. sınıftayken 23 Nisan töreninde küçük Judy balerin olmuştu. Dans adımlarını öğrenmesi gerekmekte idi.



Küçük Judy yavaş yavaş büyüyordu. Yani ebat olarak gerçekten irileşmekte idi. O çırpı hali gitmiş, genç irisi, dana gibi bir çocuk ortaya çıkmıştı. Hatta seksenlerin sonuna doğru Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu bile dondurma yiyerek kutlamıştı. O arkadan beş kulak yapan da abisiydi herhalde:)



O yıllarda bebelere evde doğumgünü yapmak pek önemliydi. Şimdiki gibi şekilli,süslü püslü, yok arabalı, yok barbi bebekli pastalar yoktu. Bildiğin yuvarlak pasta alınırdı Özsüt'ten. Ama bazen 2 katlı olurdu pasta. O zaman doğumgünü çocuğunun havasından geçilmezdi. Yavaştan ortaokula başlayan küçük Judy, doğumunu kuzenleriyle kutluyordu. Odasının duvarlarına okuduğu dergiden ne posteri çıksa onu asıyordu mal. Allahın belası Milli Vanilli ile ömründe dinlemediği Jason Donovan posterlerinin orada ne işi vardı, başka bir açıklaması yok. Ama Lewis adamını duvara asmakla ince zevkini o yaşlarda göstermiş olsa gerekti, kedi canını senin küçük Judy



Kuzenleriyle yaz tatillerinde çok eğleniyordu küçük Judy. Hele bir sene bahçede kurdukları çadırın tadı damaklarında kalmıştı. Çadırda yiyip içip sefa sürmüşler, büyükler de hiç gocunmadan onlara yemek ve içecek taşımıştı. Küçük Judy ile kuzenlerinin sefa pezevengi olacakları taa o yıllarda belliydi. Ulan ne içtiğinizi sanıyorsunuz, ayran içiyorsunuz veletler, havanız kime? :)))


Tabii o yılları anmışken, ananastan bahsetmemek olmaz. Ananas, o zamanlarda bulunmaz bir meyveydi. Meret, senede bir gün, yılbaşında eve alınırdı ve her seferinde üşenmeden ananasla hatıra fotoğrafı çektirmek, vakayı adiyeden sayılırdı. Fotoğraf çekimi için en şahane çingiş pembe eşofman takımını giyen küçük Judy, kıymetli ayısı felfecir gözlü Mişka'yı da çekim için özenle süsler; kulaklarına kurdeleler, efendime söyliyeyim, boynuna fular ne bulsa takıp takıştırırdı zavallı ayıcığa. Şimdiki çocuklara inanılmaz gelebilir ama o zaman öyleydi evladım!



Küçük Judy artık büyümüş, bıyık çıkartmış ve liselim moduna girmişti. Abileri onu hala küçük erkek kardeşleri olarak gördüğünden midir nedir, biraz erkek fatma tavırları vardı. Okula giderken giydiği çirkin gri etekten başka eteği yoktu. Delişmen, iri yarı birşeydi, o ne be öyle?


O yıllarda ilk kedisi Garfield ile tanışan Judy'nin isyankar stili de gözlerden kaçmıyordu. Dönemin modasına uygun, suratının yarısını kaplayan siyah çerçeveleri; ezik model uyuz atkuyruğu saçları, bir güzel parçaladığı yırtık jeans'i ile ergoşluğa merhaba demişti.


Doksanların ortalarına yaklaşırken Judy liseden mezun olmuş, deli danalar gibi üniversite sınavına çalışıyor idi. Kurslar, sınav stresi derken tatsızdı o günler. En büyük eğlencesi, Özgür arkadaşıyla, okulun yanında yeni açılan Akmerkez diye bir alışveriş merkezine gitmek, yürüyen merdivenlere inip binmek, marketten püskevit, kola alıp yemek katında oturup muhabbet etmekti:)

Özgür:)

1995 senesine geldiğimizde, küçük Judy babalar gibi bir bölüm kazanmış (buna girersen hemen iş bulursun, aç kalmazsın bölümü) ayrıca giyim stilinde değişiklikler yapmıştı. Bunlar onun Guns n' Roses yıllarıydı. En önemli aksesuvarı, Axl Rose bandanası idi. Fazla arkadaşı olmamasına şaşmamalı:) Günlerce yuvarlak John Lennon çerçevesi, mavi kareli Axl gömleği aramıştı. Bu kafayı taktığını arayıp bulma huyu ta o zamanlarda varmış küçük Judy'de.


Üniversite hazırlıkta, arkadaşlarının baskısıyla küçük Judy makyaj yapmaya başlamış, kızların hediyesi Revlon marka farı ve flormar marka o yılların modası kiremit rujuyla tipik doksanlar genç kızı olarak gezmeye çıkmıştı. Kaçınılmaz olarak permalı saçları kocaman kabarıyor, o lanet ruj silinip sadece dudağında bir çerçeve kalıyor, giydiği bermudalar hep kırışıyordu. Seksenlerde çocuk olmak ne kadar güzelse, doksanlarda yeniyetme olmak o kadar zordu sanki:)

permalı saçlar, kiremit rengi rujlar, evlerden ırak bir manzara:) 

Yavaş yavaş 20 yaşına gelirken, Judy'nin tarzı yine değişime uğramıştı. Limon mudur nedir antika bir markanın indiriminden kaptığı kadife ceketini sırtından çıkartmaz olmuştu. Ceket hala hayatta ve sağ ve Judy onu giymekte. Ama o kazağı o pantülün içine sıkıştırmak, bir de kemerle belini sıktırıvermek nasıl bir mantık idi, genç Judy hangi akla hizmet böylesine şuursuz giyinmişti açıklaması yok dostlar. En iyisi suçu 90'lı yıllara atıp kaçalım. O zamanlar adet öyleydi diyelim.


Hafakan getiren permadan kurtulmak için saçını kestiren Judy'nin odası hala posterlerle kaplıydı. Annesinin "aman odada yeşillik olsun" diye zorla sokuşturduğu papirüs (papirüs ne la, kağıt mı imal edecekmişiz acaba) bir köşede ilgisizlikten sararıp solarken, ona verilmeyen tüm sevgi gıdası, zavallı anneciğinin Eminönü'nden inleye inleye taşıyıp getirdiği goril bozması korkunç orangutan oyuncağa verilmekte idi.

Ayıcık, papirüs, japon abim ve muhteşem taytım, harika kazağımla ben:) 

O yıllarda, genç Judy ölüm diyetleri, lahana çorbaları ile zayıflayarak 48 kiloluk incecik bir kız olmuştu. Daha haberi yoktu ama artık aynı Kate gibi sıpsıska idi, bacakları bile incecikti o günlerde. Bir daha asla o kadar zayıflayamayacaktı. Ama sonunda çok hasta olup tedaviye başlamış, bir güzel kilo alıp dana gibi olmuş, sıska günlere elveda demişti.



Yavaş yavaş 2000 senesi gelirken, genç Judy eski pejmürde günlerine geri dönmüş, arkadaşlarıyla deli gibi içip eğlenerek üniversitede kalan en son günlerini zevkü sefa içinde geçiriyordu. Paraları yoktu ama neşeleri boldu, marketten aldıkları biraları balkonda içmek çok zevkliydi.


2000 herkesin dilinde idi : Milenyum! Yılbaşı gecesi teknolojik felaket yaşanacağı, bilgisayar sistemlerinin çökeceği aman efendim neler neler olacağı söylenmişti. 31 Aralık 1999 gecesi, Judy ve arkadaşları bir evde toplanmışlar, yiyip içip kutlama yapacakken akıllarına Taksim meydanına gitmek geldi. Artık nasıl yapıp ettilerse, tam geceyarısı, Athena'nın konser verdiği meydana ulaşmayı başardılar. 2000 senesine Taksim meydanında girmeyi başarmışlardı.



2000, üniversite hayatının bittiği seneydi Judy için. Yıllar sonra hayatımınn en güzel yılları diyeceği üniversite  döneminde İngilizce öğrenmiş, özgürce gezip tozmuş, deliler gibi içip sarhoş olmuş, İsveç'e, Macaristan'a, Japonya'ya giderek yurt dışı görmüştü. Ne yazık, kaygısız öğrencilik yılları artık sona ermişti. Gerçek hayat başlamak üzereydi.



Mezuniyet balosunda bir kere daha erkek fatmalıktan çıkıp uzun elbise ve hayatının en yüksek topuklarını giyen Judy'cik bütün gece dans edip kafayı çekmişti. Ah bir bilse, iş hayatı ne mendebur; mezun oldum diye hüngür sümük ağlardı herhalde.


Genç Judy deli gibi iş arıyordu. Hani ulan o bölümü bitirince şıp diye iş bulacaktı ha? Arkadaşları birer birer kapağı mis gibi şirketlere atarken, bizimki evde koca manda kasa bilgisayarda roman yazıp insan kaynakları gazetesini okuyordu. İnanılır gibi değil ama iş bulamıyordu. O da saçlarını kısacık erkek traşı kestirip eski arkadaşlarıyla içmeye gitmişti. O tarihlerde Fermentasyon isimli barda Eskici diye bir grubu dinlemeye giderlerdi sık sık. Cem Karaca şarkılarına bağırarak eşlik etmek ne zevkli idi.


2001 yılında, mezun olduktan 9 ay sonra, genç Judy şeytanın bacağını kırmış, kendine bir iş bulmuştu. Maalesef bir daha içinden çıkamayacağı bir sektöre adım attığından haberi yoktu:) Ama ne şanslıydı ki, kısa zaman sonra, can dostu Lady Charlotte ile burada tanışacaktı. Sık dişini Judy, az kaldı:)


2001 senesinde Judy'cik bir kayıp yaşadı. Kediciği Erol trafik kazası geçirip öldü. Ailesi bu gerçeği ondan saklasa da, Judy geceyarıları kendini sokağa atıp kedisini aramaya başlayınca, babası pat diye Erol'un öldüğünü söyledi bir gün. Judy iki hafta ağladı, ağzını bıçak açmadı. 2 haftanın sonunda ikiz kulelere uçak çarpınca kendine geldi. Yasına son verdi.


Aradan 1 sene geçtiğinde, Judy'cik yine değişmişti. Saçlarını biraz uzatmış, askılılar, denim eteklerle yaşına uygun spor bir görünüme kavuşmuştu. Hatta file çorap ve topuklu ayakkabı bile giymişti. Neyse sonra işyerinde asla file çorap giymemek gerektiğini öğrendi ve bu hatayı bir daha yapmadı.


Sene 2003 olmuş... Judy çalışıyor, haftasonları kafa çekmekten geri kalmıyordu. hala rahatsızlık duymadan Kameriye'ye gidip kocaman biraverleri devirebiliyor, bana mısın demiyordu. Hala gençti güçlüydü. Bir örnek tişörtleriyle garson kızlar gibi göründükleri o gece, Özgür'le kaç tane biraver içtiklerini hatırlamıyordu bile.


2004 senesinde Lady Charlotte ile Judy çok acayip birşey yapacaklardı ama henüz bunun ne olacağına karar vermemişlerdi. Şimdilik Taksim meydanında sucuk döner yiyip ayran içerek beyin fırtınası yapıyorlardı. O mereti ne zaman yeseler çırçır olurlardı ve henüz Refllor denen mucize ilacı keşfetmemişlerdi. O günlerde ne Sedergine bilirlerdi ne vitamin. Allahım, böyle herşeyi yer içerler, bana mısın demezlerdi. 20'li yaşlarda ve taşşş gibiydiler yaleppim:) Şimdiyse her gün "benim oram ağrıyor", "benim şuram tutmuyor," "bana doktor bunu verdi, sana ne verdi" türevinden konuşmalar yapıyorlar...



O senenin sonuna doğru, Cihangir'de Lady Charlotte'un doğumgününü kutladılar. Sadece 2 hafta sonra ise büyük projeleri hayata geçti : Bir blog! Blogun ne olduğunu bile bilmiyorlardı ama öyle bir moda vardı madem, biz de yapalım dediler ve ondan sonra bu hikayenin devamını, bütün maceralarını, seyahatlerini, hikayelerini, şiirlerini, dertlerini bu blogda anlatılar.

Judy & Lady Charlotte  - Ekim 2004

İşte Küçük Judy'nin hayatı böyle geçmişti, büyük Judy'nin maceralarını ise 2004 Kasımı ayından beri burada okuyorsunuz zaten. Böylece sondan başa gidip bir modaya daha uymuş oldum aman klavyeme sağlık dostlar:)

xo xo


19 Kasım 2010 Cuma

Oysa Bayram Ne Kadar Güzeldi

Maalesef tatil bitti, Pazartesi işe döneceğiz. Bu düşünce bugün tutan başağrımın sebebi olsa gerek ya da bir iki gündür arka arkaya 3 Star Wars, 4 Harry Potter filmi izleyip Açlık Oyunları'nı bir günde bitirivermek de olabilir. Genel kanının aksine ben sevmedim açıkçası Açlık Oyunları'nı, 16 yaşında olsa idim severdim ama  bana çok çocuksu geldi, çocuklar birbirlerini kesip biçerken de heyecana kapılmadım. Neyse Kitap Kulübüne yazacağım Açlık Oyunları hakkında fikirlerimi.


Bayram güzel geçti, ailenin tamamı olmasa da bir kısmı toplandık. Nuri Amca geldi, keyfi de yerinde idi. Bayram menüsü kuru fasülye ve yanında La Capitana'nın "turşu dolması"nı yedikten sonra, bacakları İtalyan bir usta tarafından oyulmuş 100 yıllık aile masasının etrafına dizildik... Haydi dedik Nuri Amcaya, anlat, n'olursun, anlat.



Amcam çok keyifliydi , bir başladı anlatmaya, 1950'lerin Balat'ı, karneyle taze kahve alınıp Vasili'ye kavurtulan günler, askerlik hatıralarıi, Türkan Yenge ile muhteşem aşklarının öyküsü, hiç çekinmeden herkese yaptığı telefon şakaları, aileye yeni katılan gelinlere yaptığı şakalar... (MAŞŞALLAH diyelim burada:))  Anlattı, anlattı, sanki ağzından bal damlıyordu, aile tarihinin hiç duymadığımız günlerine giden bizler ağzımız bir karış açık bayıla bayıla dinliyordu amcamı.


Tabii bu kadar konuşunca ağzı diline yapıştı, hemen çaylar demlendi, La Capitana'nın damakta eriyen mercimek köftesi, nar gibi kızarmış keçipeynirli-ıspanaklı börekleri yendi, böylece enerjimizi topladık. Akşam olup herkesin evlere dağılma zamanı gelene kadar amcamın başka bir yüzyıldan kalma, ya da geçen ay başından geçen inanılmaz, komik, duygusal maceralarını dinledik. Amcam çok şakacıdır, Fred ve George Weasley gibidir işte, o kadar da güzel anlattı ki, masanın etrafı saatlerce kahkahalarımızla gümbürdedi. Tam bayram ettik, hem midelerimiz hem de ailemiz bayram etti resmen.



Hem de aylardır güzel yiyecek yüzü görmeyen aç karnımız doydu, oh be:))

Tam bayram gibi bayram geçirdik çok şükür. Şimdi tatilin kalan son 2 gününü en iyi şekilde değerlendirmeye bakalım.

xo xo

31 Ağustos 2010 Salı

Mehmet'ten mektup var - BOZCAADA :)))

 İşte bugün babamı aramıştım, "napiyorsun?" diye sordum, "senin  deliliklerinle uğraşıyorum" diye gülmez mi, nasıl eğlenmiş , nasıl eğlenmiş. Meğersem bizim Mehmet kız arkidişiyle müzeyi ziyaret etmiş ve ondan sonra neler olduğunu Mehmet'in bu harika yazısından okuyunuz dostlar:

Mehmetcim o kadar hoşuma gitti ki, keşke ben de orada olsaydım! Bu kadar güzel yazıp anlattığın için, güzel sözlerin için çok teşekkür ederim :))


Mehmet "Boğaz'da Pazar günü & Sabancı Müzesi" kaydınıza yeni bir yorum yaptı:

Dear judy,

sen sabancı müzesindeydin de peki biz nerdeydik? başka bir müzede: Bozcaada Tarih Araştırmaları Merkezinde

30 ağustos pts olacağı için 4 arkadaş bu kısa tatilde programımızı yapıp araba + feribotla yola koyulduk. Cts ve Pazar deniz güneş ve yöresel yemeklerin keyfini çıkardıktan sonra adetim olduğu üzere adada gidilip görülecek bir arkeolojik yer/müze vb var mı diye araştırdığımda bu alanda mevcut tek bir müze olduğunu keşfedip kız arkidişimle adanın mütevazi müzesinde aldık soluğu...

Eski bir rum evinin ele alınıp son derece ilgi çekici obje, belge, fotoğraf ve bilgilerle harikulade bir kültür hazinesine dönüştüğü evin girişinde bizi son derece nazik ve ilgili yaşlı bir amca karşıladı. İlk odadaki fotoğraflar hakkında bize bol bol açıklamalarda bulundu, ada hakkında genel bilgiler verdi, oğlum burayı düzenledi, ben yalnızca yazları kalıp o yokken gözkulak oluyorum dedi. Arkadaşımla birbirimize bakıp o an bir kez daha eskilerin ne kadar şeker insanlar olduklarını konuştuk. Masanın üzerinde Bozcadaya gönül veren oğlunun yazığı kitapları gördük. Amanın! Yazan : M.Hakan Gürüney!!! Amcanın göğsündeki kimlikte ne yazıyordu: Naci Gürüney!! Yok artık tesadüfün bu kadarı da olabilir mi? olurmuş vallahi.

"Siz Aslının babası mısınız???"


Evet, siz nerden tanıyosunuz Aslıyı??
...
Ben hemen kediyi sordum, kalçasının çıkık olduğunu orda öğrendik. Daha sonra abin de geldi laf lafı açtı. Ünlü abi eziyetlerinden ayakkabı çekiceği olayını anlattığımda duyduklarına inanamayarak kahkahalar attı. Bizden sonra babana dönüp Aslıya bak yahu neleri yazmış inanamıyorum dediğini duyduk.

Abinin bir deniz kabuğunu aranması ile başlayan Bozcada serüveninde meydana getirdiği bu harikulade mekanı mest olmuş şekilde gezdik. Kendim de bir askeri figür koleksiyoncusu olaraktan Çanakkalede savaşmış Fransızlardan kalan objelerin sergilendiği odada kendimi kaybettim, dini objelere büyülendim, adada eskiden yaşamış eşrafın resimleri ve hikayelerini, kullandıkları eşyalarla birlikte okurken duygulandım, sünger avcılarını ve Sadun Boroyu gözümün önüne getirdim.

Ama asıl sürpriz alt kattaymış. O marangoz, demirci, duvarcı, ayakkabıcı dükkanlarını anlatan orijinal bölmeler müthişti. Ama söylemeye gerek var mı, en çok bakkaldaki hala açılmamış olan portakallı elvan, meysu, tipitip, golden, kızkovalayanlar, çatapatlar, kızılmaske maskesini gördüğümde aklımı kaybettim. Nasıl kalmışlar, nereden bulunabilmiş bunlar böyle?

Hayranlıkla dolaştığımız bu mütevazi yerden ayrılırken abinin yazdığı tenedosun tarihinin anlatıldığı kitabını almayı ihmal etmedim. Ama o an unuttum keşke yazarını da bulmuşken imzalatsaymışım:)
Eğer abin olmasaymış kesinlikle bir tarih daha tarihe karışacakmış (adada sadece 10 kadar yaşlı rum kalmış). ailenin yaptığı bu kültürel hizmetle ne kadar övünseniz az bence çok teşekkürler.
Demek gerçekten dünya sadece kitaplarda, filmlerde bu kadar küçük olmayabiliyomuş:)

28 Haziran 2010 Pazartesi

İnsan ailesi için nelere katlanıyor yaleppim:))

İşte haftasonu Sibel ve abim minik Pelinsu'yu alıp bize taşınmışlardı sevgili seyirciler. Gelirken de taa ilk evlendikleri zamandan beri çektikleri "bütün videoları" toplayıp getirmişler. .... .... İmdaatttt!!! Çocuk benim kadar oldu düşünün kaç tane video eder bu?

Allah aşkına, bu düğün dernek çekimlerini, ailedeki çocukların oyunlarını, cartlarını curtlarını kaydettikten sonra oturup izleyen var mı? Ben bunları görünce genelde arkama bakmadan kaçarım da. Sebebi herhalde bu tarz aktivitelerden şahsen hoşlanmayışım. Çocukken yok 23 Nisan, yok 19 Mayıs bu kutlamalara katılmaktan nefret ederdim, eskaza hoca beni seçtiyse zır zır ağlardım. Ne kadar ağlarsan ağla, bi kere Kırmızı Balık bi kere de balerin mi pilli bebek mi bi nane olmaktan kurtulamamış idim. Hatta o tütüleri giydiğimiz senesinde bizim beleşçi tembel öğretmen yine aynı oyunu yapmamızı istemişti de "ben elbiseme sığışmadım örtmenim" diyerek sıvışmıştık o işten. Sonra halk oyunlarına filan da merakım yoktu. Sevmiyordum nedense böyle aktiviteleri. Şimdiki ufaklıklar aman bayılıyorlar. Bense yayayım yatayım, kitabımı okuyayım, kucağımda kedi, elimin altında bilgisayar, karşımda televizyon olsun, film oynatan... bu sırada kimse beni videoya çekmesin. Benim aktivitem bu . Doğuştan bezginim. İdolüm Bezgin Bekir.


Bu sefer ne yapacağımı , nasıl kaçacağımı şaşırdım. Allahtan Cumartesi günü tansiyonum düşmüş, suratım kağıt gibi bembeyaz olmuş, ayılıp bayılmış idim. Böylece kimse bana ilişmedi, zaten suratım asık olunca kimse bana dokunmaz:))) Sağolsunlar.:)))  DVD oynatıcımı da verdim, alın siz seyredin dedim. Sonra bizimkiler oturup Pelinsu'nun anaokulu mezuniyet gösterisini izlediler. Yani zaten kalkıp gidip izledikleri şeyin amatör filmine de baktılar anacım, hem de parçasız:)))

Sonunda dayanamadım, Pelinsu'nun Anadolu Ateşi dansını ben de izledim dostlar. Amannnn, böyle pullu pullu elbiseler, bizimki en önde, minicik,  saçları kelebek gibi savrularak bir gurup bıdıkla dansediyor. Eyvah gözlerim doldu lan Pelüşü öyle görünce. Neyse dalgaya vurdum, kimseye farkettirmedim, ay çok duygulandım ama ufacıcık yeğenimi öyle görünce.Belki de bunları izlemek istemeyişimin bir sebebi de bu. Yaşlandıkça daha çabuk sulanan gözlerimi saklamak istiyorum. İnsan Harry Potter izlerken ağlar mı? Yuh.

xo xo

30 Kasım 2009 Pazartesi

Geçmişe yolculuk

Bugün ne zamandır planladığımız Fener - Balat gezimizi yaptık sevgili seyirciler. Yıllardır aile toplantılarında masal gibi dinlediğimiz eski kırmızı tuğla ev, Rum arkadaşlarla beraber büyüdükleri mahalleler, 6-7 Eylül olaylarında arkadaşlarını saklayıp yine de kaybetmeleri, sonrasında değişen muhit, işte bugün hepsini görmüş idim.

İşte o ev bu idi:


Fotoğrafın sağ tarafında, bu muhteşem kırmızı tuğla konağa yaslanmış metruk ahşap bir ev görüyorsunuz. İşte o da annemin babalarının evi! Fakat ona hiç yaklaşamadık, her yeri kapatılmış, evlerle sarılmış, arka bahçesine bir sürü apartman dikilmiş. Onun ancak uzaktan fotoğrafını çekebildim:





Bu evi 1945 yılında almışlar, ondan önce Balat'ta oturuyorlarmış. Sonra babam 1960larda Almanya'ya çalışmaya gitmiş, Mercedes fabrikasına... Tabii Avrupayı gezmiş ve Paris aşığı olup 1964 yılında İstanbul'a döndüğünde , mahalledeki evlerin arasına gerilmiş iplerden sallanan çamaşırları görünce derhal buralardan gitmeye karar vermiş, böylece Baltalimanı'na taşınmışlar. 30 sene önce de Bebek'e...











İşte böyle Fener'in daracık sokaklarında dolanıp durduk ... Ya buradan taşınmasalardı, ya buralarda büyüseydim?? Valla Boğaz'ın gözünü seveyim, mümkünse Bebek'te öleyim ve buraya gömün beni dostlar, işte uygun bir yer bulursunuz Bebek parkında... hahaahahaha
















Gezimizin sonunda Kırmızı Mektep'e çıktık (Özel Fener Rum Lisesi) Bence eski İstanbul siluetinin en etkileyici parçalarından, ne bileyim o renginden mi, çok hoşuma gidiyor.İşte bu kırmızı tuğladan yapılmış olan 2 bina var, biri bu lise, diğeri de babamların eski evi





Dönüşte Balat'tan yürüyüp oraları da gezdik.






Babam bu Agora meyhanesinde fıçıların üzerine oturup kafayı çekermiş arkadaşlarıyla :))) Şimdi pastanelerde buluşuyor moruklar:))) 50 yıllık belki daha eski arkadaş olmak, nasıl bir şey dostlar? Biz o kadar ömür yaşamadık bile...