20 Temmuz 2011 Çarşamba

Dallas Çifliğinden Bobby'nin Hanımı

Bizim şirkette bir Tahsim amcamız var, çok yaşlı ve de aksi; sürekli şirkette dolaşıp şıpır şıpır ter dökerek paspas yapıyor. Yeni sildiği yere basıp geçerseniz de çok fena kızıp söyleniyor. Eski elemanlar amcanın üşütük olduğunu, sağının solunun belli olmadığını söylüyorlar. Şurası gerçek ki, herkes tırsıyor Tahsin amcadan, sabah o hangi odayı silse oda sahipleri kesinlikle ıslak yerlere basamıyor, kenarda dikelip yerleriin kurumasını bekliyorlar. Yoksa mazaallah Tahsin amcanın tersine gelirler:))) Resmen bir adet Argus Filch'imiz var dostlar, bir de fabrikaya gizlice kedi girmiş bu sabah, hah o da Mrs Norris olsun, tam şenlik.

İşte kendimi bu düşüncelerle oyalar, Tahsin amcayı kafasında perükayla Argus Filch kılığında hayal edip içimden eğlenirken; dışımdan her zamanki asık suratımla çay almak için mutfağa girdim. Benimle bugüne kadar hiç konuşmamış olan Tahsin amca ansızın "Dallas çiftliğindeki Bobby'nin hanımı gibisin" demesin mi?? Şimdi iyi birşey mi dedi, kötü birşey mi? Sen adamı Filch'e benzetirsen o da seni Bobby'nin hanımı yapar tabii diye düşünerek "meh meh" gülümseyip tırladım hemen:))) Bugün elbise giymiştim efil efil, belki hoşuna gitmiştir de o yüzden öyle demiştir ne bileyim:))))


Pazartesi günü artık sandalet ve kapri sezonunu açmıştım. Dün sabah da; bermudalara el attım. Tekstil sektöründe çalışmanın tek olumlu yanı, işe gelirken şort ve şıpıtık terlik giyebilmek herhalde. Neyse bermudalar üzerimden düştü. Ne kadar şişmandım, bir kere daha anladım. Tişörtlerimin hepsi çuvala döndü, omzumdan filan kaymaya başladılar, o da asabımı bozuyor. Yıllar önce aldığım ve hep sımsıkı taş gibi üzerime oturan gri bir denim şortum vardı. Şort dediysem diz üstü hizasında, hotpants giyerek işe gelmiyoruz, o kadar da değil:)))) Onu giydim, o da gevşek gevşek olunca pek sevindim. Aslında zayıf görünmek için birazcık bol giyinmek lazım. Fakat bu akşam kesinlikle alışverişe gitmeye karar verdim. Şu indirimlerden bir şey kapabilirsem çok sevineceğim, bir kapri, bir iki tişört filan. Üzerimizden düşmeyen kıyafet istiyoruz.

Şimdilik havadisler bu kadar dostlar. İnşallah bugün alışveriş şansım üzerimdedir, biliyorsunuz ne zaman insan niyetlenip para harcamaya çıksa alacak bir parça bulamaz. Paran olmadığı zaman ise en güzel malları vitrinde görürsün. Haydi hayırlısı:))
xo xo

17 Temmuz 2011 Pazar

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları, 2.Bölüm

Açıkçası ilk filmi izledikten sonra Ölüm Yadigarları'nın ikinci bölümü için beklentilerimi yükseltmiştim. Sonunda ortaya çıkan işin görselliğini beğendim. Hatta yıllar sonra ilk kez Daniel Radcliffe'in oyunculuğunu bile başarılı buldum, evladım nihayet oldu ama geç oldu biraz. Yalnız filmin temposu çok hızlıydı, ki bu da yönetmen David Yates'in geçmek bilmeyen hastalığıdır biliyoruz. Ayrıca filmi 3 boyutlu izledim, bundan da çok zevk aldım vs. vs. vs...

AMA,  FAKAT,  LAKİN,  GELGELELİM!!!!!

Yazdığım güzel şeyler sizi yanıltmasın, feci öfkeli ve şaşkınım. Çünkü bütün kitapların uğruna yazıldığı, bütün filmlerin uğruna çekildiği en önemli sahne; yıllardır görmeyi beklediğimiz o en büyük an resmen iğfal edilmiş, ağzına sıçılmış ve patır patır içine edilmişti dostlar. Yani şuracıkta oturup ağlayabilirim sinirimden, ne güzel bir film yapmışlar, yüzüp sonuna gelmişler, sonunda böyle bir hata nasıl yapılır, buna nasıl göz yumulur? David Yates bir daha büyük stüdyo işi alama inşallah, Steven Kloves senin de yüzüne tüküreyim PÜÜÜÜÜÜ!!! Yapımcı, sana da diyeceklerim var, bir daha hiç ödül alama inşallah ve hiç bir galaya davetiyen gelmesin beter ol! HÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜ. Hayal kırıklığım çok büyük.  Harika bir müzik parçası düşünün, gümbür gümbür geliyor ama sonunda pıssss, bir anda boşlukta bırakıyor insanı. Kendi salaklığım herhalde, Ölüm Yadigarları 1. bölüm'e kanıp, tamam son filmi yapar bunlar dedim. Aptal kafam.


BUNDAN SONRASI BOLCA SPOILER İÇERMEKTEDİR

Film, Hogwarts'a doğru ilerleyen ruh emicilerin ve pencereden uzaklara bakan Snape'in görüntüsü ile açıldı. Etkilendim. Ardından ilkinin bıraktığı yerden hikaye devam etti, Dobby'nin mezarından. Harry, Malfoylar'dan kurtardığı cincüce ile konuştu, Bellatrix'in Gringotts Bankası'ndaki hücresine girmeleri için yardım istedi. Hermione çoközlü iksirden içerek Bellatrix kılığına girdi. Helena Bonham Carter ne büyük oyuncuymuş, kendisini oynamaya çalışan Hermione'yi şahane canlandırdı, aslında Hermi olduğunu o kadar güzel ifade etti ki, işte oyuncu olmak böyle bir şeydi.




Kahramanlarımız aksiyon dolu sahnelerle bankaya girip höcreden Hufflepuff kupasını kaçırdılar, bankanın dehlizlerinde uyuyan kör ejderin sırtında kaçıp kurtuldular. Bu arada sadece filmi izleyenler için Harry kupanın hortkuluk olduğunu nereden biliyordu? Onun bir hikayesi vardı kitapta.

Harry son hortkuluku yoketmek için Hogwarts'a dönmeleri gerektiğini söyledi. Hogsmeade'e gelip Aberforth'un gizli geçidinde Neville ile buluşup okula döndüler. Ah o sahnede gözlerim şıpırdadı, Harry arkadaşlarıyla buluşunca -filmin açılışında çalmayan- klasik Harry tema müziğinin  çalması da beni etkiledi.



Yeni müdür Snape, bütün öğrencileri toplayıp Harry'i görenlerin öne çıkmalarını istedi, elini kolunu sallayarak Harry çıktı ortaya, arkasında Zümrüdüanka Yoldaşlığı, anam Amerikan filmi çevirseydiniz madem öyle? McGonagall hoca öne geldi, onu gördüğüme çok sevindim, yıllardır Maggie Smith ölmesin son filmde lokomotor büyüsü yapsın diye beklerdim de. Neyse bu saçmasapan sahne sonunda Snape tüydü ama bu sahne toptan yanlıştı. Hadi o ana kadar filmi beğendiğim için bunu tolere ettim.  Sonrasında da çok beklediğim lokomotor sahnesi geldi, Minerva heykelleri canlandırdı, "okulunuzu savunma zamanı geldi" dedi, yine gözlerim yaşardı benim, ama sonra Molly Weasley'e dönüp "hep bu büyüyü yapmak isterdim" demesi afetersiniz götüm gibiydi. Ne gerek var bunlara anlamıyorum, bu bir komedi filmi değil, iyi ile kötünün kadim savaşını anlatan, pek çok insanın öldüğü hüzünlü bir film. Çok gereksizdi bu espri.


Bütün öğretmenler ve yoldaşlık savaşçıları Hogwarts üzerinde koruma büyüleri ile kalkan oluşturdular. Bu sahne de hoşuma gitti. Ama Neville ile Seamus'ın köprüyü havaya uçurmaları çok saçmaydı. Bir de Lord Voldemort köpek sürüsü gibi ölüm yiyen ordusuyla gelmiş Hogwarts'a, ben ölümyiyenlerin bir avuç olduğunu sanıyordum, bu ne hacım dedirtti.

Sonunda Hogwarts'da savaş başladı. Sahneler çok hızlı geçiyordu, dedim ya, David Yates'in hastalığı bu, filmi zaten rahat anlatayım diye ikiye bölmedin mi, ne bu acele hala??? Hermi ile Ron kupayı yoketmek için Sırlar Odası'na gittiler, bu sahne kitapta görmediğimiz, salt bahsi geçen bir sahne idi, görselliğe dökülme şeklini beğendim. Bu esnada ise Hogwarts savaşına dair tek gördüğümüz duvarların yıkılıp çatıların çökmesi idi, insanların savaşına dair pek birşeyler göremedik. Halbuki öğretmenlerin alayı ve okulda kalan öğrenciler bilfiil savaşıyor, büyükler küçüklere destek oluyor, kayıplar veriliyor, bildiğimiz anlamda en korkunç haliyle bir savaş yaşanıyor olmalıydı.

Dışarıda kıyamet koparken Harry de Ravenclaw diademini bulmak için Helena Ravenclaw'un hayaleti ile sohbet ediyordu. Tamam kitapta var bu sahne ama, uzatmışlar mı ne yapmışlar, ben içimden söylendim, ulan kıyamet kopuyor Harry diadem için bi saat muhabbet çeviriyor diye. Bundan sonra diadem'i ihtiyaç odasında bulma, Draco ile yüzleşme, yangın sahneleri geldi. Diademi yoketmiş oldular.


Sonunda ortadan kalkacak tek hortkuluk Nagini kalmıştı. Voldemort'un kayıkhanede olduğunu anlayan Harry arkadaşlarıyla oraya gitti. Kitapta bu sahne Bağıran Baraka'da geçiyordu ama filme çekme çabası adına hoşgörülecek bir değişiklikti. Burada Voldemort, Mürver Asa'ya sahip olacağını zannederek Snape'i öldürürken camın arkasında katliama tanık olan Harry'nin ruh halini bence Dan Radcliffe çok güzel verdi. 8 filmi toplayın, şu çocuğun bir ilk filmde "Voldemort wants to kill... me?" deyişini bir de bu son filmdeki ağırbaşlı ve cesur Harry yorumunu sevdim. Harry olmak için fazlasıyla güdük oluşunu ise hiç sevemedim kusura bakmayın, Harry yeşil gözlü (anası gibi), dağınık siyah saçlı (babası gibi) ve de ince uzun boylu bir çocuktur. İstenen özellikler bu kadarcık idi, yapamadılar. Artık geçmiş olsun.

Snape'in ölmezden evvel salgıladığı hatıraları şişeleyen Harry; Dumbledore'un odasındaki düşünseline gidip Melez Prens'in öyküsünü nihayet öğrendi. Ah Alan Rickman bu rolü oynadığı için ne kadar teşekkür etsek az. Bir de adamın sahnelerini kuşa çevirdikleri o iğrenç filmler aklıma geliyor da, yine sinirleniyorum. Neyse, Snape'in, Lily ve James'in hikayesini izledik, burası da kırpılmıştı, yani Snape Lily'e aşıktı tamam ama sonra araları neden bozuldu, orası es geçilmişti. Lakin Snape'in katliamdan sonra Godric's Hallow'a giderek Lily'nin cesedine sarılıp ağlaması eklenmişti ki, tarumar oldum ben bu sahnede. Sonunda, düşünselini dolduran  son hatırada, Dumbledore ona "bunca zaman sonra hala?" diye sorduğunda Snape'in "Daima" demesiyle benim yüzümden yaşlar aktı. Filmin en güzel yeri idi bu sahne.



Nihayet gerçekleri öğrenen Harry, Voldemort ile yüzleşmek için Yasak Orman'a gitti. Giderken Hermi ve Ron ile vedalaşma sahnesinde yine gözlerim yaşardı. Ulan bütün film ağlayacaktım neredeyse, son kısımda bok etmeselerdi? Neyse, Harry ormana gitti, altın snitch'den diriltme taşını çıkarttı. Annesi, babası, Sirius, Lupin, bütün sevgili ölüleri karşısında belirdiler, bu sahnede de yaşlar aktı benden, güzel kotarılmıştı.

Harry Voldemort'un karşısına geçti. Voldi "avada kedavra" diye böğürdü. Harry'nin ruhuna yapışmış olan Voldi'nin son hortkuluğu yokedilmiş oldu. King Cross sahnesi ise kuşa çevrilmişti dostlar. Dumbledore ile Harry "Merhaba-Merhaba" tadında bir konuşma yaptılar. Madem adama Ölüm Yadigarlarını, geçmişi, Grindelwald'u anlattırmayacaktınız, sahne niye çekildi, ben onu anlamadım?

Harry ormanda toprağın üstünde yatıyordu, Ölüm Yadigarları'nı birleştirdiği için ölümün efendisi olmuş, yaşıyordu. Bu sahnede figürasyon olarak Hagrid nihayet göründü. Harry'i ona taşıtarak Hogwarts'a geldi Voldi ve ölümyiyenleri.

İşte bu noktadan sonra benim gözümdeki bütün yaşlar kurudu, içim buz kesti, akla mantığa sığmaz bir saçmalık ekranda belirirken filmin bütün tazı tuzu kaçtı, şu ana kadar aldığım zevk yokoldu gitti dostlar.



Voldemort ve ölümyiyenleri, Hogwarts ahalisi ile yüzyüze geldiler, Harry'nin cesedini görünce bir tek Ginny'den ses çıktı. Hani McGonagall'ın korkunç çığlığı? Hani Ron ve Hermi'nin haykırışları? Sonra da maalesef Voldemort'un Mehmet Ali Erbil performansına maruz tutulduk. Ulan adamı ne hale getirdiler inanamıyorum, Neville ile şöyle bir dalga geçti.. Gerizekalılar, Voldi Neville gibi safkan bir büyücü ile dalga geçer mi, kitabı bi zahmet okuyaydınız ya? Ya hakiki kral Neville'in konuşması?? Resmen filmden soğudum, Neville öyle "Harry kalbimizde yaşıyor" gibi konuşma filan yapmaz ki, o salt "Dumbledore'un Ordusuuuu" diye bağırıp seçmen şapkanın içinden beliren Gryffindor'un kılıcını çekse yeter, budur bizi canevimizden vuran şey. Sonra Neville Nagini'nin kafasını keser, Harry pelerinine sarılıp ortadan kaybolur ve Voldemort ile herkesin önünde son düelloyu yapar. Kitapta bu böyledir. Filmde inanamazsınız, Harry birden paldır küldür kaçtı, Voldi onu kovaladı. Ulan! Lord Voldemort! Harry! Bu sahnenin gerzekliğini anlatamıyorum, adeta Voldi Harry'i yakalayıp dizine yatıracak, poposuna morartana kadar tokatlayacakmış gibi bir hava oluştu anlatabildim mi? Bir baktık Voldi Harry'nin gırtlağına yapıştı, kuleden aşağı uçtular, bu esnada paralel kurguyla Neville abartılı bir müzik eşliğinde Nagini'yi doğradı. Kusura bakmayın, Francis Ford Coppola değilseniz eğer, paralel kurguya kalkışmak mallıktan başka birşey değil nazarımda. Bu mal sahneden sonra ise, Harry ile Voldi'nin asaları kenetlendi?? Hö?? Nagini ölünce de Voldi küller küllere dönüşür dercesine uçuşarak yokoldu.



Ulan kaç yıldır şu sahneyi bekliyoruz, ne diye böyle saçmalarsınız ki?? Harry ve Voldemort yüzyüze düzello ederler, Harry ona gerçekleri anlatır. Snape'in aslında hep Dumbledore'un yanında olduğunu, mürver asa'nın hakiki sahibinin de Snape değil kendisi olduğunu açıklar, Tom der, aşağılar Voldi'yi. Ve sonunda Voldemort'un "Avada Kedavra"sına karşılık, asla katil olmayan Harry, imzası haline gelmiş silahızlandırma büyüsünü yapar "Expelliarmus!". Voldi'nin asası elinden fırlar, Harry o asayı yakalar ve Voldi kendi asasından seken lanetle ölür. İşte bu kadar. BUNU DEĞİŞTİREMEZSİNİZ ya, hikayenin en mühim anını nasıl çıkartır da yerine abartılı amerikan filmine layık berbat sahneler koyarsınız siz ya? Expelliarmus nerede????  Sonra bir de Harry oğlanı sen git mürver asayı çatırt ortadan ikiye böl ahahaha, sinirimden gülüyorum, çocukcağız kendi asasını tamir edecekti hani?? Sonra 3 arkadaş Dumbledore'un odasına gideceklerdi , resimlerde uyuklayan bütün eski müdürler alkışlarken Dumbledore'un ve bizim gözlerimizden yaşlar akacaktı. Bu sahne nasıl es geçilir aklım ermedi. Epilog kısmından bahsetmiyorum bile.


İşte böyle dostlar, güzelce kotarılan Ölüm Yadigarları 2. bölüm,  finalinde maalesef herşeyi mahvetti, benim filmden aldığım zevk , döktüğüm gözyaşları heba oldu gitti. İçimde bir boşluk, ağzımda Bertie Botts'un Binbir Çeşit fasulye Şekerlemesi'nin kulak kiri tadında olanından yemişçesine berbat bir tad kaldı.

Çok şükür Harry Potter'ın katledilmesi sona erdi. Kitaplarımızla mutlu mesut yaşar gideriz bundan sonra.

xo xo

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Öylesine bir iş günü

Dün sabah erkenden kalktım, 7'de kalkan otobüse yetişmek için yürürken, bir kaç gündür rastladığım alacalı tüyloş kediyi gördüm, her zaman yattığı ağaç dibinde simit olmuş uyuyor idi. Üşendim de fotosunu çekmedim, tüh.

Mecidiyeköy'e gittim, servis gelince baktım herkes uyanık, bir durum var ortada. Meğersem bizim çılgın Bilgi İşlem müdürü maske getirmiş, ucube korkunç adam maskesi, onunla kızları korkutmuş, sabah sabah uyku sersemliğiyle herkes katılmış korkudan ahahaah:))) Sonra Mecidiyeköy'de beklerken organize olduk, müdür arka koltuğa sindi, minik Elif mahmur mahmur gelip onun önündeki koltuğa oturunca arkadan "böööö" yaptı, ahahahah kızcağız ağladı korkudan:))) İlk kez serviste hiç birimiz uyumadık, hepimiz cin gibi geldik haftanın son iş günü ofise.

Sonra öğlene kadar vakit çabuk geçti, kahvaltı et, falını ve dedikodu sayfalarını oku, sonra işe dön, mailleri cevapla, kumaş metrajı hesapla derken öğlen olmuştu bile. Yemek için dışarı çıktık, Breads var şirkete en yakın, orada hellim peynirli salata yedik. Hava sıcaktı, esintiliydi. İşe dönmek çok zor geldi. Öğleden sonra da zaman hızlı geçti, ama modelhaneye çok inip çıktım, bacaklarım ağrıdı. Akşam 5 civarı Cuma ikramı geldi, böylece haftasonuna kavuşmaya pek az kaldığını da anlamış olduk. Her Cuma saat 5'te şirket bize bir kek, dondurma, kurabiye vs dağıtıyor, güzel bir gelenek. Üstüne bir de kutu kutu kandil simitleri dağıtıldı. Artık iş bitti, simitimizi alıp eve gideceğiz zannederken de; Güllüoğlu'ndan koca kutu baklavalar geldi, amanın, bunu ilk kez görmüştüm işte. Herkese baklava dağıtıldı şirkette.

Akşam artık bitsse de gitsek derken, müşteriye göndermem gereken gömleklerin yetişmediği ortaya çıktı, pöffff, daldım imalata, ona hadi, buna hop hop yaparak koliyi hazırladım ammaa servis çoktan gitmişti tabii. Neyse ama gönderi DHL'e yetişti. Bizim sektörde vakayi adiyeden sayılır bu durum. Madem kaldım bari şunu da bitireyim diyerek bir de hesap kitap işi hallettim, meh! Neyse 7'de çıkabildim.

Metrobüsle Zincirlikuyu'ya gelip Etiler'e giden boş bir otobüs yakaladım, baklava kutusu çok ağır çekiyordu, oturduğum için memnundum yani. Etiler'den bayır aşağı yürüyüp eve geldim, gelirken  kısa yolu kullandım, bir de ne göreyim? O tüyloş kedi aynı noktada, aynı pozisyonda uyumaya devam ediyor ahahahah, bütün gün uyumuştur maymun şey:))

Öylesine bir gündü işte; sabah şaka eğlence, öğlen biraz koşturma, yorgunluk ve illa ki boş boş dalga geçme, akşam sıkıntı, yorgunluk. Not etmek istedim dünü.


14 Temmuz 2011 Perşembe

Yemek veya yememek, işte bütün mesele!

Minik Kübra ile bu hafta nefsimize ve de cüzdanımıza hakim olmaya, suşi yememeye karar vermiştik. Fakat haftanın günleri nemli, boğuk, sıkıcı geçiyordu; gönder gönder bitmeyen koleksiyonlardan canımız burnumuza gelmişti! Bitmeyecek miydi bu hafta? Ne yapmalıydık? Düşündük taşındık, suşi yememiz gerektiğine karar verdik.

Bugün hesap makinasını alıp sanki gömlek maliyeti hesaplar gibi suşi maliyeti hesapladım. Kübra yanımda gülmekten kırıldı ama o da Google'da Bon Jovi'nin karısını aratmış, tipini görmek için :)))) Neyse efendime söyleyeyim, birbirimize gülerken Sushico'nun menüsünü açtım internetten, ortalama kişi başı 24 parça yiyince doyduğumuzu göz önüne alıp, "suşi adı - parça adedi - fiyatı" şeklinde bir tablo hazırladım. Ülen! Doymak için kişi başı 72 Tele vermemiz gerekiyordu, bir de kola içsen, neredeyse 80 lira, çüüüş!

Neyse aklıma Sushico'nun sınırsız, yiyebildiğin kadar ye kampanyası geldi, Astoria'da hala devam ediyormuş bu kampanya, akşam 6'dan 10'a kadar, 44 Lira, istediği kadar special roll veriyorlar. Birer de kola içsek 50 liraya çıkarız deyip akşamı zor ettik ve kendimizi suşilerin ortasına attık.

Heyyy artık fotolorda kollarım düz çıkıyor yihhuu:))
Yiyeceğimiz çeşitleri işaretlememiz için bir liste verdiler, yine önceden çalışmanın faydasını gördük. Yılanbalıklıları pas geçip California roll, crunchy roll seçtik. Sınırsız suşinin de kuralları var netekim; yılanbalıklı alırsan 2 lira ekstra ödüyormuşsun, seçtiğin suşilerden yemediğin olursa onu da fatura ediyorlar, yanı sınırsız diye ne alırsan hepsini yiyeceksin, gerekirse  kusacaksın ama o tabaktakiler bitecek!

İlk kez yedim, Tokyo Sandwich

Sonrasında olanları bir perde ile gizlemeli, size göstermemeliyiz sevgili dostlar. Çünkü adeta kebap yer gibi tuhaf bir şehvetle o hap kadar suşilere gömüldük, ıhlaya ıhlaya (hani Ihlamurlar Altında - ıhlamışlar altımda karikatürü gibi Allah kahretmesin) yedik o suşileri; kendimizden geçtik, yüzümüz güldü, iş hayatının bunaltıcı sıkıntılarını unuttuk, halimize şükrettik.


Düşününce bir süredir tek zevkimiz bu idi. Hadi başka bir şey yemeye gidelim desek, attım pizza, kebap, lahmaç; ben gitmem. Ama suşiyi gönül rahatlığı ile yiyorum, birkaç saat sonra eriyip gidiyor zaten meret:)) Kendimi hiç kötü hissetmiyorum şu hap kadar şeyleri yedikten sonra, ufacık şeydeki keramete bak sen!

Yemekten sonra kalktık, hemen oyalanmadan Astoria'nın karşısında Quick Cafe diye bir yer var ya, havadar; oraya gidip Türk kahvelerimizi içerek bol bol gülüp eğlendik. Ama bana nasıl iyi geldi bu akşam anlatamam. Kaç gündür sıkılıp duruyor idim, gece erkenden yatsam da sabah kafamı yataktan kaldıramıyor idim, moralim yükseldi, enerjim iyileşti, yüzüm güldü dostlar:)

Yarın akşam da kızçelerle toplanacağız inşallah, enerjim tavan yapar artık, o moralle haftasonuna kavuşurum:)

xo xo


11 Temmuz 2011 Pazartesi

Nicole Kidman Bafta Gala Red Carpet

Prens William ve karıcığı Düşes Catherine, geçen hafta Kanada seyahatlerini bitirip Los Angeles'a pırıltılı Hollywood günleri yaşama geldiler. İşte Bafta Brits galasına Prens ve Düşes ile beraber katılan meşhurlardan biri de biricik Nicole'ümüz idi:)

Genç düşes Catherine, Alexander McQueen kıyafeti ve kraliçeden ödünç şaaşalı küpeleri ile tam bir prenses gibi görünüyor. Belki daha ufak bir çanta seçebilirmiş. 






Nicole Kidman ise muhteşem Elie Saab kıyafeti ile, ne zamandır özlediğimiz şıklığı ve güzelliği sergiliyor:







İşte kendi halinde bir Kate iken, prensle evlenip Hollywood'da Nicole Kidman ile dedikodu yaparken bulmuştu kendini. İnanılır gibi değil doğrusu:



Beğendiniz mi kıyafetleri?

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Tarihe geçecek efsanevi konser : BON JOVI

33 yaşındayım. Hani neredeyse 20 senedir Bon Jovi şarkılarını dinliyorum. Ama bu adamlar neden efsane olmuşlar, ben dün gece anladım dostlar. Bu bir rüya, bir hayal, bir çılgınlıktı sanki. Şarkı listesiyle, Jon'un samimi ve onbinlerce insanı avcunun içine alan performansıyla, grubun bir an aksamayan hayvani performansıyla tarihe geçecek, efsanevi bir konserdi Bon Jovi'nin ikinci İstanbul konseri.

Zekish'le heyecanımız daha buluşup yola çıktığımız metro durağında başladı. Sürekli "heeeyyy" diye bağırıp zıplıyorduk. Kimse de dönüp bakmıyordu, konser kalabalığı şahaneydi doğrusu, üstelik çok karma bir seyirci topluluğu gördük dostlar, her cins, her boy, her renkten Türk vatandaşları Bon Jovi'yi dinlemeye gidiyordu, işte bu da Bon Jovi farkı olsa gerek.


Stada gitmek için Sanayi Mahallesi durağında trenden inip, sürüyü takip ederek metro sisteminde çapraşık bir tur attık, sonra başka bir trene aktarıp doğruca mekana ulaştık. Binişlerde ve inişlerde turnikelerde yığılma olsa da geçen sene Olimpiyat stadında çektiğimiz çilelerden sonra bu hiç birşeydi dostlar.


Stadın önü tükürük köftecileri, sucular, tişört satanlar ve tabii nereden uydurmuşlar bulmuşlarsa, kovboy şapkası satanlarla doluydu. Stada su, bira vs sokmak yassah idi, gençler de kapı önünde yerlere kamp kurmuş deli gibi içiyorlardı. Ah ah, ben içsem ayakta duramazdım maalesef, o yüzden kuru kuru girdik içeri.


Bu sefer girişte kuyruk ya da çok sıkı güvenlik yoktu, pıtır pıtır geçtik ön kapıdan. Tek fena şey şu diklemesine stad turnikesiydi, insanın böğrüne girecekmiş gibi pek korkunç bir dönerli kapı sistemi bu. Napalım, sabırla bütün turnikeleri geçip stada gireceğimiz K6 mıdır nedir o kapıyı bulduk, son kez kontrolden geçerek içeri adımımızı attık.


Sahne U2'nun 360 derece örümceğini görmüş bu gözlere pek sakin göründü, ama işte standart stad konseri sahnesiydi. Bu konserin gösteri değil müzik dolu olacağının belki ilk göstergesi idi sade sahne tasarımı.

Biz içeri girdiğimizde Redd çalmaya başlamıştı, gidebildiğimizce öne gitti sahne içinde. Yapacak bir şey yok, Diamond Ring denilen 550 TL'lik alana çok yer ayırmışlar, onun berisinde bir bariyer hattı, işte biz o bariyer hattına çok yakındık, sahnenin sol tarafına doğru bir noktada yerleştik. Her şey o kadar Doksanlı yıllardaki konserlere benziyordu ki, etkilenmemek elde değildi. Biraz çöküp oturduk, Redd hiç birini bilmediğim şarkılarını çaldı, ben bütün gün fabrikada koşmaktan zaten ağrıyan bacacıklarımı dinlendirdim:)



Redd gitti, etrafımız dolmaya başladı, hatta 3 tane genç irisi önümüze geçtiler, onlardan rica edip yer değiştirdik, yoksa valla ekranları bile görürdük. Sağolsunlar:) Etrafımız gençlerle çevriliydi zaten, yaşları Bon Jovi'ye tutmayan, yani ne bileyim adamların o şaşaalı günlerinde daha doğmamış olan yavrular doldurmuştu stadı, aferim onlara. Yanımda da 2 tane Aptüllika tip vardı ahaahah, dur onları sonra anlatacağım:)))


Saat 8:30'u geçti, 18 yıllık bekleyiş bitmiş ama son yarım saat bir türlü geçmek bilmemişti hayminako:) Nihayet, 9'a 20 kala civarında sahne ışıkları yandı ve:


Raise Your Hands ile Bon Jovi sahnede patladı


O stad kaç kişilik bilmiyorum, ama sahne içi dolup taşmıştı, tribünler dolmuştu, tüm stad eller havada gruba eşlik etmeye başladık. Jon siyah jeans, siyah tişört ve kıpkırmızı bir ceket giymişti. Daha ilk şarkıda bizimle konuşmaya başladı, tribünde oturanları ayağa kaldırdı ve onbinlerce insanın çılgınca gürültüsü dünyayı doldurdu, muhteşem coşkulu bir andı.

Ama asıl bomba hemen açılış şarkısından sonra You Give Love A Bad Name'in girmesi oldu, herkes ama herkes şarkıya katıldı, ben artık neremden çığlık atacağımı şaşırdım. İlk şarkıda şoka girmiştim ama işte bu oydu, gerçekti, Jon'du, Bon Jovi sahnede en sevdiğim şarkılarını söylüyordu.

Sahnedeki ekranların yüksek çözünürlükteki görüntüleri kusursuzdu, adamların suratındaki her bir botoksu ve de ter tanesini görebiliyorduk:)) Fakat Jon'u , Richie'yi, Tico'yu ve adını 20 yıldır öğrenemediğim kıvırcık sarının o denli yaşlanmış olmaları beni şoka soktu:)) Jon artık o kocaman kabarık saçlı, deri taytlı delişmen genç adam değildi. Saçları iyice kısalmış, yüzünde çizgiler derinleşmiş, fakat o büyüleyici gülümsemesi hiç değişmemişti. Allahımmm, stadın kalabalıklığı ve daha ilk 2 şarkıdaki muazzam reaksiyonu Jon'u resmen etkiledi, yüzünden anlaşılabiliyordu bu sanki. O şahane gülümseme suratına yerleşti, gözleri boncuk gibi parlarken, kısacık saçları terden anında kafasına yapışmışken, gözlerimi ondan alamıyordum. Ses aynı ses, sureti biraz değişmiş olsa da, o kocaman, insanı kendine bağlayan gülümseme yerli yerindeydi, çok etkilendim dostlar.


Konser Born To Be My Baby ve son albüm The Circle'dan We Weren't Born To Follow ile devam etti. Bu şarkı sırasında arka ekranda dünya tarihine iz bırakmış, ilham verici adamların görüntüleri yansıdı. Ben iyi ki, The Circle'ı dinleyip, yeni şarkılara aşina olmuşum. Pek isabetli bir kararmış dostlar.

Stad içindeki sıcaklık dayanılmazdı, hiç esinti yoktu, habire ter boşaltıp duruyorduk. Sahnede bilmem kaç bin voltluk ışık altında tepinen Jon'un suratında terler akıyordu. O da "Burası mı sıcak, benim mi ateşim çıktı" dedi, "İstanbul'a neden geldim biliyor musunuz, bir Türk kızına çığlık attırmak içiinn" dedi, artık biz gırtlağımızı parçalarcasına bağırırken, o daşşşş gibin edeleli vücuduyla soyunup üzerine ay yıldızlı basket milli takım formasını giymesin mi, stad yıkıldı adeta, formanın arkasında 10 numara vardı ve BON JOVİ yazıyordu. Allahım, ben bu adamın sahnede böylesi bir büyücü olduğunu, hepimizi kadın-erkek bu kadar etkileyebileceğini hiç bilmiyordum.

 Follow'dan sonra Lost Highway'i söylediler. Ardından ekran karardı. Bir bomba geldiği belliydi ve nihayet It's My Life'ın gaza getirişi açılışı ile masmavi ekran görüntüleri tüm stadı yerinden zıplattı, bağıra bağıra dünyaya ilan ettik "it's my life, it's now or never!". Adamlar bizi nasıl kudurtacaklarını çok iyi biliyorlardı.


Ve sanırım 18 yıl boyunca bekleme sebebim, o ilk konsere gitmediğime köpek gibi pişman olma sebebim, o inanılmaz an, hemen 7. şarkıda geliverdi, Jon gitarını aldı ve İstanbul'un tüm kovboyları ve kovgörl'leri olarak onunla beraber Blaze Of Glory'i söyledik dostlar. Evet ben 18 senedir belki tek bu şarkı için beklemiştim, ve Jon Blaze'i söyledi sahnede. Teşekkürler Jon!

Blaze'den sonra yine, yine müthiş bir sürpriz, çalacaklarına hiç ihtimal vermediğim, In These Arms geldi. Ben yine neremden söylediğimi şaşırdım canım şarkıyı:)) Hani yanımda 2 tane Aptüllika var demiştim ya, buncağızlar ilk şarkıda habire saçlarını sallayıp durdular. İçimden "oğlum, siz yanlış konsere gelmişsiniz" demek geçti ama çenemi tuttum:)) Sonra bu klasik şarkılarda sizinkiler pısssss, sus pus oldular, heeeyyy ne oldu gençler??? Ahahahah:))) Ben tek başıma zıplayarak söyledim In These Arms'ı:)


Bundan sonra benim bilmediğim 2 şarkı geldi,  We Got It Goin' On ve Captain Crash & The Beauty Queen From Mars. Arada Jon habire ön sıralardakilere laf atıyor, gülümsüyor, Allahım hepimizi büyülüyordu. Sonra ekran karardı ve güzel kadın formları belirdi görüntülerde, ve o üniversite yıllarımızın EN GAZ girişi, barlarda çok en zıplatan şarkısı çalmaya başladı BAD MEDICINE


Allahım bu gerçek miydi? Stad tepemize yıkılıyordu adeta, Jon çıldırmıştı, seyirciler çıldırmıştı, şarkının ortasında hiç durmayan danslarıyla Pretty Woman'a giriş yaptı ve bir de o şarkıyla kudurduk. Sonra yine Medicine'e dönüş yaparak , tekrar tekrar nakaratı uzatarak bayılana kadar Bad medicine söyledik, evet kızın birinin dediği gibi, "Bad Medicine'i hayvan gibi söyledi"

Sonra Jon sahnenin ucuna geldi, bir ışık hüzmesi Jon'un üzerine düştü ve benim için gecenin sürprizlerinden diğeri, Bed Of Roses başladı. Etrafımdaki gençler yine sus pus olmuşken ben zamanında kaseti sara sara yüz kez dinlediğim bu şarkıyı kalan gücümün tamamıyla bağıra çağıra söyledim dostlar. Jon'un o aşina, sanki eski bir tanıdık gibi sesinden bu hayatımızın en güzel yıllarından yadigar baladı dinlemek uunutulmaz bir deneyimdi.

Bed Of Roses bitince, Jon Richie'yi yanına çağırdı, yine gitar değiştirdiler, evet dostlar, konsere bir sürü farklı gitarla gelmişlerdi ve konser boyu farklı farklı gitarlarla çaldılar şarkıları. Richie ve Jon yanyana dizildiler sahnenin ucuna ve Diamond Ring şarkısını çaldılar, ahhhh bunu da La Capitana'ya gönderdim, yanlış hatırlamıyorsam o çok severdi bu şarkıyı:) . Sonra yine beklenmedik bir güzellik geldi, I'll Be There For You ile esskilere döndük, resmen Cross Road konseri gibi oldu, 18 sene önce de eminim bu şarkıları çalmışlardı:)


Jon stadı tekrar coşturmaya karar vermişti ve baladların ardından benim bilmediğim dönemlerinden Who Says You Can't Go Home ama hemen ardından yine gençleri sus pus eden, beni coşturan I'll Sleep When I'm Dead geldi. Sonra gelen şarkı ise gerçekten ama gerçekten benim için en büyük sürpriz olandı : Someday I'll Be Saturday Night. İşte bu şarkıda Zekish'in dediğine göre çok fena kopmuşum, artık ses çıkmayan gırtlağımı parçalayarak baştan sona söyledim şarkıyı. Etraftaki gençler yine sessizdiler bu esnada bilmem söylemeye gerek var mı:))

Sonraki şarkıda ekranda tanıdık bir sembol belirdi:


Tabii Have A Nice Day geldi bunun üzerine. Hemen peşi sıra ise, yine benim için konserin ennn güzel anlarından biri: saatlerdir sahnede tepinen Jon, eline marakaslarını aldı ve Keep The Faith başladı. Ya gerçekten inanamıyorum, hala şaşkınım, bütün gece hiç durmadan şarkı söyleyip tek bacağı üzerinde zıplayan, sürekli bizimle konuşup konser boyu ellerimizi havada tutan, terden sırılsıklam olup 3 kere tişört değiştiren 50 yaşındaki bu efsane, bir de marakasları çalıp Keep The Faith'i söyledi bize ve biz de ona söyledik. Oh, bunu da söyledi ya, bu adam artık daha ne söylesindi???

Jon bu şarkıdan sonra teşekkür edip sahneden ayrıldı. Ama biz yer miyiz dostum, yer miyizzzz, stad sanki bir kütle gibiydi, çılgın gibi bağırıp alkışlamaya devam ettik. Bu esnada benim gırtlağımdan çıkan tuhaf seslere kendim bile şaşırdım:))) Ve tabii grup sahneye geri döndü. En büyük hitini söylememişsin, nereye gidiyorsun devrem?

Beklentiyi bilen Jon, bisin ilk şarkısını The Circle'dan seçmişti, When We Were Beautiful, oh iyi ki öğrenmişim dedim ben de tekrar bu yeni parçaları.Ve sonunda herkes kovboy şapkalarını taktı, o unutulmaz melodi başladı : WANTED DEAD OR ALIVE. Bu şarkıya girdikten sonra stadda olanları ancak yaşayanlar bilebilir. Mucizevi bir andı, şarkıyı biz söylemeye başladık dostlar, biz, onbinlerce erkek ve kadın, adamın belki en sevdiği şarkısını onun karşısında söyledik ve o da bizi dinledi, o an sahnede kendini Tanrı gibi hissediyor olmalıydı, yüzündeki ifade herşeye değerdi, belimdeki ağrıya, bacaklarımdaki yangına, soluduğum terli havaya, herşeye değdi o an. Devamında Jon şarkıyı aldı ve sonunu beraber getirdik. Ben işte bu şarkıda ağladım artık, şu hayatta Bon Jovi'yle Wanted Dead Or Alive'ı söylemek varmış kaderimde, çok şükür yarabbim.


Wanted'dan sonra yine geçmişten, en eskilerden Blood On Blood geldi. Ama beklediğimiz bu değildi, biz de biliyorduk o da biliyordu. Ve final şarkısı, Bon Jovi'nin gelmiş geçmiş en büyük hiti, LIVIN ON A PRAYER sonunda dinamit gibi patladı, şarkının girişiyle yine tüm stad tek ağız olmuş Tommy ve Gina'nın hikayesini anlatıyorduk, ama düşünceli Jon bu şarkıyı bize söyletmekle yetinmedi, baştan tekrar kendisi söyledi, coşturdukça coşturdu, kaçınılmaz son geldiğinde ise, tüm ekibi toplayıp önümüzde eğilerek bizleri selamladı, yağmur gibi alkışları, çığlıkları dinleyerek parlak gülüşüyle 20 sene sonra bir kere daha kalbimi fethetti.

Bundan sonra olanlar BOMBA, aslında Prayer'dan sonra gidecekti elemanlar. İşte alkış kıyamet, selamlama, sevgi akıyor sahneye hiç abartmıyorum. Jon'un eline kim tutuşturduysa, sen git Galatasaray atkısını açıp bize salla AHAHAHAHAHA, ulan yuuuhhhh bir başladık yuhalamaya, inanamazsınız, adama tapınan ellibin kişi yuhalıyordu şimdi Jon'u, Jon güldü, "bunu telafi etmem gerek" dedi, bu muhteşem gece yuhalama ile bitecek değil ya, aksine en güzel aşk şarkılarından biriyle bitti dostlar. Sürpriz bis'te Bon Jovi Always'i söyledi! Ellibin kişi Jon'a "I will love you always" diye eşlik ederken o da ağladı, biz de ağladık, rüya gibiydi, o şahane ses, ve ona karşılık veren, sevgisini, hayranlığını cömertçe sunan devasa bir kalabalık, bu bir mucize idi. Türkiye'de bu stadı doldurup taşırıp, tüm şarkıları bir ağız söyletecek,  üzerine alkış ve sevgi seli yağdırabilecek yegane grup bu Bon Jovi idi işte!

Böylece konser sona erdi dostlar. Zekish'le ağzımız açık, şaşkın şaşkın birbirimize bakıyorduk. Jon'un performansı, bizlerle iletişimindeki hakimiyet ve alabildiğine samimiyet çarpmıştı bizi. Bütün grup kusursuzdu, hepsi tüm gece  neredeyse 3 saat müzik yapmışlardı bizim için. Bütün sevdiğimiz hit şarkıları çaldıkları gibi, hiç ihtimal vermediğimiz parçalardan da çalarak kalbimizi bir kere daha fethetmişlerdi.

Staddan çıkmadan "anneemm anneeem" diye inleyerek ilk bulduğumuz koltuklara serilip oturduk. İşte ben çıkışta şu halde idim dostlar:


Daha ne yazabilirim bilmiyorum. Ölmeden önce dünya gözüyle Bon Jovi'yi görebilmek, o şarkıları beraberce söyleyebilmek, Jon'un sesini canlı canlı dinlemek; gerçekleşeceğine hiç ihtimal vermediğim bir mucize idi. 1993'deki konseri kaçırdım ya, bir daha asla göremem sandığım grup geldi, yine o şarkıları söyledi, pişmanlıklar sona erdi. Bad Medicine, You Give Love A Bad Name, Livin' On A Prayer, Bed Of Roses, Always, Wanted Dead Or Alive, Blaze Of Glory... Ben dün gece hayatımın belki en güzel gecesinde, hayatımın en güzel yıllarını tekrar yaşadım. Bunu asla unutmayacağım. Jon'un gülümsemesi ve mavi gözlerini de hiç unutmayacağım. Ve dostlar, o solmuş SUPERMAN dövmesini de dünya gözüyle gördüm ya, daha ne isterim?

Şimdi Bon Jovi'yi görsem sadece tek bir şey söylesem yeterdi : TEŞEKKÜRLER ÇOCUKLAR. HERŞEY İÇİN ÇOK AMA ÇOK TEŞEKKÜRLER.


işte resmi we sitesinden kopyaladım bu fotoyu :


xo xo

7 Temmuz 2011 Perşembe

BON JOVI İstanbul'da

Sene ben diyeyim 1994, siz deyin 1995. Üniversite sınavına 2. (ve son) kere gireceğim için liseye gidip evrak teslim etmiştim. Sonra da o günün şerefine kendime bir kaset almıştım, Bon Jovi'nin greatest hits albümü : Cross Road. O zamanlar en sevdiğim Bon Jovi şarkısı Blaze of Glory idi,  çünkü "Young Guns 2" isimli filmi izleyip kafayı yemiş, Kiefer Sutherland ile aklımı bozmuş ve döndüre döndüre bu şarkıyı dinler olmuştum. Allahtan kasette Bon Jovi'nin gelmiş geçmiş en muhteşem şarkıları biraraya gelmişti de, Blaze manyaklığım biraz sakinleşti. (Kaset hala duruyor, içindeki kitapçık okunup incelenmekten parçalanmış. )



Aslında 1993 yılında , Bon Jovi o yılların stadyum konseri rüzgarıyla Türkiye'ye gelmiş ve de İnönü'de muhteşem bir konser vermiş idi. Heyhat, ben o sene çılgıncasına sevdiğim Guns n Roses'ın orijinal kadrolu ve de Brian May öngruplu konserine gitmiş; o kadar ezilmiş ve yorulmuştum ki, Bon Jovi konserine bile bile gitmemiştim.

Cross Road albümünü dinledikten sonra, o konsere gitmemek hayatta en çok pişman olduğum şey haline geldi. Bu adamlar 80'lerin big hair ekolünün en önde gelen gruplarındandı; şarkıları ve gitar melodileri fıkır fıkır kanımı kaynatıyor, Jon'un sevimli sesiyle söylediği baladlar içimi bir hoş ediyordu:)) Düşünün, Keep The Faith albümü çıktığında Jon saçlarını kestirdi diye dünya çapında olay çıkmıştı. Fanlar bunu bir ihanet addedip albümü yerin dibine sokmuşlardı ama sonra klasik oldu Keep the Faith. Hatta grubun belki en sağlam parçası "Dry County" bu albümde yer bulmuştu ve işte bu şarkıdan dolayı, bende sonsuz kredisi vardır Bon Jovi'nin.



Böylece, üniversite yıllarım boyunca; o her akşam umarsızca içip sabahlara kadar dans ettiğimiz yıllarda (bknz: hayatımızın en güzel yılları); ben hep bu adamların şarkıları ile tepindim, hep Bad Medicine'ı, You Give Love A Bad Name'i  istek yaptım. "Bon Jovi çalmıyoruz Japon!" diye azar işittiğim bile oldu:)))  Okul bitti, işe girdim. Başka şeyleri sevip, başka şarkıları dinlemeye başladım.  Sonra daha da çok sene geçti. Gelgelelim, artık Queen dışında pek birşey dinlemediğim bu yıllarda bile; hala ne zaman Livin' On A Prayer, Bad Medicine, You Give Love A Bad Name, Keep The Faith işitsem, kıçım başım oynar, olduğum yerde duramam, kıpır kıpır olurum. Dry County beni hala etkiler, Bed Of Roses ve Never Say Goodbye ile duygulanır; Blaze Of Glory ve Wanted Dead Or Alive ile çölde bir kovboy olup rüzgarın sesine kendimi kaptırırveririm:)


Yarın bu şarkıların hangilerini söylerler bilemem. Ama kısmetse işalla yaleppim, efsanevi bir konserin bizi beklediğine inanıyorum dostlar.18 yıllık pişmanlık inşallah yarın sona erecek.

Heyecanımı anlatmam mümkün değil, konserde ağlama olasılığım da çok yüksek, şimdiden söyleyeyim,  sonra "ergen misim kızım" diye dalga geçmeyin:)

xo xo

5 Temmuz 2011 Salı

Kulak Verin Bu Dediklerime

Çünkü yeni bilgisayarda yazıyorum!!!

Heyyooooo, yuppiiiii nihayet miss Judy ömründe ilk kez kendine bir bilgisayar almış idi dostlar.

Gündüz vakti önce Cevahir'deki Teknosa'yı aradım. 1 ay önce burada bir satış danışmanı (Kadir), beğendiğim modeli göstermiş, ben de o bilgisayarı almaya karar vermiştim. (HP dv6) Bugün aradım mağazayı sordum, tabii ellerinde kalmamış. "Başka mağazada var mı? Bugün mutlaka almak zorundayım" dedim ahahah, deliye çattı adam haberi yok:) Neyse, İstinye Park'da varmış, bu sefer benimle ilgilenen genç (Ersin) makineyi getirtmeye söz verdi. Akşam 7'de mesaisi bitiyormuş, aman nolur geç kalmayayım diye rica etti. "Tamam canım" dedim, kapattım.

Akşam 17:15'te açtım bankanın web sayfasını, başladım beklemeye. Ulan yok yok, maaş yok. "Acaba şaka mı? Bu ay bana para yok mu?" gibi saçma sapan düşünceleri aklımdan geçirerek bekledim bekledim, tam buçuk oldu, o anda para yattı, ahahah şaka gibiydi:) Belgesel izler gibi online para yatışını görmüş oldum.

Altıyı zor ettim, bir de ucu ucuna imalata girip son numunelerimi alıp paket yaptım, müşteriye göndermek için. Koşa koşa servise yetiştiğimde tişörtümün yakası paçası kaymış, ben de alı al moru mor, kendimden geçmiş haldeydim.

Şansıma yolda hiç trafik yoktu ve pırttt diye Mecidiyeköy'e gelmiştim. Para çek, git kartına yatır derken tam 7'ye 4 dakika kala Teknosa'ya gitmiş, Ersin'i bulmuştum. Ama bu bilgisayarı almamı sağlayan Kadir idi, bunu söyledim, Kadir'i buldum, konuştum, Ersin'e "o olmasaydı almazdım vs vs" dedim, böylece faturayı Kadircik kesti ve ilahi adalet yerini bularak beni çok sevindirdi. Bu satıştan biri kazanacaktıysa bu Kadir olmalıydı bence.

Aaa, sonra herşey o kadar çabuk oldu ki, pıt diye yüklemeleri yapıp kutumu verip beni dehlediler. Ben de taksiye atlayıp eve geldim. Hala şoktaydım. Bilgisayarı açtım, Firefox'u indirdim, yer imlerimi düzenledim, Queen duvarkağıdımı çaktım ekrana, blogger'ı açıp başladım yazmaya. Şimdi bundan sonra, sıra o çok özlediğim oyunları kurup oynamaya geliyor.

Aylardır benimle eski bilgisayar derdini çeken sevgili dostlar, işte yeni ve tuş takımı (şimdilik) sağlam yeni makineme kavuşmuştum, sizlere de müjde vermek istedim. Az sonra LEGO HARRY POTTER isimli oyunu kuracağım. Bundan böyle eğlenceli oyun incelemeleri yazabilirim heyyyooooo:)))

Benden bu akşamlık bu kadar, çok yakında görüşmek üzere:)

xo xo

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Suşi rüyası ve haftanın diğer olayları

Rüya gibiydi sahiden. Çarşamba akşamı işten çıkıp Kübracık'la bizim mahalleye geldik. Önce sahilde biraz yürüdük, hava ılımandı, güneş yakmıyor, rüzgar ürpertmiyordu. Sonra bankta oturup karşı kıyıları ve upuzun topuklu ayakkabıları ile sahilde yürüyen insanları seyrettik. Sonra tayt içinde geniş popolarıyla koşan kızlara bakıp eğlendik, aferim koşsunlar da o totolar küçülsün biraz dedik. En nihayetinde, Kübra sigara alsın diye Küçük Bebek yokuşundaki Şok markete gittik. Kasada sıra beklerken kadının biri koca çantasıyla rafta duran devasa Marmara bira şişesini devirdi, yere düşen şişeden çıkan patlama sesiyle havaya sıçradık. Ortalığı mis gibi bira kokusu sararken minik Kübra'nın da ayağına biraz bira rayihası bulaştı. Böylece bu güzel koku eşliğinde Bebek Mori Sushi restoranına girip masamıza yerleştik.


Mekan deniz kenarı ve havadar olmasıyla kalbimi fethetti. Hemen sipariş verdik, sınırsız sushi fırsatımız vardı ve tahmin edersiniz ki günlerdir hangi güzelim suşiyi yiyeceğimize karar vermeye çalışıyorduk. İlk siparişlerimizin gelmesi biraz uzun sürdü, yarım saat bekledik, bekledikçe heyecanımız da arttı, acaba karşılaşacağımız manzara, mideye indireceğimiz suşiler, düşlediğimiz denli leziz olacak mıydı?


Oldu ayol! Kocaman bir kayık Japon tabağında gelen ilk set mükemmel görünüyordu, suşilerin tadı da hayallerimizdeki kadar enfesti:) O kadar heyecanlanmıştım ki, doğru düzgün fotoğraf çekemedim, çünkü bir an önce bu nefasete kavuşmaki istiyordum:) Fotoğraflar yamuk yumuk, daha da beteri bulanık çıktılar.


Öndekiler senin, arkadakiler benim; sağdakileri ben yiyeceğim soldakileri sen diyerek tabağı adilane şekilde bölüştükten sonra "itadakimas" deyip yemeğe koyulduk. amanın, o minnak makileri biraz soya sosuna değdirip hap gibi ağzımıza atıyor, arada biraz turşudan kemirip bir sonraki minnaka geçiyorduk:)


İkinci tur siparişimizde crispy suşilerden seçim yaptık, bunlar kızarmış minik somon parçacıkları ve çeşitli soslar ile hazırlanmışlardı ve en çok bu grubu sevdik. Bunları yavaş yedik, en beğendiklerimizi sona sakladık, Ebi Fri Roll'u büyük finalde yedik yani.


Bir de bizim masaya yanlışlıkla getirdikleri Boston roll vardı, krem peynirli ve somonlu olan bu suşinin tadı damaklara şenlik mükemmeldi. Kendimizden geçerek yedik bu peynirli tadı beklenmedik derecede hoç çıkan, görülmemiş suşiyi.


Herşey bittiğinde ben bir tane de handroll yedim, hani külah gibi olan, büyük boy suşiden:) Valla daha da yerdim, ama Perihan'ı düşünerek kendime hakim oldum dostlar. Keşke gündüz gitseydik bu suşi şölenine, o zaman rahatça yer, üzerine de yürüyüş yapardık, hiç birşey kalmazdı midemizde:) Nihayet garson gelip başka bir siparişimiz olup olmadığını sorduğundaysa "aslında yerim ama bokunu çıkartmamak lazım" deyiverdim. Offf! Sanki adama bir şey ispatlamaya mı çalışıyorum gerizekalı, garsona öküz gibi yeme kapasitemi mi kanıtlamam gerekiyor. Kübra çok güldü ama ben çenemi tutamadım diye kendime çok kızdım:)

Suşiye doyup Boğaz'ın akam havasında üşüyünce kalkıp Starbuck's'a geçtik. Kahvelerimizi içtikten sonra da evlere dağıldık, Kübra'nın şansını biri Beşiktaş'a minibüs kaldırıyordu, ben de 5 dakikada yürüyüp eve geldim tabii. Ortaköy trafiğine takılmadan eve gelebilmek şahaneydi. Ama, fakat, lakin...


Eve gelir gelmez pijamalarımı giyip yatağa dalmıştım, sabahın 5'inde nedensiz yere uyandım. Bir yerim ağrımıyordu, tuvalete gitmem gerekmiyordu, susamamıştım. 5'te uyanıp daha da uyuyamadım amannnnn nasıl asabım bozuldu, ağladım öyle yattığım yerde. 6:30'da kalkamadım bile 7'ye kadar daha dönüp dutdum yatakta, sonra kalkıp işe gittim tabii. Bütün gün ağrıyan başım ve suşi pirinci kadar beyaz suratımla cehennem kaçkını başbelası bir kaltak gibi dolandım şirkette. Tabii herşey kötü gidecek ya, bantta diktikleri bir sürü iş yanlış oldu (gömlekler), üstelik ertesi gün benim meşhur Fransızlar gömlekleri görmeye geleceklerdi.  Bir noktada çantamı alıp kaçmayı bile düşündüm.

Esneye esneye akşamı akşam ettim, eve geldim, birşeyler yedim. Saat 10'da odama çekildim:))) Kremlerimi sürdüm (yüzüme nemlendirici, kedinin tırmaladığı yerlere Bepanten) . Yatağımla konuştum, "yatak, sakın uykumu kaçırma!" dedim. Sonra da cumburlop yatağa, ohhhh 8 saat uyumuşum deliksiz, Cuma günü cin yavrusu gibiydim!

Müşterinin şerefine (yalakalık olsun diye) Lady Charlotte'ın hediyesi kalpli ve de Eyfel Kuleli Love Paris kolyemi taktım, makyaj yaptım, gömlekleri de şıkır şıkır ütülettik ki güzel görünsünler. Böylece toplantıyı kazasız belasız atlatmış oldum, müşteri bolca da gaz verdi bana, moralimi düzeltti sağolsun yakışıklı Fransızlarım benim:)

Eh, moralim düzeldi ya, müşteri gittikten sonra kendime idefix'den yeni kitaplar aldım hemen, bu sabah da kavuştum kitaplarıma :


Aklindan Bir Sayı Tut, Zoi'nin Temmuz ayı önerisiydi, On Bir'i Çavlan keşfedip şu yazısında anlatarak  hepimizi meraka düşürmüştü; New York Üçlemesi, Kitap Kulübü'nde ayın kitabı seçildi, Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri ise Biblio sayesinde haberdar olduğumuz bir kitap idi.

Sizin haftasonu planlarınız neler? Hangi gezmeler? Oyunlar? Kitaplar? :))

xo xo