12 Haziran 2012 Salı

Kraliçe 2.Elizabeth'in Muhteşem Elmas Yıldönümü Kutlaması

Birleşik Krallık kraliçesi 2. Elizabeth, bu sene tahta çıkışının 60. yıldönümünü kutluyor dostlar. Yıl boyu bu vesileyle pek çok etkinlik düzenlendi ve kutlamaların doruk noktası, İngiltere'de 4 günlük tatil ilan edilen 2 Haziran haftasonu yaşandı. İngilizler caddelerde upuzun masalar kurup yemek yediler, sokak partilerinde eğlendiler. Londra'da ise rekor kıran katılımla Thames nehrinde gemiler geçit töreni yaptı ve Buckingham Sarayı önünde kurulan devasa sahnede Elton John'dan Paul McCartney'e; Grace Jones'dan Tom Jones'a efsane isimler Jübile konseri verdiler.

Kraliçe 2.Elizabeth, 1960

Tabii kraliyet ailesi üyeleri kıyafetlerin birini çıkartıp, şapkanın berikini taktılar bu debdebe dolu muhteşem etkileyici törenler boyunca. Ben de jübile haftasonu boyunca BBC'ye yapışıp herşeyi izledim. O kadar etkilendim ki, Elizabeth'in eteğini öperek İngiliz tebasına giresim geldi, neyse geçti şimdi bu saçmasapan fikrim:)))

Bu upuzun yazı boyunca beni etkilediği haliyle Jübile kutlamalarını sizinle paylaşmak istedim:)

Kutlamalardan önce, 29 Mayıs'ta Buckingham Sarayı bahçesinde Kraliçe bir garden parti düzenledi. 2.Elizabeth leylak rengi kıyafeti ile katıldı bu partiye:



Partinin en güzel sürprizi de, güzeller güzeli Cambridge Düşesinin, kayınları ile ilk kez bir Buckingham garden partisine katılması oldu.

Kate, Camilla, Anne, Charles

Catherine, Cambridge Düşesi
Pembe elbisesi ve Marie-Antoinette 'i hatırlatan şapkası ile Kate pek cici, pek zarifti garden partide.






Asıl jübile haftasonu sabahı, Kraliçe şerefine 62 pare top atışı yapıldı.Kutlamaların ilk etkinliği ise, İngilizlerin geleneksel atyarışı, Epsom Derbisi idi. Hava harikaydı, kraliçe pek keyifli; izleyicilerin her biri şapkalı ve çok şıktılar.

62 pare top atışı
Mücevherleri ve şapkasıyla göz kamaştıran 2.Elizabeth'e 91 yaşındaki kocası Prens Philip eşlik etti yarışlarda.

2.Elizabeth, Prens Philip
Kraliçe yarışlarda pek eğlendi, jübile haftasonuna çok güzel bir başlangıç oldu yarışlar:


William'ın helikopter kaptanlığı sınavı olduğu için bizimkiler bu sene derbiye katılmadılar maalesef. Onların yerine diğer aile üyelerine bakalım:

York prensesleri, Beatrice ve Eugenie

Beatrice'in şapkasını çok sevdim
Kent Prensesi 

Sophie, Wessex Kontesi
Pazar günü ise artık dananın kuyruğunun koptuğu gündü sevgili izleyenler. Herkes sokaklara dökülüp kutlamalara katılmıştı. mahallelerde upuzun sofralar kurulmuş, komşular, arkadaşlar hep beraber yiyip içerek 60 yıllık hükümdarlarını onurlandırıyorlardı.



Kraldan çok kralcı kedi, kutlamalarda görüldü:)))

Yüzlerce gemi Thames nehrinde toplanmıştı, Guinness rekorlar kitabına geçecek kadar kalabalıklaşan gemiler, nehirden Kraliçe şerefine muhteşem bir geçit yaptılar. Kraliçe, kocası, Charles ve Camilla, William ile Kate ve Harry; aylardır süslenmekte olan Kraliyet Teknesinden bu eşsiz gösteriyi izlediler.


Kıpkırmızı Alexander McQueen kıyafeti ve şahane şapkası içinde Catherine nefes kesecek kadar güzeldi :



William, Kate, Harry

Maalesef, Pazar günü Londra'da hava götüm gibiydi; güneş gitti, buz gibi soğudu hava (12 derece), şarıl şarıl sağanak yağdı saatlerce. 86 yaşındaki Kraliçe ve 91 yaşındaki kocası, havaya aldırış etmeden 4 saat boyunca ayakta dikelip, bütün gemilerin geçişini izlediler. Bir kere bile oturmadılar.






Geçit alayını onbinlerce insan izledi, gözgözü görmeyecek derecede yağmura aldırmayan insancıklar nehir kenarında dolup taşarak, ömür boyu göremeyeceğimiz bu eşsiz manzaralara tanık oldular.









Ertesi gün, Pazartesi, duyduk ki Prens Philip teknede yağmur ve soğukta 4 saat dikelmekten zatüriye olup hastaneye kaldırılmış. Adamcağız bir hafta yattı, daha yeni çıktı hastaneden. 

Kocası olmayınca Kraliçe 2.Elizabeth kutlamaların devamına tek başına, hatta daha kötüsü gelini Camilla eşliğinde katılmak zorunda kaldı, yazık lan kadına:))) 

Pazartesi günü akşam saatlerinde, Buckingham Sarayı önünde kurulan devasa sahnede muhteşem Jübile Konseri düzenlendi. (Gündüz saatlerinde herhalde hepsine serum bağladılar ne bileyim:)) ) Konseri oturup BBC'den naklen izledim, gerçekten bu büyüklükte bir partiyi Kraliçe'den başkası düzenleyemez dedim.


Sarayın önündeki meydanı ve saraya giden yolu onbinlerce insan doldurmuştu, aile ise özel bir locadan izledi konseri. Kraliçe konserin ortasında geldi ve kulağında benim gece taktığım tıpaçlardan vardı:))


Konser gerçekten inanılmazdı, Robbie Williams, Grace Jones, Shirley Bassey, Tom Jones, Elton John, Paul McCartney, Kylie Minoge, Andrew Llyod Webber, Gary Barlow izleyenleri ve tabii bizimkileri coşturdular.



Bizimkiler ellerindeki bayrakları delice sallayıp şarkılara eşlik ettiler konser boyunca



Konserin finalinde, Kraliçe, veliahtı Prens Charles ve tatlı gelini Camilla sahneye çıktılar. Altın rengi tuvaleti içinde 2.Elizabeth muhteşem görünüyordu.



Galler Prensi, annesine ithafen harika bir konuşma yaptı. "Majesteleri" diye başlayıp "Anneciğim" diye devam ettiği konuşması dokunaklı olduğu kadar neşeliydi de. Çok etkilendim.



Konuşmadan sonra God Save The Queen söylendi ve konser, ağzım açık seyrettiğim havai fişek gösterileri ile inanılmaz şekilde son buldu:









Ertesi sabah ben işe gittim, kraliyet ailesi ise erkenden kalkıp Kraliçe için yapılan şükran duasına katılmak üzere St Paul Katedralinin yolunu tuttular. Burası 30 küsur sene önce Prens Charles'ın, güzel Lady Diana ile evlendiği yerdi.

Kraliçe, sezon modasına uygun mint yeşili kıyafetiyle pek şıktı.


Her daim asık suratlı Prenses Anne, iç açıcı mavi takımıyla bizi şaşırtmıştı:

Prenses Anne
York kızları yine rüküştüler. Ama kızçelerin günahı yok, anneleri Sarah Ferguson rüküşler kraliçesi olunca, Beatrice ile Eugenie'nin de fazla bir şansları kalmıyor bu konuda. Ona çekmişler yazık:

Eugenie ve Beatrice

Gelin kız Camilla, kalın ve sert görünüşlü, altın suyuna batırılmış katur kutur bir palto giymişti

Camilla, Cornwall Düşesi

Kraliçe'nin favori gelini olduğu söylenen Wessex Kontesi ise hoş gece mavisi takımının üzerine süslü püslü, kuş yuvası model şapka takmıştı:

Prens Edward, Lady Louise, Kontes Sophie

Kraliçe'nin pek sevdiği torunu Zara ise (Anne'in kızı), törene kafasına yerleştirdiği enteresan boynuzlarla katılmayı tercih etmişti.

Zara Philips

Bir Allahın kulu da çıkıp "kızım kızım ne koydun sen kafana" dememiş, öyle yollamışlar kızçeyi boynuzlu gibi törene, yazıklar olsun:))

Ve Kate, yine bir Alexander McQueen içinde, muhteşem görünerek katedralin kapısında belirdi:

Cambridge Dükü ve Düşesi
 Elbiseye de, o tüllü şapkaya da hayran kaldım. Kusursuz görünüyordu Kate kesinlikle:



Böylece Kate, zerafeti ve zevki ile Camilla'ya da en güzel cevabı vermiş oldu: Pppffftttt:)))

ööööö:))))
Katedraldaki dualar ve konuşmalar esnasında, gençler neredeyse uyuyacaklardı:)) Gözlerini zor açık tuttular, içleri geçti herhalde:)

Harry, Kate, William
Törenden sonra kraliyet ailesi, sadece Kraliçe, Charles, Camilla, Will, Kate ve Harry; görkemli 100 senelik at arabalarına binerek geçit töreni ile saraya döndüler.

Kocası hastanede olduğundan, Kraliçenin yanına kim oturdu dersiniz? Gelin kız Camilla! Ah zavallı kraliçe kıyamam yaaa, surata bak:

vah perükamın başına gelenler






Kraliçe ve en çekirdek ailesinin balkondan 1 milyon kişiyi selamlaması ve marşlar eşliğinde tören sonra erdi. Tabii bu sefer balkonda öpüşme filan olmadı dostlar.





Biz kendini prenses sanan kraliyet ailesi meraklıları için bulunmaz bir haftaydı. Zaten tarihte 2 kere ve yaşam boyu sadece 1 kere şahit olunabilecek bir kutlama, elmas jübile. O gelenekselliği ve gösterişli, şaşaalı törenleri izlemek çok zevkliydi. Kate'i birbirinden şık elbise ve şapkalar içinde görmekse ayrı bir zevkti, onu gördükçe ben de gidip kendime elbise almak istiyorum. Daha hoş giyinmek istiyorum yahu:)

Kate'in en çok hangi kıyafetini beğendiniz bakalım?


Kraliyet haberlerimiz Haziran ayında dolu dolu devam edecek.

Hakiki Muhabbet Kraliyet Muhabiri Miss Judy, iyi günler diler

xo xo






Not : Prens Charles, annesi şerefine özel bir belgesel yayınladı. Kraliçe hakkında izlediğim en güzel ve samimi belgeseldi bu. Çünkü Charles kendi çektikleri aile videolarını kullanmış belgesel için. Meraklılarına hararetle tavsiye ederim:

10 Haziran 2012 Pazar

Yaz Geldiği İçin Çok Mutluyum

Bu havayı o kadar çok seviyorum ki anlatamam. Nemden şıpır şıpır ter boşaltsak da, otobüslerde  facia "haydi eller havaya" kokularına maruz kalıp bayılayazsak da... Yazın hayat daha kolay be annem. Yol çilesi bile daha katlanır oluyor yazın; yağmur-çamur olmayınca. Oh. Çoraplardan kurtulan ayaklarımız sandaletlerin içinde rahat ediyor, ayak parmaklarımızı kıpır kıpır oynatabiliyoruz. 5 kat giyinmekten; yanımızda palto, hırka ve şemsiye taşımaktan da kurtuluyoruz, daha ne olsun?



Yazın en güzel yanlarından biri gezmeye gittiğimizde, püfür püfür esintili teraslarda oturup soğuk içeceklerimizin tadını çıkartmak. Biz de Cumartesi günü Lady Charlotte ile aynen böyle yaptık. kendimizi İstiklal Caddesi Midpoint'in terasına attık. Buz gibi biralarımızı söyledik, mozarella tabağımızı aldık...



Yıllardır diyet yaptığımız için böyle bir keyif yaşamıyorduk, halbuki blogun geçmiş yıllarında ne sofralar donattığımızı benim canımdan çok sevdiğim izleyenlerim biliyor:))) O günler kadar değil tabii, midemiz küçüldü çok şükür, yine de mozarella kızartmalarını, elma dilim patatesleri lüplettik. Terasta rüzgar serin serin esiyor, güneş lacivert Boğaziçi üzerinde parlıyordu. Dünyada bizden mutlusu yoktu herhalde o an:)))

Ana yemek olarak fish&chips aldım ben, Lady Charlotte da çedar peynirli etli dürüm istedi:) Ama önden yediğimiz sepet bizi doyurmuştu gerçekten. Fish&chips'in fishini yedim sadece, patateslere dokunmadım zinhar. Lady Charlotte da dürümlerin tekini yiyebildi:)) Hazmetmek için şekerli Türk kahvelerimizi içtikten sonra biraz yürüyelim diye kendimizi dışarı attık.



İlk durağımız kaçınılmaz olarak Terkos Pasajı idi. Ben 2 tane elbise buldum, Lady Charlotte da çok şık bluzlar ve süper bir kelebekli elbise kaptı. Sonra bu Terkos'un girişinde bir outlet ayakkabıcı var ya, oraya bakasımız geldi. Burada VAGABOND marka ayakkabılar bulduk. Lady Charlotte'dan öğrendim, bu Vagabond İsveç'in en büyük ayakkabı markası imiş. İncecik deriden bir babet aldım ki, 50 TL ve ayağımda yok gibi. Yok böyle dans dedim dostlar. Nihayet ayak vurmayan, ayağı pamuk gibi saran, incecik hafifçecik babeti keşfetmiştim!

Bakınız elbiselerime :




Bershka'ya doğru ilerlerken, Borusan'da çok enteresan bir sergi gördük, hemen girdik içeri tabii. Serginin adı : REVOLUTIONS & REVELATIONS. Mercan Dede ile Kanadalı bir sanatçının, Romantik Asilerin hazırladığı eserler sergileniyor idi.

Borusan Kültür Sanat, müzisyen/DJ kimliğiyle tanınan Arkın (Mercan Dede) ve ressam Carlito Dalceggio’nun Montreal’den İstanbul’a uzanan serüvenini sanatseverlerle buluşturuyor. “İçsel aydınlanma, evrensel özgürlük” sloganıyla kapılarını açan “Revolution Revelation” sergisi 24 Mayıs–25 Temmuz 2012 tarihleri arasında Borusan Müzik Evi’nde ziyaret edilebilecek. Serginin art book’u için Arkın’ın yakın dostu, yazar Elif Şafak bir önsöz hazırlayacak.

Eserleri çok beğendim; o capcanlı renklere, kurukafalarla Miki Fareyi, sufileri bir araya getiren kolajlara bayıldım.

Bunun tüylerini yolmuşlar, serginin önünde uçuşuyordu tüyler:))











Lady Charlotte'ın sanatla bütünleştiği an:))

Provoke

Sergi gezip ruhumuzu da besledikten sonra, adetimiz üzere Bershka'ya göz attık ama elbisenin, ayakkabının tillahını almış idik Terkos'dan. Daha bir kuruş harcamadan Starbucks'a gittik, kocaman kadife koltuklara gömülüp kahvelerimizi içtik, ohhh, hayat bize güzeldi çok şükür:)))

İşte hemen her haftasonu geçirdiğimiz gibi bir gündü, ama çok güzeldi, içimden Midpoint'de masaların üzerine çıkıp oynamak filan geldi ne bileyim:))

İnşallah bu güzel enerji hafta içi de devam eder :))))

xo xo




9 Haziran 2012 Cumartesi

7 Haziran 2012 Madonna İstanbul Konseri

Real Fiesta ahalisi olarak, büyük stadyum konseri serimize, bu sene de Madonna'nın Mdna turu İstanbul konseri ile devam ettik benim canımdan çok sevdiğim izleyenlerim. Artık sağır sultan bile duymaktan bıkmıştır herhalde Madonna konserini, ben de maceramızı anlatayım da bir sonraki yazıma  geçebileyim ki o yazı devasa upuzun bir  diamond jubilee yazısı olacak.

Biletinin fotoğrafını çekmeyini dövüyorlardı tillahi:)

Eveet, biletlerimizi çok önceden ve çok indirimli olarak Zekish kuzu sayesinde alabilmiştik. Bu sefer tribünden izleyecektik konseri. Zekish biraz üzüldü bu duruma, çünkü stadyum konseri coşkusunu saha içinde yaşıyorsunuz gerçekten. Ama Lady Charlotte ve ben pek memnun kaldık tribünde oturmaktan.

Real Fiesta ekibi konserde: Judy Abbott, Lady Charlotte, Zekish

Konser günü 4'te işten çıktım, 10 dk filan sonra da Lady Charlotte arabayla gelip beni aldı Cevizlibağ'dan. Oraya kadar uçarak gelmiş ama o noktadan sonra trafik bir tıkalıydı ki sormayın. Sahil yoluna indik, orası da evlere şenlik. Sahil yolundan Taksim'e oradan Levent'e gelene kadar 2 saat geçti, inanılır gibi değil, nasıl tampon tampona bir trafik anlatamam. Açlıktan benim sesim soluğum kesildi. Saatlerce araba kullanmaktan Lady Charlotte'ın bacakları He-Man'e döndü... Ama asıl çilemiz bu değilmiş meğersem, asıl çile, o Allahın belası Gültepe kavşağıymış. Allah kahretsin o kavşağı! Taaam 45 dakikada yolun karşısından öbür tarafa dönerek Kanyon'un önüne gelebildik dostlar! 45 dakika! 5 adımlık yol için.

Kendimizden geçmiş vaziyette Kanyon'a girdiğimizde saat 7'yi geçmişti herhalde. Kanyon ağzına kadar dolu idi, elalem yerlere serilmiş, oradan buradan aldığı yiyecekleri kemiriyor idi. Bütün restoranlar, cafeler konserci ahali ile dolup taşıyor idi. Sağolsun Zekish bize Burger King'de hem yer tutmuş hem de hamburger almış idi. Böylece oturup bir güzel aç karnımızı doyurduk. Hatta masada yok diye yandaki restoradan tuzluk, peçete filan çaldım:))

Artık metroya binip stadyuma gitmemiz gerekiyordu ama tuvalete gitmeden eve kadar bile gidecek durumda değildim. Tahmin edersiniz ki, tuvaletteki kuyruk Madonna'nın amına kadar uzayıp gitmekteydi... El mahkum sıraya girdik, diğerleri konsere yetişmek için önden gittiler. Biz de acaba konsere yetişecek miyiz diye meraklanırken, sıra başı abla erkekler tuvaletini basmaya karar verdi. Hurraaaa bizim önümüzdeki ablalar büyük bir coşkuyla erkekler tuvaletine saldırdı, hatta birini kovaladılar, adamcağız iyice yerleştiremeden çıkmak zorunda kaldı:)) Böylece bir anda sıra bize gelmiş oldu ve işimizi halledip stadyuma doğru yola çıktık.

Hem biletin fotoğrafını çekerim, hem de biletle fotoğraf çektiririm:)

Eh, metro haliyle her köşesine kadar dolu idi. Sanayi'de inip Seyrantepe'ye aktardık kendimizi. Aktarma trenini o kadar bekledik ki, tren gelince bir alkış koptu kalabalıktan. Metroya binmeye çalışan kendi halinde biri de arkamızdan "conconlar sanayiye kaportalarını düzelttirmeye gelmişler" demesin mi? Öldük gülmekten:))

Yüzlerce insan metrodan inip stadyuma koştuk. Curcuna kalabalık, su-bira satanlar, kafana bağlamalık Madonna bandajı kakalayanlar, biletini fahiş fiyattan okutmaya çalışanlar ve paldır küldür stada koşan bizler, biz insancıklar...

Stadyumun turnikelerinden geçip içeri girdikten sonra asıl girişte kaldık. Kaçyüz kişi orada yığıldık. Acaba kapılar açılmayacak, konseri izleyemeyecek miydik? derken açtılar kapıları, ondan sonra bir daha kontrolden geçince artık stada gelmiştik.

Tribüne tırmanmadan önce "Official Merchandise" diye kakalamaya çalıştıkları Madonna'nın resmi ürünlerine baktık Lady Charlotte ile. Püahahah 50 liralık paçoz tişörtler vardı, resmi ürün diye koymuşlar, burnunuzu silmezsiniz. Gidip Terkos'dan alırız bunlardan diyerek oradan da kaçtık.

Tribünlerin girişinde epey bir kuyruk vardı, biz de aradan kaynak olduk:)) Tabii birileri laf etti, azıcık kavga çıktı ama pıt diye girdik içeri, kat kat merdivenleri tırmandık ve arkadaşlarımızı bulup yerleştik. Hıncahınç dolu stadyumun ve enteresan şekilli sahnenin görüntüsü nefes kesici idi.

Saha içi dibine kadar

Tribünler ağzına kadar dolu idi

Biz yerimize oturduğumuzda 9:30'da geliyordu saat, yani başlama saati. Staddan gelen gök gürültüsü gibi alkış ve tezahürata rağmen Maddy sahneye çıktığında saat 10'u geçmişti. Yuh da çektik tabii, ben o hengamede "tekstil ömrümü yedi" diye bağırmış olabilirim:))

Nihayet ışıklar söndü, seyircilerden gelen kükreme sesi eşliğinde sahne aydınlandı ve gösteri başladı.


Bundan sonra olanlara konser diyemeyiz. şarkıcının düz bir sahneye çıkıp şarkılarla izleyicileri coşturduğu konserlerden değildi bu. Her anı planlanmış, efektlerle pekiştirilmiş, dijital müzik ve ışık gösterisi idi.

Sahneye tepeden kırmızı cüppeli dansçılar inmişti. Sonra sahnenin altından beyaz cüppeli abiler çıktı yukarı, sahnenin üzerine.... Hidrolik bir sahne kurulmuş. Dansçılar bir anda aşağı inip esrarlı bir şekilde gözden kayboluyorlar ya da sahnenin altından yukarı çıkıyorlar, bir anda sahnede bir grup beliriyor. Çok etkileyici idi. Sahnede de alçalıp yükselen, şekil değiştiren bloklar vardı. Bunlar da koreografinin parçası idiler.

Yani biz bir konser değil her anı planlanmış, koreografisi ve prodüksiyonu yapılmış neredeyse bir modern sanat gösterisi izledik dostlar. İzleyici coşmadı haliyle. Ağzımız açık, daha önce benzerini görmediğimiz bu yapımı seyrettik. Setlist'in ağırlığı da yeni elektronik, dijital şarkılarda idi. Eski bildik parçalardan bir kaç tane geldi sadece onların da düzenlemesi çok farklıydı. Misal Like a Virgin değişik bir balad haline gelmişti. Papa Don't Preach bir kuple okundu. Hevesim kursağımda kalmış olabilir o yüzden.


Gösteriyi anlatmak, yazmak istiyorum ama anlatacak söz bulamıyorum:) Kadın karşımızda bir film çekti sanki. Bir şarkıda sahneden otel odası yükseldi. Şarkıda "bang bang" dedikçe, bizimki ateş ediyor, o anda bir dansçı yere düşüyor, arka sahnede ona uygun görüntüler akıyor, şarkı resmen enteresan bir formatta gözlerimizin önünde canlanıyordu.

Çarpıcı, ulvi giriş ve otel odası aksiyonundan başka, en etkileyici kısımları düşününce, ilk aklıma gelen Express Yourself, bütün sahneyi dolduran bando takımı kılığında dansçılar ve tepeden aşağı adeta uçarak inen davulcular...  O performans inanılmazdı. Sonra Maddy'nin ağır aksak makamda icra ettiği Like A Virgin... Kadın yerlerde yuvarlandı, açtı memesini gösterdi, arkadan gelen dansçı sevgilisine belini sıktırdı, beli kaldı kaşık kadar...Vogue'un sahnelenmesi şahaneydi, konik sütyen strikes back diyebiliriz. Tüm kıyafetler ve danslar harikaydı  Vogue'da...

Zaten o dansçılara laf eden çarpılır, onları görünce kendini dansçı diye bize yutturmya kalkan bir takım insaların kendilerini damdan atması gerektiğine inanıyorsunuz. Dans, esneklik, mükemel zamanlama; hepsi Mado ablanın dansçılarında bol bol mevcuttu.



Nihayet gösterinin sonunda sahnede Maria Magdalena korosu belirdi ve aynen olması gerektiği yani bildiğimiz şekliyle muhteşem bir Like A Prayer dinledik, boğazım patlayana kdar bağırarak eşlik ettim şarkıya. Konser boyu stadın en belki tek coştuğu an bu oldu dostlar.

Sonuç olarak hiç hayal edemeyeceğim kadar etkileyici, renkli, yaratıcı bir show idi Madonna konseri. Ama bildiğimiz anlamda konser değildi. Dün gece ben Madonna'ya hep ilerlediği ve sürekli kendini yenileyip zirvede kalabildği için hayran oldum elbet ama asıl hayranlığım Bon Jovi kazandı - bir kere daha- Adamlar dümdüz bomboş sahnede bilfiil müzik yapıp saatlerce şarkı söylemişlerdi. Benim zevk aldığım konser ve performans böyle bir şeydi işte. Madonna'nın görsel şöleni ise hayatta bir kere rastlayabileceğimiz türden birşeydi. ölmeden önce görebildiğimiz için çok ama çok şanslıyız. Ben ömrümde böyle birşey izlememiştim dostlar. Muhteşem bir deneyimdi. Hem de dünya gözüyle Madonna'yı gördük, o da aradan çıktı oh!

xo xo

3 Haziran 2012 Pazar

La Capitana ile Mangal Ziyafeti Şöleni

Cumartesi sabahı kahvaltımı yedikten sonra yatağımı tersyüz ederek intik am peşindeki akrep avına çıktım sevgili dostlar. Yatağımın döşeği Seksenli yıllardan kalma: ağır, tıkız, pamuk döşeklerden. Hani eve hallaç çağırırdık, döşeğin pamuklarını attırırdık, sonra pamukları geri doldururduk döşeklere, hah işte ondan. Dolayısıyla eşşek ölüsü gibi ağır namussuz. Ben bir hamle ettim, ııh kaldıramadım. Annem yetişti, güç bela yüklenip döşeği kaldırdık somyanın üzerinden. Sonra ben somyayı kaldırıp karyolann altını bir güzel süpürdüm ama akrep yoktu görünürlerde. En sonunda söylene söylene döşeği geri taşıdık. Annem "takside girip kendine yeni bir yatak alsana" dedi, sonra nefes nefese "ama pamuk yatak daha sağlıklı" diye bildirdi. Nihayet iflahımız kesilerek döşeği somyanın üzerine atınca da "sağlığına sokayım!" buyurdu ahahah:)))


Temizlikten sonra bön bön otururken zırr telefon çaldı (aslında Abba'dan Voulez-Vous çalıyor zil sesim) La Capitana arıyordu ve Tarabya'daki Boğaz manzaralı terasını yıkayıp temizlediğini, sezon açılışı yapacağımızı haber veriyordu. Küçük bir mangal ziyafeti şöleni için bizi davet etti, biz de annemle yazlık kıyafetlerimizi giyip Tarabya'ya doğru yola çıktık.

Lady Charlotte ile yıllar önce Terkos pasajından aldığımız elbisem:)

Evin bahçesinde bizi La Capitana'nın küçük itoşu Rex karşıladı. Schnauzer cinsi, anası babası şecereli, kara kıvırcık tüylü, yumuk patili müthiş bir çocuk Rex. Üstümüze atladı, yaladı öptü, kafasını habire eteğimin altına sokmayaydı iyidi:)) Çok komik sakalları, kahkülleri var; kahküllerin arasından kara böcük sevgi dolu gözleriyle bakıyor minnak. Epey kudurduk beraber, pek tontondu Rex.

Rex pati veriyor

Rex'in sakalları uzun ya, şakır şukur su içtikçe o sakallar hep ıslak, su kovasına bastırılmış vileda fırçası gibi yavrucak:))) En sevdiği yer La Capitana'nın ayakları:)) Gelip lönk diye poposunu Kaptan'ın ayaklarına bırakıyor :))) Rex  daha 1 yaşında değil, belki o yüzden pek heyecanlı, pek oyuncu bir şey. Bayıldım.

Rex:))

La Capitana'ya her ziyaret, tadı damaklara seza bir lezzet şöleni, bir gurme şenliği olarak geçiyor biliyorsunuz. Cumartesi günü de gurme tatlar şelalesinde yıkandık adeta. Ziyafet, La Capitana'nın bahçesinden topladığı güllerle yaptığı nefis renkli, pembe gül şerbeti ile başladı. Ben gül reçeli filan sevmem mesela, kokusundan da hoşlanmam. Ama bu şerbet inanılmaz hafif, iç baymayan kekremsi tadıyla nefis bir serinletici idi. Bayıla bayıla içtik.

İncir reçeli
İkinci olarak Kaptan'ın bahçesindeki ağaçtan topladığı incirlerle yaptığı reçelini tattık. Kavanozda tam 75 tane reçel vardı. Her biri sanki badem ezmesi gibi ağzınızda dağılan, enfes incir kokusu damağınıza dolan, şahane tadıyla, bir parça zümrüt gibi mükemmel incirler; hem gözlere hem damaklara ziyafet çeken cinstendi.

Üçüncü olarak yediğimiz şeyi nasıl anlatacağım bilemiyorum. La Capitana'nın yarattığı bir lezzet. Adını da Hint turşusu koymuş. Binbir çeşit baharat çekirdeği ve baharat tozuyla hazırladığı bir karışım. İçinde karnıbahar, mango, zeytin... anason çekirdeği, anason tozu, kimyon çekirdeği, kimyon tozu, zerdeçal... daha aklıma gelmeyen bir alay malzeme var. İki kere anlattı nasıl yaptığını ama aklımda kalmamış. Enfes bir acı, etin yanında mükemmel yakışıyor. Ben pek acı yemem, bunun içine düştüm, tadı damağınızdan gitmiyor, yedikçe yemek istiyorsunuz.

Hint turşusu

Bu güzelim tadım şenliğinden sonra Fifucan tulumlarını giyip mangalı yaktı:))) Aman üstü kokmasınmış ne bileyim, çok güldük haline:))

Fifucan mangal başında
Fifucan ve güzel kaptanım


Fifucan tavukları, köfteleri pişirip bahçeyi muhteşem kokulara boğarken biz de La Capitana ile fotoğraf çektik. Mangalın başında ağzının suları akan Rex de bize katıldı:))

Judy ve La Capitana 

Judy, La  Capitana, Rex
La Capitana, mangalda kızaran tavukların köftelerin yanına, mantarları da ekleyince ortaya çıkan manzara muhteşem oldu :

Mangal güzelliği

Nihayet etler ve mantarlar pişince, sofraya oturup kendimize bir güzel mangal ziyafeti çektik dostlar,   salatamız, ev yapımı yulaf kepeği ekmeğimiz, patlıcan salatamız ve acılı hint turşumuz sofrayı şenlendirdi. En güzeli de kahkahalarle bezeli güzelim sohbetimiz oldu.

La Capitana'nın yulaf kepeği ekmeği

Patlıcan salatası

Tabaklara gömüldüğümüz an

Minik karınlarımızı doyurduktan sonra artık terasa çıkarak denize karşı kahve keyfi yapma zamanı gelmişti. Kahveler içildi, fallar bakıldı. Kocaman harika bir Haziran mehtabı tepemizde yükselirken; kahkahalarımız aydedeye eşlik etti.



Günün sonunda, La Capitana'nın içinde o meşhur incir reçelinden parçalar bulunan efsane organik keki ile final yaptık.

İnanılmaz renkleriyle Kaptan'ın küpe çiçekleri
La Capitana'nın kocaman tosbağası:))

Ah ne güzel bir gün olmuştu, beraber gülüp eğlenmiştik, mükemmel yemekler yemiş; en tatlı sohbetleri etmiştik. Bahçede bir sürü çiçek, böcek ve hayvanatla birlikte doğayla bütünleşmiştik. Minik prensimiz Ertuğ bize piyano resitali vermişti. Terasın açılışını da yapmıştık:))

İnşallah yazın ilerleyen günlerinde yeni partilerde buluşuruz dostlar:)

xo xo

2 Haziran 2012 Cumartesi

İntikam Peşinde

Geçen bir gece hava çok sıcaktı, ben de üzerinize afiyet donla yatmıştım dostlar. Sabah uyandım, haliyle çıplak ayaklarımın üzerine basarak yataktan kalktım. Gittim ışığı açtım. Odamın pencerelerinde annemin kızlığından kalma eski, ağır kadife perdeler var, içeri ışık girmesin de rahat uyuyayım diye. Sabahları kapkaranlık yani benim oda. Neyse, ışığı açtım; üzerimi giyinmek için dolaba doğru adım atarken bir de ne göreyim? Yerde halının üzerinde, kapkara bir akrep duruyor.

İlk aklıma gelen "yıllardır görmüyordum" oldu. Bizim evin ufak bir bahçesi var ya, yıllardır evin içinde her türlü haşeratla yaşamaya alışkınız. Çeşit çeşit sinekler böcekler uçar, duvardan fırt diye kırkayaklar, kertenkeleler yürür... Bazen evin içinde akrep de çıkar ama seneler vardı ki görmemiştim. O yüzden önce buna şaşırdım. Sonra düşündüm, ulan yataktan kalkınca ya üzerine bassaydım musibetin, tam karyolanın dibinde yerde duruyor öyle küçük canavar?

Ne yapacağımı bilemeden öyle durup akrebe baktım. Sonra gittim abimin tuğla gibi eski okul kitaplarından birini aldım arka odadan. Geldim akrebin üzerine attım kitabı, üzerine de bastım bir güzel. Sonra da giyinip işe doğru yola koyuldum.

Öğlen annemi arayıp odamdaki akrep cenazesini kaldırmasını reca ettim. Bu esnada bacağımın arkası feci şekilde kaşınmaya başlamıştı. Tuvalete gidip bakınca ne göreyim? Sinek ısırığı gibi ama 1 lira büyüklüğünde bir ısırık. Nasıl kaşınıyor anlatamam. Ulan donsuz gecelerin cezası olarak TRT spikerini işten çıkartmışlardı, ben de pijama giymedim diye akrep kıçımı mı ısırmıştı, ne olmuştu üleyn???

Kaşına kaşına eve geldim, annemle konuşurken kadıncağız demez mi, "kitabın altından akrep çıkmadı!!!" Hiiii, akrebi ezememişim, kaçmış gitmiş. Annem de kızdı, "bir bezle tutup dışarı atsaydın" dedi. Canım annem, hiç bir yaratığı öldürmez o. Arka bahçeden Godzilla çıksa götürüp ormana salar. Bir kere mutfakta fare çıkınca onu zehirleyip öldürmüştü, fare bulaşık makinasının borularını kemirmişti çünkü. O zaman da çok üzülmüştü, zehiri yiyen farecik 2 tane kavanozun arasına çökmüş, "o kadar sevimliydi ki, Ratatuy fareden daha güzeldi" diye içlenmişti anneciğim.


Hülasa, annem, bir daha akrebi görürsemm kendisini uyandırmamı söyleyip konuyu kapattı. Ertesi gün de, yani Cuma oluyor, minik torunu Pelinsu'nun ilkokul 1 yılsonu törenine gitti. Yani akşam eve geldiğimde kediden başka kimse yoktu evde. (Babam Bozcaada'da) Ben de market torbalarını mutfağa bırakıp yatak odama gidip kapıdan çantamı yatağın üzerine attım, sonra gidip terliklerimi giyerek geri döndüm, ışığı yaktım.... VE AKREP ORADAYDI, kapının önünde, kafasına kitapla vurduğum için kızmış, öcünü almak için geri dönmüş, intik am peşindeydi, akrep kan istiyordu, dötümün diğer bıngıldağını da ısırmak istiyordu, yaleppim, evde tek başıma ne yapacaktım???

Ve ben de, ne yapayım diye düşünüp taşınıp; akrebin fotoğrafını çekmeye karar verdim. Ahahaha salak yemin ediyorum gerizekalıyım ya! :)))) Bu mu yani bulduğun çözüm??? Üşenmedim, fotoğrafı çektim, flaş patlayınca sizinki o kara kıskaçlarını titrete titrete pıtı pıtı kaçtı, yine ezemedim yaratığı. Büyük bir dolap var onun altında kayboldu, eğildim baktım, göremedim. Kimbilir hangi deliğe girdi???  Annem eve gelince helecanla yediğim boku anlattım, "beceriksiz" diye kızdı, ulan bas üstüne gitsin, daha ne fotoğrafını çekiyorsun hey yaleppim yaaa!!!



Fakat akrebin dönüp aynen benim odama geri gelmesi hafiften tırsıtmıştı beni. Kafasına vurduğum kitabın öcünü alacak diye çok korkuyorum dostlar. Kızçelere sordum; Lady Charlotte üzerine kolonyalı pamuk atarak yakmamı söyledi, Seval de etrafına alevden çember çizip hapsetmemi önerdi, hani kendini soksun diye. Ama evi ateşe vermeden bunları nasıl yapacağımı kimse bilemedi:)) Sinem annemle uyumamı önerdi. Deniz sanırsam akrebin fotoğrafını görünce bayıldığı için öneri sunamadı, çok korkar yılandan çıyandan akrepten:) Arzu totoma dikkat etmemi istedi. Kübra da maaş alınca bütün evi ilaç ekiplerine ilaçlatmamı tembihledi:))

Sonuçta evde akrep var bir tane, duşta beraber yıkandığım örümcek eyvallah (örümcekleri asla öldürmem, bir tane banyoda var, öyle duvardan beni seyrediyor) ama akreple yatak odamı paylaşmak istemiyorum. Gideyim de şeltoks sıkayım her deliğe dostlar.

xo xo