6 Şubat 2012 Pazartesi

Diamond Jubilee - Elmas Yıldönümü

Bugün, Kraliçe 2. Elizabeth'in tahta çıkışının 60. yıldönümü, sene boyunca Diamond Jubilee-Elmas Yıldönümü şerefine gösterişli törenler düzenlenecek, turlara çıkılacak. Ben de madem bu kadar meraklıyım, bir yazı ile kutlamalara katılmak istedim.

Elmas yıldönümü, bir ömür boyu belki sadece bir kez ve bin yılda ancak iki kez şahit olunabilecek bir hadise. 2. Elizabeth'den önceki elmas yıldönümü, 1897 yılında kraliçe Victoria tarafından kutlanmış. Zaten en uzun süre tahtta kalan kadın hükümran Victoria imiş. Bakalım, onun torununun torunu bu rekoru kırabilecek mi?

Elizabeth'in dedesi 5.George
Elizabeth'in babaannesi, Kraliçe Mary

Elizabet 1926 yılında doğduğunda, dedesi 5.George ile ikonik kraliçesi Mary tahtta oturmakta idiler. Elizabeth'in babası, kralın ikinci oğlu, York dükü Albert; annesi ise, ufak tefek, kanlı canlı bir İskoç kızı idi : Lady Elizabeth Bowes-Lyon. Albert ile Elizabeth'in aşk öyküleri dillere destan olmuştu. İngiliz kraliyet ailesinin bir prensi, ailesi tarafından seçilmiş bir prensesle değil, ilk görüşte aşık olduğu, onu 2 kere reddetmiş bir kızla evlenmişti. Çiftin, Elizabeth'den 4 sene sonra da diğer kızları Prenses Margaret dünyaya geldi.

Elizabeth'in annesi ve babası : Prens Albert ve Elizabeth. York Dükü ve Düşesi

Elizabeth doğduğunda, babası tahttaki kralın ikinci oğlu olduğundan, kral ölünce tahta çıkma olasılığı yoktu. Elizabeth'in amcası, Galler Prensi Edward tahtın varisi idi. Kimse Albert'ın kral ve o öldükten sonra kızı Elizabeth'in kraliçe olacağını düşünmüyor idi. Gerçekten de, 5. George ölünce en büyük oğlu 8.Edward ismiyle tahta çıktı. Ama Edward'a asla taç giyme töreni yapılmadı. Tam bir çapkın olan 8. Edward, dul Amerikalı Mrs Wallis Simpson ile fırtınalı bir aşk yaşamakta idi ve sevdiği kadını kraliçe yapmaya kararlıydı. Kraliyet ailesi ve hükümet bu skandalla çalkalandı. Kilisenin başı kabul edilen kral, boşanmış bir kadınla evlenemezdi. Edward sevdiği kadınla yaşamayı tercih edip  tahttan feragat ettiğini ilan etti. Böylece Prens Albert tahtın sahibi, büyük kızı Elizabeth ise onun varisi olmuştu. (Kekeme ve çekingen Albert'ın başına gelenleri The King's Speech filminde izlemiş idik)

Elizabeth'in annesi, kraliçe Elizabeh - küçük prenses Elizabeth-dul kraliçe Mary - küçük prenses Margaret ve kral 6.George

Albert, babasının ardından devamlılık ve gelenek hissiyatını korumak amacıyla 6.George olarak tahta geçti. Küçük prenses Elizabeth, artık istese de istemese de geleceğin kraliçesi idi. İkinci Dünya Savaşı devam ederken, 16 yaşında tek başına ilk kez halk içine çıktı. 18 yaşında 5 devlet danışmanından biri olarak atandı. Aldığı özel öğrenim dışında araba sürmeyi ve tamir etmeyi öğrendi. Savaşın bitmesinden iki yıl sonra, 21 yaşında ilk denizaşırı turuna çıktı ve tüm İngiliz milletler topluluğunda yayınlanan radyo konuşmasında bütün ömrünü ülkesine adayacağını ilan etti.

Prenses Elizabeth ve kardeşi Prenses Margaret
Prenses Elizabeth, 1947 yılında, beş parasız teğmen Philip Mountbatten ile evlendi. Philip, tahttan indirilip ülkeden sürülmüş olan Yunan kraliyet sülalesinden geliyordu ve kraliçe Victoria aracılığı ile Elizabeth ile akraba sayılıyordu.  (Anlayacağınız, Philip'in annesi, Kraliçe Victoria'nın torun çocuğu muydu neydi, işte bu Victoria bütün yavrularını Avrupa kraliyet ailelerinden birileriyle evlendirdiği için bunların hepsi sonunda akraba çıkıyorlar). Bizim Kurtuluş Savaşımızda yendiğimiz yonanlıların kralı Constantin de, Philip'in amcası oluyordu. Sonuçta Yunan kralı tahttan indirilince, Philip'in annesiyle babası da Fransa'ya kaçmışlardı. Philip okuması için İngiltere'ye gönderildi, donanmaya girdi ve 1939'da kralla kraliçe donanmayı gezerken, iki genç prensese eşlik etti. Böylece geleceğin kraliçesi yakışıklı kocasıyla tanışmış oldu. 1947'deki düğünden önce kral, Philip'i Edinburg Dükü ilan etti. Elizabeth ile evlenerek Philip, çok sevdiği donanma kariyerine veda etmek zorunda kalmıştı.

Prenses Elizabeth ve Philip, Edingburg Dükü

Elizabeth bir sene sonra kepçoş kulaklı ilk oğlu, geleceğin varisi Charles'ı dünyaya getirdi. Onun arkasından Prenses Anne doğdu. 1951 yılında kralın sağlığı bozulmaya başlayınca, resmi görevlerde Elizabeth yer almaya başladı. 6 Şubat 1952 günü, Prenses Elizabeth kocası Philip ile Kenya'da iken babasının öldüğünü ve kendisinin kraliçe olduğunu öğrendi.

6.George'un cenazesi : Kızı Kraliçe 2.Elizabeth, annesi Kraliçe Mary, Karısı Kraliçe Elizabeth AnaKraliçe 

Elizabeth'in taç giyme töreni bir sene sonra 1953'de yapıldı. Bu esnada genç kraliçe ilk skandalını atlatmıştı. Prenses Margaret, kendinden 16 yaş büyük, boşanmış ve iki çocuk babası Yüzbaşı Peter Towsend ile fırtınalı bir aşk yaşıyordu ve onunla evlenmeyi kafasına koymuştu. Elizabeth kardeşinden biraz beklemesini rica etti. Hükümet evliliğe karşıydı. (Towsend boşanmış olduğundan tekrar evlenmesi kilise gözünde caiz değil idi).  Peter Towsend Brüksel'e gönderildi. Margaret eğer Towsend ile evlenirse tahta çıkma hakkından feragat etmiş olacak ve ancak resmi nikah kıyabilecekti. Kilise nazarında evlilikleri kabul görmeyecekti. Hikayenin sonunda Margaret, Peter Towsend'den ayrıldı. Yıllar sonra 30 yaşında fotoğrafçı Anthony Armstrong-Jones ile evlendi. 2 çocuğu oldu. Hızlı ve jet sosyetik yaşadı, zamanının Prenses Diana'sı sayıldı. 2002 yılında öldü.

Prenses Margaret

Yıllar sonra Margaret'in yeğeni Prens Charles, ömür boyu sevdiği boşanmış bir kadınla evlenecek ve bütün haklarına sahip olmaya devam edecekti. Hayret değil mi, zaman nasıl değişiyor. Edward Wallis için tahttan feragat etti, Charles ise Camilla'yı Galler Prensesi yaptığı gibi kraliçe de yapacak görürsünüz.

Prenses Margaret

Kraliçe 2.Elizabeth'in taç giyme töreni 1953 yılında Westminister'da yapıldı ve televizyondan canlı yayınlanan ilk taç giyme töreni olarak tarihe geçti. 900 yıl boyunca İngliz hükümdarlar aynı yerde taç giymişlerdi. Küçük prens Charles ise annesinin taç giydiğini gören ilk çocuk olarak tarih yazdı. Elizabeth; Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Jamaica vs vs 16 milletin kraliçesi olarak İmparatorluk Devlet Tacını taktı, törenden sonra Buckingham Sarayından halkı selamladı.

Taç giyme töremi

Taç giymiş kraliçe, kocasıyla.

60 yıllık hükümdarlığı boyunca Kraliçe Elizabeth, savaşlar, skandallar, isyanlar, hükümet krizleri yaşadı ama hepsini atlatıp, sevilen güçlü bir yönetici, nihayet halkının büyükannesi olmayı bildi. Bu 60 yılı da başka bir yazıda incelemek ümidiyle bugünki tarih dersimizin sonuna gelmiş bulunuyoruz.

Kraliyet mücevherleri gibi parlak ve ışıltılı bir hafta geçirmenizi dilerim.

xo xo

2 Şubat 2012 Perşembe

Sherlock - İkinci Sezon

Bugün hava muhalefeti sebebiyle şirketi tatil etmişlerdi dostlar, ben de ayaklarımı uzatıp geçen sene kendimden geçerek ilk sezonunu izlediğim BBC yapımı modern Sherlock Holmes dizisinin ikinci serisini izledim. Sezonları maalesef sadece 3 bölümden oluştuğu için bir günde bitirmek mümkün. Ama etkisinin bir günden uzun süreceği kesin.

İkinci sezonun ilk bölümünde (A Scandal in Belgravia), Sherlock Holmes'un hayatında iz bırakmış yegane kadın olan Irene Adler ile tanıştık. Bu yeni femme fatale karakteri Lara Pulver oynamış ve müthişti, o eski Humprey Bogart filmlerindeki tehlikeli kadınlar gibiydi ne bileyim. Özellikle hiçbir yeri görünmeden çırılçıplak oynadığı sahnenin koreografisi şahane idi.



İkinci bölüm, en meşhur Sherlock Holmes hikayelerinden birinin uyarlaması : The Hounds of Baskerville, daha çok bir gerilim filmi gibi olmuş. İlk bölüm kadar çarpıcı olmasa da heyecanla izleniyor.

Ama bütün bu ikinci sezon, hatta bu dizi sanki son bölüm için yazılmış : The Reichenbach Fall. Dizi bu sanırım bu hafta Cnbc-e'de yayınlanmaya başlayacak. O yüzden ne olmuş ne bitmiş bahsetmeyeceğim, merak etmeyin. Sadece çarpıldım diyeceğim. Son derece zekice, aynı zamanda belki en duygusal Sherlock bölümü idi. Hikaye kadar oyuncular da kusursuzdu. Özellikle Sherlock'un ezeli düşmanı Jim Moriarty'i oynayan Andrew Scott "Allah belanı versin nasıl böyle oynuyorsun" dedirtti, adama hayran kaldım.


Yine de bu sezonun en çarpıcı teması arkadaşlık idi bence. Sanırım final bölümünde beni bu denli etkileyen de Sherlock ve Dr Watson arasındaki yüzde yüz bağlılık ve sonuna kadar, karşısındaki ne derse desin ona inanmaktan vazgeçmeyen müthiş dostluk oldu. Sezonda sevdiğim bir küçük detay da o meşhur Holmes şapkasının bu seride ortaya çıkması idi.

İkinci sezonda da, Sherlock Holmes ve Doktor Watson'ı kaçınılmaz olarak Benedict Cumberbatch ve Martin Freeman oynuyorlar tabii. Beraber harikalar, kimyaları müthiş. izlediğimiz şeye inandırıyorlar. BBC'ye üçüncü sezonu şimdiden sipariş ettiği için saygı ve sevgilerimi gönderirken, bu dinamik ikiliye de nice sezonlar diliyorum beraber.


Bu diziyi izleyin, izlettirin dostlar. Tam ihtiyacımız olan, son derece zekice ve çarpıcı bir yapım Sherlock. Yılın en iyi işlerinden.
Xo Xo

29 Ocak 2012 Pazar

Prête-moi ta main (2006)

Bu haftasonu birikmiş kitapları okumayı bir kenara bırakıp, birikmiş ucuz dvd'lerimi izlemeye karar verdim dostlar. Bunlardan biri de Prete-moi ta main idi, tam bir pazar günü romantik komedisi!


Filmin yönetmeni Eric Lartigau, senaryoyu Alain Chabat yazmış ve baş erkek rolü de kendisi oynuyor. Baş kadın oyuncu rolünde ise efsanevi Serge Gainsbourg-Jane Birkin aşkının biricik meyvesi; ne yazık ki annesinin güzelliğinden ziyade babasının çirkinliğini almış olan harika Charlotte Gainsbourg var.

Filmimizin konusuna gelince, Luis 43 yaşında bekar bir adamdır. Babası yıllar önce ölmüş, evin hakimiyeti annesi ve 5 kızkardeşine geçmiştir. Ve bu kadınlar artık Luis'in çamaşırlarını yıkamaktan bıktıkları için, onun evlenmesi için baskı yapmaya başlarlar. 31 tane sıkıcı kızla görüşen Luis, aile baskısından kurtulmak için parayla Emma'yı kiralar. Emma 2 ay Luis'in sevgilisi rolünü oynayacak, sonra düğün günü Luis'i terkedecek, Luis bunalıma girecek ve de evlilik bahsi sonsuza kadar kapanacaktır.

Charlotte Gainsbourg - Alain Chabat

Haliyle olaylar beklenmedik şekilde gelişir, Luis'in planları ters teper. Düğünün ertelenmesini Luis'in hatası olarak gören ailesi, Emma'yı geri getirmesini emreder. Luis bu sefer Emma'nın iğrenç davranmasını ister , böylece ailesi bu kızdan nefret edecek ve evlilik bahsi kapanacaktır. Ama Emma ne yapsa, Luis'in ailesi hep onu hoş görmektedirler.


Gayet eğlenceli, türün tüm kurallarına uyan, izlemesi zevkli bir film Prête-moi ta main (Sahte Gelin). Özellikle filmin baş kısımları epey şenlikli, Luis'in o anaerkil, kocaların sesi çıkmayan ailesi çok eğlenceli, klasik olarak sonlara doğru film biraz duygusallaşıyor ve kaçınılmaz mutlu son ile bitiyor.

Romantik komedi sevenler kaçırmasın:)

xo xo

El Orfanato - The Orphanage (2007)

Cumartesi gecesi evdeysen yapılacak en zevkli iş herhalde korku filmi izlemektir. Ben de aldığım fırsat dvd'lerinden birini izleyeyim de biraz korkayım dedim. Fakat El Orfanato-The Orphanage salt korku filminden öte müthiş bir dram, nefis bir filmmiş meğer dostlar.

Film, İspanyol yapımı, başrolde Belen Rueda harika oynamış. Film deniz kenarında müthiş bir malikaneye kurulmuş bir yetimhanenin etrafında dönüyor. Belen'in oynadığı kahramanımız Laura çocukken bu yetimhanede yaşamış evlat edinilene kadar. Yıllar sonra, 37 yaşında, evli ve çocuklu Laura bu koskocaman malikaneyi satın alıp ailesiyle buraya yerleşiyor. Ah gerizekalım, öyle yürüdükçe yer tahtaları gıcırdayan, kapıları garç gurç açılıp kapanan kocaman bomboş bir evde oturulur mu, zaten hata burada. Neyse, Laura ve kocası Carlos'un sevimli oğulları Simon'un hayali arkadaşı var 2 tane. Ama bu eve gelince çocuk 6 tane daha arkadaş bulduğunu söylüyor. Laura oğlanı ciddiye almasa da, Simon ortadan kaybolduğunda hayali arkadaşların bundan sorumlu olduğuna inanmaya başlıyor.



Film klasik korku filmi kalıplarını kullanıyor elbet, kendine kendine dönüp duran gıcırtılı salıncak, duvarların içinden gelen ürkünç sesler, çat çut açılan kapılar... Ama kendi hikayesini anlatırken gayet ürpertici olmayı başarıyor film, yeminle en az 2 sahnede "ananıbacını" diye yerimden sıçradım. Beri yandan film annenin evladına duyduğu sevgiyi alabildiğine güçlü bir dille anlatıyor. Öyle ki film bittiğinde korku ya da gerilim değil, çok çarpıcı, sağlam bir dram izlemiş gibi hissediyorsunuz.


Bu arada filmde kullandıkları klasik kalıplar bana çok çok eski başka bir filmi anımsattı. Hani adam tek başına kocaman bir eve taşınıyor, evde ufak bir çocuğun hayaleti mi ne varmış, merdivenlerden lastik topu atıp tutuyor, tekerlekli sandalye kendi kendine yürüyor filan... Anneeeeee:!


El Orfanato, şahane görselliği, klasik yetimhane hikayesi, ürkütücü olduğu kadar derin duygusal sahneleri ile harika bir film.  Bir gece evde yalnızken ışıkları kapatıp izleyin derim.)

xo xo

28 Ocak 2012 Cumartesi

Shutter Island (2010)

Shutter Island, Dennis Lehane'ın bizde Zindan Adası olarak yayınlanan kitabından uyarlanmış. Kitabı aldıktan sonra dvd'yi fırsat köşesinde 5 liraya bulunca romanı okuduktan sonra izlerim diye almıştım. Çok iyi etmişim. Shutter Island sağlam bir gerilim filmi, hatta tam da karanlık sinema salonunda izlenesi bir film olduğunu düşünüyorum.

Filmi izlemeden önce kitabını okudum tabii, o yüzden senaryonun inanılmaz başarılı uyarlandığını söyleyebilirim. Kitap zaten sanki film olsun diye yazılmış, sahneler hemen zihninizde canlanıyor romanı okurken. Filmi izlerken de hem tipleri, hem mekanları gördükçe "hah işte bu" dedim.

Üstat Martin Scorsese'nin yönettiği flmin başrolünde Leonardo DiCaprio oynamış. Leo artık epey yaşlandı, suratı da haşlanmış patatese benziyor ama ben bir türlü Leo'yu adam olarak düşünemiyorum. Yani benim gözümde hep çocuk, hep delikanlı, büyüyememekten muzdarip. Aviator'da da kendisini bir türlü adam yerine koyamamıştım. Bilmem size de böyle oluyor mu? Fakat bence harika oynamış filmde, onu da belirtmek gerek.


Filmin mekanları da ayrı etkileyici. Zaten etkileyici ve rahatsız edici olmaya çok müsait : Film, okyanusun ortasında tekinsiz bir adadaki, korkunç akıl hastası suçluların kapatıldığı bir hastanede geçiyor. O binalar, kale gibi C koğuşu, su damlayan zindanları andıran koridorlar, paslı demir çubuklar arkasındaki perişan delilerin hali gayet etkileyici. Leo, bu adaya kaçak bir suçluyu aramaya gelen federal polis. Adaya geldikten sonra fırtına patlak veriyor ve Leo ile ortağı adada mahsur kalıyorlar. Tabii biz de bu sıkışmışlık hissinden payımızı alıyoruz. Hastanenin başındaki doktor Cawley'i Ben Kingsley oynamış. Tam onun tipine uyan bu rolde bence çok başarılı idi.


Eğer izlemediyseniz tavsiye ederim. Güzel çekilmiş, güzel oynanmış bir gerilim filmi Shutter Island.

Bu filmden uyarlanmış bir de PC oyunu var, aylar önce almıştım, maalesef gizli obje bulma oyunu. Sevmediğimden değil ama bu konuyla keşke bir adventure oyunu olsaydı, o adada kendimizi kaybetseydik, çok daha heyecanlı olurdu. Yine de ben şimdi oyunu deneyeceğim.
 

xo xo

24 Ocak 2012 Salı

UĞUR MUMCU

Araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 Pazar günü arabasına bomba konularak katledildi. Mumcu, olası bir saldırıdan ailesini koruma maksadıyla arabaya önden binmişi. Arabası, Mumcu'nun karısı ve çocuklarının önünde paramparça olmuştu. O sokağa yayılan parçalar, deliller de bir güzel süpürülmüştü.

O günü hiç unutamadım ben, evimizdeki şoku üzüntüyü unutmadım. O günlerden kalma bir kartpostalım var, bunca yıldır kitaplığımda Can Yayınları rafında durur. Kaç yıl geçti aradan, kartpostal sarardı soldu eskidi, kaç hükümet geldi geçti, neler oldu, neler söylendi...  ama Mumcu'nun failleri hala bulunmadı.

Uğur Mumcu'yu sevgiyle, özlemle anıyorum. Unutmuyoruz, unutmayacağız, unutturmayacağız diyorum.




Işık Kansu'nun yayına hazırladığı Uğur Mumcu konuşmalarından: ( Yazı dizisi Cumhuriyet'te yayınlanıyor olacak)

‘Onlar bir gün savcı olacak’

“İmam hatip okulları ne işe yarar? Bunlar imam hatip olmuyorlar. Yargıç, savcı oluyorlar, kaymakam oluyorlar. Yapılan bir araştırma kaymakam yetiştiren bölümlerdeki öğrencilerin yüzde 41’inin ilahiyat kökenli olduğunu gösterdi. 2000 yılına doğru baktığımızda vali ilahiyat fakültesi mezunu, emniyet müdürü İslam enstitüsü mezunu, kaymakam imam hatip mezunu olacak.”


 

‘Demokraside siyasi suç olmaz’
“Anayasaya koymuşlar ‘Kimse inancından, düşüncesinden dolayı kınanamaz.’ Doğru, kınanamaz, 15 yıla mahkûm olur. İnsanlar niçin hapis yatar, niçin acı çeker? Niçin Ziverbey köşklerinden, işkence karargâhlarından geçer? Bunun bir nedeni var. Daha iyi bir dünya, daha iyi bir demokrasi için.”


“Ben Atatürkçüyüm, ben cumhuriyetçiyim, ben laikim, ben anti-emperyalistim. Ben özgürlükçüyüm. Ben Bağımsız Türkiye’den yanayım. Ben insan hakları savunucusuyum. Ben terörün karşısındayım. Ben yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. Öyleyse, vurun, parçalayın! Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar çıkacaktır.”


17 Ocak 2012 Salı

Altın Küre Güzelleri

Tabii ilk önce Nicole'cüğümüze özel post yaptıktan sonra; Altın Küre ödül töreninde kim neler giymiş bir bakalım. Törenin tekrarını az  önce izledim, karılar o sımsıkı korsajların içinde rahat yürüyorlar mı, şöyle başlarını geriye atıp, giysileri kendinden emin taşıyorlar mı iyice inceledim. Kırmızı halı fotoğrafları başka, elbisenin üstte duruşu başka tabii, içinde rahat hareket edemediğin elbiseyi çıkarıp kenara koyacaksın.

Bu sene kıyafetler çoğunlukla hoştu ama yine de birbirine benziyorlardı; kabarık etekler,  kuyruklar, şu diz altına kadar dapdar gelip dizin altında volanlı volanlı açılanlar... Bu anlamda bence en farklı ve en hoş görünen isim Charlize Theron idi. Muhteşem Dior kıyafeti içindeki Charlize'e hayran kaldım :



Yine de en sevdiğim ve beğendiğim Natalie Portman oldu. O gerçek bir kraliçe, hem kuğular kraliçesi, hem İngiltere'nin hırs küpü kraliçesi Anne Boleyn, hem de çok uzaklardaki bir galaksinin cesur ve aşık kraliçesi Padme Amidala... Ayrıca en son yılların en güzel yüzlü kadını olduğunu düşünüyorum. Ben birine benzeyecek olsam onun gibi olmak isterdim. (Japon gözlü olduğum için iri iri çeki gözlere çok özeniyorum da dostlar) Natalie'nin çingiş pembe kıyafeti Lanvin'miş, bayıldım. Törende elbisenin içinde oldukça rahat görünüyordu ayrıca.




Diğer bir çarpıcı güzel de Angelina Jolie idi. Tabii biz Bugün Ne Giysem izleyerek saten giymenin ne denli zor olduğunu, satenin bütün hataları gösterdiğini vs vs öğrendik. Angelina belli ki bu programı izlemediğinden olacak, sımsıkı taş gibi üzerine oturan bir saten Versace giymiş. Kırmızı ruju da çakmış, bembeyaz mermer bir heykel gibi törene gelmiş. O kadar zayık ki, leğen kemiklerini görebiliyoruz elbisenin üzerinden. Ama ben pek sevmedim kıyafeti, törende ödül verirken de o boynu bir tuhaf göründü, bilemedim. Siz beğendiniz mi?




Habire elalemin giydiklerine laf atan Kelly Osborne, benim yorganıma benzer birşeye sarınıp gelmiş törene aahahah. O saçlar ne öyle kızım?


Mesela latin güzellerden Sophia Vergera da aynı tarz bir elbise giymiş, dize kadar dar, gerisi volanlı, ama o ne kadar güzel giyinmiş, çok beğendim:


Kate Beckinsale daha önce çok gördüğümüz tarzda bir elbise seçmiş ama esmerliğine ve teninin rengine uydurmuş elbiseyi, zaten  çok güzel bir kadın, harika görünüyor.


Dünyanın en muhteşem vücutlu kadını The Body Elle McPherson ise herhalde dolapta sakladığı gelinliğini giyip gelmiş törene, o eteğin altından fırça gibi çıkan tüllerin başka bir açıklaması olamaz:



Tanımadığım bu çirkin kız çok sevimli bir elbise giymiş. hem de beline kemeri çakıp demode görünmekten kaçınmış. Elbisesi pek rahat, oh nereye gidersen giy çık, modeli de küçükken giymek istediğimiz kabarık etekli ama modern bir kesim.


Bak bu kız da küçükken hep hayallerimizi süsleyen kabarık etekli kıyafetlerden birini giymiş ama bu transparan, götünü gösteriyor. Olmamış.


Jessica Alba'nın elbisesinin rengini çok beğendim, tenine çok yaraşmış. Kıyafeti Gucci marka imiş.


Debra Messing'i severim, ama bu tarz kıyafetleri çok gördük, artık sıkıldım :


Emma Stone'un Lanvin'i de yumuşak, dökümlü, içinde rahat edebileceğimiz tarzda bir elbise. Belinde kemer detayı var da ben ondan pek emin olamadım.


Geçen hafta Cnbc-e kanalında çocukluk filmini izlediğim Evan Rachel Wood ise törene tavuskuşu kıyafeti ile katılmayı uygun bulmuş. Bu koyu yeşil tonunu törenin eğlenceli havasına mı yakıştıramıyorum nedir, içime sinmiyor bu renk kıyafetler. Hele o tüyler müyler, tam tavus!


Madonna bacımız ise iki beden küçük The Tudors özentili dekoltesi ve burgulu Osmanbey usulü eteğiyle yine her zamanki rüküş çizgisinden sapmamayı başarmış. Bravo Maddy!


Daha çok var amma yerim bitti:)) Siz kimleri beğendiniz, kimlere güldünüz dostlar?

xo xo

16 Ocak 2012 Pazartesi

Nicole Kidman Golden Globes 2012 Red Carpet

Oscar'ın küçük kardeşi Altın Küre ödülleri dün gece dağıtıldı dostlar, pırıltılı dünyanın en meşhur ve de botokslu yıldızları da birer birer kırmızı halıda yürüyüp salındılar, nefes kesici güzellikteki kıyafetlerini biz çekiştirelim diye göğüslerini gererek sergilediler. Hatta bizim Meltem Cumburlop Altın Küre sahnesine çıktı ve Türkçe "iyi akşamlar" dedi, vay be! Neden çuvala benzer birşey giyinip biraz yersiz bir barış mesajı verdiğini anlamasam da, o sahneden Türkçe 2 kelime duymak çok ama çok hoştu bence, aferim Meltoş.

Blogumuzun kıdemli moda ikonu Nicole Kidman tabii ki türkücü kocasını koluna taktığı gibi yeni cicilerini giymiş, soluğu kırmızı halıda almıştı. Çoğunluğun tercih ettiği kabarık etekli, kuyruklu muyruklu tuvaletlere karşılık, Nicole "ben bir tanrıçayım" buyurmuş ve vücudunu inanılmaz şekilde sımsıkı saran Versace kıyafeti ile "ve Tanrı kadını yarattı" edasıyla törene katılmıştı. Nicole artık o sıpsıska Nicole değil farkında iseniz, incecik beli yusyuvarlak poposu ile heykel gibi idi maşallah!

Kıyafet gri üzeri altın zımbalı bir tasarım. Ama ben yine aynı şeyi söyleyeceğim, keşke Nicole soluk renkler yerine canlı tonları tercih etse. Kıyafet altın rengi olsa mesela ne bileyim...zaten bembeyaz, kızıl saçlı.. böyle soluk renkleri çok sevmiyorum onun üstünde.

Fakat elbisenin fitini kim yaptıysa helal olsun, pes pes pes!





Nasıl buldunuz Nicole'ü?

12 Ocak 2012 Perşembe

Doğumgünü Yemeği ve Çişli Büyü Bozma Seansı

Yeni yılın ikinci kızçeler buluşmasında Seval arkadaşımızın doğum pastasını kestik sevgili seyirciler. Aslında Kırıntı'ya gidecek idik amma karşıda oturan kızçeler eve rahat dönsünler diye buluşma yerini Mecidiyeköy Green Cafe olarak değiştirdik. Ben hiç gitmemiştim buraya daha önce, bazı arkadaşların dediğine göre eskiden çok loş bir mekanmış burası, elleşip öpüşmeye gelirmiş gençler buraya bol bol ahahah. Kayıtlara geçsin ki, biz gittiğimizde mekan gayet aydınlık idi:))

Green Cafe, Ortaklar Caddesinde, Mudo Outlet'in çaprazında imiş, hazır gelmiş, outlet bulmuşken buraya da bir uğradık Kübra'yla, kavanoz aldı Kübracık evine. Ben de kardan adamlı porselen kumbara beğendim, belki sonra alırım, çünkü bir kardan adam istiyorum epeydir. Boyner mağazasında bir tane ev süsü kardan adam görmüştüm ama onu alıp eve koysam Kedicik tırnak törpüsü olarak kullanarak parçalar zannediyorum. Bunları düşünerek mağazada dolanırken Deniz bizi yakaladı, hatta Fatoooş diye seslendi bana her zamanki gibi:))

Birbirimizi bulunca hemen çıkıp mekanı aradık, biraz ileride, kaldırım hizasından aşağıda, yerin dibindeydi gittiğimiz yer. Kafenin girişinde kocaman bir palmiye vardı; ortalık tropik orman gibiydi, kapının ağzına da kurbağa koymuşlar kocaman bitane; gelip geçen oldukça vırraklıyordu eleman.


Restoran kısmında, duvarın tavana yakın kısmına çepeçevre tren ağı döşemişler, arada sırada çuf çuf dönüp duruyor idi tepemizde, hoşumuza gitti.

Ben önceki bir yazımda bahsettiğim 1960'lar esintili kısa elbiseyi giymiştim, yollarda dondum bütün gün tahmin edersiniz ki bu kıyafetle;  Lady Charlotte da oturduğumuz sırada "aaa götün görünüyor Judy" demesin mi, bilemedim artık, inşallah şirkette adım çıkmamıştır dostlar :((


En fazla övgüyü ise elbiseye uysun diye aldığım renkli boncuklar topladı tabii, ben de onları çok sevmiştim biliyorsunuz. Tanesi 10 liraya kaldıysa 2 tane daha alıp boynuma kat kat dolasam; çok mu Mr T gibi olurum, onu kestiremedim henüz.


Yemekte çok güldük, en çok da büyü bozma hikayesinde yerlere yattık. Birinin bir tanıdığı, adına Mişka diyelim; evini dayısının oğlunun arkadaşlarına mı, dıdısının bıdısına mı artık kimse, 7 tane ergen oğlana vermiş birkaç gün kalsınlar, iyilik olsun diyeymiş. Garsoniyer vermek ne zamandır sevap oldu anlamadım ama ahahaha:))) Neyse sonra bu Mişka evine döndüğünde ne görsün? Duvarlara biri elleriyle yağ sürmüş, (ya da  ergenler çok mu eğlendiler acaba??)  ödü patlamış Mişka'nın, aklına tek gelen birinin ona büyü yaptığı ve duvarlara domuz yağı sürdüğü olmuş. Yemeden içmmeden annesiyle beraber bir hocaya gitmişler, hoca da "ananla ikiniz aynı kaba işeyeceksiniz, evin duvarlarına o çişi dökeceksiniz, öyle bozulur büyü" demiş aaahahahahah:))))) Bunlar da eve gelip ana kız göt göte vermişler, Lombak gibi lan aynen, leğene işemişler şar şar, sonra da şırıngayla büyülü duvarlara çiş zerketmişler ahahahaha. Büyü bozulmuş mu bilmiyorum ama biz çok güldük bu olanlara:))) Acaba leğeni de hoca efendi mi tutuyordu onu da öğrenemedik, öyle ya adamın da bir karı olmalı idi bu işten hey yaleppim :)))


Yemekte antrikot, fileminyon, ızgara tabağı, mozarellalı bonfile seçtik. Izgara tabakları dopdolu idiler; antrikotlar kocamandı; fleminyon da gayet iyiydi... Bizim bonfileler ise cücük kadar geldi yeminle; berikilere bol keseden dağıtıp etin kalanını bize pay ettiler de ufacıcık mı kaldı bize anlamadım. Ben doydum tabii midem küçük olduğu için yine ama diğerleri epey bir söylendi:)) Benim de gözüm doymadı:)


Ama asıl bomba filtre kahve idi, doğum pastasıyla içmek için kahve söyledik, ay amaannn french press'in yarısına kadar kahve koyup getirmişler, şoka girdim ben bir kahve bağımlısı olarak, bakakaldım. Ömrümde bu kadar az kahve görmemiştim dostlar. Garson küçük bir kızdı, "ben birşey bilmiyorum" dedi çıktı işin içinden. Biz de onun üstünü çağırıp bir posta olay çıkarttık; hızımızı alamayıp bir posta da hesap ödeme esnasında olay çıkarttık. Hesabı ayrı ayrı ödeyeceğiz dedik, tabii garson kızcağıza inme indi, 9 kişiydik, tek tek hesaplaması imkansızdı... Tabii biz her zaman hesabı kaç kişiysek bölüp öyle öderiz. Tek tek o bunu yedi, ben şunu yedim diye hesaplamayız. Bunu bilemeyen kızcağız gitti, geri geldi, süklüm püklüm bizi kasaya davet etti... O zaman ben de uzatmadan "pos makinesi getir, herkesten şu kadar çekeceksin evladım" dedim. Arzu niye parayı buçuklu söyleyip kızın başına iş çıkartmadım diye kızdı. "Ayol kızcağız senin yarı yaşında" deyince sustu ama:)))

Restorandan çıkınca yine üşüdüm, öff güzel olmak ne kadar zor kardeşim, şıklık uğruna titredim yahu zangır zangır. Neyse ertesi gün mis gibi uzun paçalı içdonumu giydim, sıcacık geldim işime de rahat ettim ohhh:)))

Aman dikkat, üşütmeyin kendinizi bu havalarda.

xo xo


NOT: yahu elimde değil, o işeme olayını her dinleyişimde aklıma şu görüntü geliyor ahahah:


10 Ocak 2012 Salı

Kate Alert : Tezekli Gala Gecesi

Pazar gecesi, ailemizin çüküprensi William ile güzel düşesi Kate, Steven Spielberg'in yeni filmi WAR HORSE'un galasına katıldılar Londra'da dostlar. Film bir romandan uyarlama imiş, filmin müziğini de John Williams yapmış sağolsun canım benim. Filmin kahramanı bir at, dolayısıyla başrol oyuncusu da at ve bu atı da kırmızı halıda yürütmüşler, bol bol salmıştır hayvancağız artık halıya tezekleri ahahaah:))

Düşes Kate bu tezekli gala gecesinde, kırmızı halıda dantelli uzun bir tuvalet ile yürüdü (Kıyafet Temperley modaevinden imiş). Upuzun etekleri, dalga dalga saçları ve pırlantalı safir nişan yüzüğü ile Düşes hazretleri kırmızı halıda uçar gibi süzülürken; prens kocası da itinayla aman fönü bozulmasın diye karısına şemsiye tutuyordu:





Elbisenin yakasına bayıldım, gerdanımı açmayı sevdiğim için bu tarz yakalar çok hoşuma gidiyor. Keşke Kate saçlarını iki yandan elmaz tokalarla tutturup göğsünü bağrını biraz açsaydı. Saçları şahane ama bazen toplasa daha çok hoşuma gidebilirdi.



Düşes'in kadife çantası, geçen McQueen kadife tuvaletle taşıdığı çanta sanırsam.
Ben bu haberleri İngiliz boyalı don basınından takip ediyorum biliyorsunuz. İşte o "gaste" Kate'in bileziğine "gümüş" demiş, a gerizekalılar, elmas o elmas aahahaahah, kraliyet elması hem de:))

Ben bu tarz kıyafetleri pek sevmiyorum, Kate çok güzel ve uzun olduğu için ona yaraşmış, kibar ve zarif görünüyor. Ama bence çanta olmamış.

Siz ne dersiniz, beğendiniz mi Kate'in bu halini?

xo xo