14 Mart 2012 Çarşamba

Doğumgünüm Şerefine Muhteşem Yazı : İŞTE HAYATIM

Hastalıktan kırılıp 2 gün işe gidemedim, bari bloga çalışayım dedim ve kocaman, eski moda fotoğraf albümlerini indirip hayatıma şöööyle bir göz attım sevgili seyirciler. Kutlu doğum haftamın şerefine kendime İŞTE HAYATIMIZ formatı uyguladım. Bakalım hep sonunu okuduğunuz bu hikayenin başı nasılmış bir bir yazdım. Blog'un prequel filmi gibi oldu resmen:)



Küçük Judy, 1978 senesinin kocakarı soğuklarında, Taksim Acil'de, ailenin tekne kazıntısı ve de şımarık prensesi  olarak dünyaya gelmişti. Böylece çocukluğunu seksenli yıllarda yaşamayı ve en şahane çizgi filmlerle büyümeyi garanti altına almıştı. Aferim uyanık!



Küçük Judy bildiğin yabani bir çocuktu. Poz vermeyi de hiç sevmezdi. Birinci yaşında fotoğraf stüdyosuna gittiklerinde, suratını ekşite ekşite lütfen bakmıştı kameraya


Üçüncü yaş fotoğrafı çekilirken poz versin diye babası o kadar maymunluk etmek zorunda kalmıştı ki, adamcağız fotoğraf çekilene kadar mosmor kesilmiş, bir daha da fotoğrafçıya filan gitmeyeceğini ilan etmişti



Halbuki birkaç sene sonra, küçük Judy'e bir kokoşluk gelecek, maşallah poz keser olacaktı. Pazar günleri babasının elini tutup Bebek Parkına giderlerdi. Küçük Judy kaydırağa çıkar, ama tepeden bakınca kaydırak pek yüksek görününce ağlayıp keko gibi tepede kalıverirdi. Yazık, babası o yaşına göbeğine bakmadan kaydıraklara tırmanır, kızı aşağı indirirdi. Ne çile çekmişti adamcağız küçük Judy yüzünden. Eve dönerken de o zamanların Süreyya Restoranının kapısındaki direklere tutunup dönmece oynarlardı. Küçük Judy de maşallah pozları verirdi arka arkaya. Ama yabaniliği devam ediyordu misafirliklerde babasının dizine yapışır bırakmaz, kimsye kendini elletmez, öptürmez, sevdirmezdi.



Küçük Judy siyah önlüğü, beyaz yakası ile okullu olmuştu. Atatürk büstünde yazan "Atam İzindeyiz" yazısını, izne çıktık, tatildeyiz diye anlıyor, "izne çıktıysak niye okula geliyoruz" diye düşünüp düşünüp işin içinden çıkamıyordu. Eh, Yakari, Musti gibi embesil çizgifilmlerle büyümekte olan bir yavrudan daha mantıklı çıkarımlar beklenemzdi herhalde. Ama artık düşünmesi gereken başka problemler vardı: 4. sınıftayken 23 Nisan töreninde küçük Judy balerin olmuştu. Dans adımlarını öğrenmesi gerekmekte idi.



Küçük Judy yavaş yavaş büyüyordu. Yani ebat olarak gerçekten irileşmekte idi. O çırpı hali gitmiş, genç irisi, dana gibi bir çocuk ortaya çıkmıştı. Hatta seksenlerin sonuna doğru Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu bile dondurma yiyerek kutlamıştı. O arkadan beş kulak yapan da abisiydi herhalde:)



O yıllarda bebelere evde doğumgünü yapmak pek önemliydi. Şimdiki gibi şekilli,süslü püslü, yok arabalı, yok barbi bebekli pastalar yoktu. Bildiğin yuvarlak pasta alınırdı Özsüt'ten. Ama bazen 2 katlı olurdu pasta. O zaman doğumgünü çocuğunun havasından geçilmezdi. Yavaştan ortaokula başlayan küçük Judy, doğumunu kuzenleriyle kutluyordu. Odasının duvarlarına okuduğu dergiden ne posteri çıksa onu asıyordu mal. Allahın belası Milli Vanilli ile ömründe dinlemediği Jason Donovan posterlerinin orada ne işi vardı, başka bir açıklaması yok. Ama Lewis adamını duvara asmakla ince zevkini o yaşlarda göstermiş olsa gerekti, kedi canını senin küçük Judy



Kuzenleriyle yaz tatillerinde çok eğleniyordu küçük Judy. Hele bir sene bahçede kurdukları çadırın tadı damaklarında kalmıştı. Çadırda yiyip içip sefa sürmüşler, büyükler de hiç gocunmadan onlara yemek ve içecek taşımıştı. Küçük Judy ile kuzenlerinin sefa pezevengi olacakları taa o yıllarda belliydi. Ulan ne içtiğinizi sanıyorsunuz, ayran içiyorsunuz veletler, havanız kime? :)))


Tabii o yılları anmışken, ananastan bahsetmemek olmaz. Ananas, o zamanlarda bulunmaz bir meyveydi. Meret, senede bir gün, yılbaşında eve alınırdı ve her seferinde üşenmeden ananasla hatıra fotoğrafı çektirmek, vakayı adiyeden sayılırdı. Fotoğraf çekimi için en şahane çingiş pembe eşofman takımını giyen küçük Judy, kıymetli ayısı felfecir gözlü Mişka'yı da çekim için özenle süsler; kulaklarına kurdeleler, efendime söyliyeyim, boynuna fular ne bulsa takıp takıştırırdı zavallı ayıcığa. Şimdiki çocuklara inanılmaz gelebilir ama o zaman öyleydi evladım!



Küçük Judy artık büyümüş, bıyık çıkartmış ve liselim moduna girmişti. Abileri onu hala küçük erkek kardeşleri olarak gördüğünden midir nedir, biraz erkek fatma tavırları vardı. Okula giderken giydiği çirkin gri etekten başka eteği yoktu. Delişmen, iri yarı birşeydi, o ne be öyle?


O yıllarda ilk kedisi Garfield ile tanışan Judy'nin isyankar stili de gözlerden kaçmıyordu. Dönemin modasına uygun, suratının yarısını kaplayan siyah çerçeveleri; ezik model uyuz atkuyruğu saçları, bir güzel parçaladığı yırtık jeans'i ile ergoşluğa merhaba demişti.


Doksanların ortalarına yaklaşırken Judy liseden mezun olmuş, deli danalar gibi üniversite sınavına çalışıyor idi. Kurslar, sınav stresi derken tatsızdı o günler. En büyük eğlencesi, Özgür arkadaşıyla, okulun yanında yeni açılan Akmerkez diye bir alışveriş merkezine gitmek, yürüyen merdivenlere inip binmek, marketten püskevit, kola alıp yemek katında oturup muhabbet etmekti:)

Özgür:)

1995 senesine geldiğimizde, küçük Judy babalar gibi bir bölüm kazanmış (buna girersen hemen iş bulursun, aç kalmazsın bölümü) ayrıca giyim stilinde değişiklikler yapmıştı. Bunlar onun Guns n' Roses yıllarıydı. En önemli aksesuvarı, Axl Rose bandanası idi. Fazla arkadaşı olmamasına şaşmamalı:) Günlerce yuvarlak John Lennon çerçevesi, mavi kareli Axl gömleği aramıştı. Bu kafayı taktığını arayıp bulma huyu ta o zamanlarda varmış küçük Judy'de.


Üniversite hazırlıkta, arkadaşlarının baskısıyla küçük Judy makyaj yapmaya başlamış, kızların hediyesi Revlon marka farı ve flormar marka o yılların modası kiremit rujuyla tipik doksanlar genç kızı olarak gezmeye çıkmıştı. Kaçınılmaz olarak permalı saçları kocaman kabarıyor, o lanet ruj silinip sadece dudağında bir çerçeve kalıyor, giydiği bermudalar hep kırışıyordu. Seksenlerde çocuk olmak ne kadar güzelse, doksanlarda yeniyetme olmak o kadar zordu sanki:)

permalı saçlar, kiremit rengi rujlar, evlerden ırak bir manzara:) 

Yavaş yavaş 20 yaşına gelirken, Judy'nin tarzı yine değişime uğramıştı. Limon mudur nedir antika bir markanın indiriminden kaptığı kadife ceketini sırtından çıkartmaz olmuştu. Ceket hala hayatta ve sağ ve Judy onu giymekte. Ama o kazağı o pantülün içine sıkıştırmak, bir de kemerle belini sıktırıvermek nasıl bir mantık idi, genç Judy hangi akla hizmet böylesine şuursuz giyinmişti açıklaması yok dostlar. En iyisi suçu 90'lı yıllara atıp kaçalım. O zamanlar adet öyleydi diyelim.


Hafakan getiren permadan kurtulmak için saçını kestiren Judy'nin odası hala posterlerle kaplıydı. Annesinin "aman odada yeşillik olsun" diye zorla sokuşturduğu papirüs (papirüs ne la, kağıt mı imal edecekmişiz acaba) bir köşede ilgisizlikten sararıp solarken, ona verilmeyen tüm sevgi gıdası, zavallı anneciğinin Eminönü'nden inleye inleye taşıyıp getirdiği goril bozması korkunç orangutan oyuncağa verilmekte idi.

Ayıcık, papirüs, japon abim ve muhteşem taytım, harika kazağımla ben:) 

O yıllarda, genç Judy ölüm diyetleri, lahana çorbaları ile zayıflayarak 48 kiloluk incecik bir kız olmuştu. Daha haberi yoktu ama artık aynı Kate gibi sıpsıska idi, bacakları bile incecikti o günlerde. Bir daha asla o kadar zayıflayamayacaktı. Ama sonunda çok hasta olup tedaviye başlamış, bir güzel kilo alıp dana gibi olmuş, sıska günlere elveda demişti.



Yavaş yavaş 2000 senesi gelirken, genç Judy eski pejmürde günlerine geri dönmüş, arkadaşlarıyla deli gibi içip eğlenerek üniversitede kalan en son günlerini zevkü sefa içinde geçiriyordu. Paraları yoktu ama neşeleri boldu, marketten aldıkları biraları balkonda içmek çok zevkliydi.


2000 herkesin dilinde idi : Milenyum! Yılbaşı gecesi teknolojik felaket yaşanacağı, bilgisayar sistemlerinin çökeceği aman efendim neler neler olacağı söylenmişti. 31 Aralık 1999 gecesi, Judy ve arkadaşları bir evde toplanmışlar, yiyip içip kutlama yapacakken akıllarına Taksim meydanına gitmek geldi. Artık nasıl yapıp ettilerse, tam geceyarısı, Athena'nın konser verdiği meydana ulaşmayı başardılar. 2000 senesine Taksim meydanında girmeyi başarmışlardı.



2000, üniversite hayatının bittiği seneydi Judy için. Yıllar sonra hayatımınn en güzel yılları diyeceği üniversite  döneminde İngilizce öğrenmiş, özgürce gezip tozmuş, deliler gibi içip sarhoş olmuş, İsveç'e, Macaristan'a, Japonya'ya giderek yurt dışı görmüştü. Ne yazık, kaygısız öğrencilik yılları artık sona ermişti. Gerçek hayat başlamak üzereydi.



Mezuniyet balosunda bir kere daha erkek fatmalıktan çıkıp uzun elbise ve hayatının en yüksek topuklarını giyen Judy'cik bütün gece dans edip kafayı çekmişti. Ah bir bilse, iş hayatı ne mendebur; mezun oldum diye hüngür sümük ağlardı herhalde.


Genç Judy deli gibi iş arıyordu. Hani ulan o bölümü bitirince şıp diye iş bulacaktı ha? Arkadaşları birer birer kapağı mis gibi şirketlere atarken, bizimki evde koca manda kasa bilgisayarda roman yazıp insan kaynakları gazetesini okuyordu. İnanılır gibi değil ama iş bulamıyordu. O da saçlarını kısacık erkek traşı kestirip eski arkadaşlarıyla içmeye gitmişti. O tarihlerde Fermentasyon isimli barda Eskici diye bir grubu dinlemeye giderlerdi sık sık. Cem Karaca şarkılarına bağırarak eşlik etmek ne zevkli idi.


2001 yılında, mezun olduktan 9 ay sonra, genç Judy şeytanın bacağını kırmış, kendine bir iş bulmuştu. Maalesef bir daha içinden çıkamayacağı bir sektöre adım attığından haberi yoktu:) Ama ne şanslıydı ki, kısa zaman sonra, can dostu Lady Charlotte ile burada tanışacaktı. Sık dişini Judy, az kaldı:)


2001 senesinde Judy'cik bir kayıp yaşadı. Kediciği Erol trafik kazası geçirip öldü. Ailesi bu gerçeği ondan saklasa da, Judy geceyarıları kendini sokağa atıp kedisini aramaya başlayınca, babası pat diye Erol'un öldüğünü söyledi bir gün. Judy iki hafta ağladı, ağzını bıçak açmadı. 2 haftanın sonunda ikiz kulelere uçak çarpınca kendine geldi. Yasına son verdi.


Aradan 1 sene geçtiğinde, Judy'cik yine değişmişti. Saçlarını biraz uzatmış, askılılar, denim eteklerle yaşına uygun spor bir görünüme kavuşmuştu. Hatta file çorap ve topuklu ayakkabı bile giymişti. Neyse sonra işyerinde asla file çorap giymemek gerektiğini öğrendi ve bu hatayı bir daha yapmadı.


Sene 2003 olmuş... Judy çalışıyor, haftasonları kafa çekmekten geri kalmıyordu. hala rahatsızlık duymadan Kameriye'ye gidip kocaman biraverleri devirebiliyor, bana mısın demiyordu. Hala gençti güçlüydü. Bir örnek tişörtleriyle garson kızlar gibi göründükleri o gece, Özgür'le kaç tane biraver içtiklerini hatırlamıyordu bile.


2004 senesinde Lady Charlotte ile Judy çok acayip birşey yapacaklardı ama henüz bunun ne olacağına karar vermemişlerdi. Şimdilik Taksim meydanında sucuk döner yiyip ayran içerek beyin fırtınası yapıyorlardı. O mereti ne zaman yeseler çırçır olurlardı ve henüz Refllor denen mucize ilacı keşfetmemişlerdi. O günlerde ne Sedergine bilirlerdi ne vitamin. Allahım, böyle herşeyi yer içerler, bana mısın demezlerdi. 20'li yaşlarda ve taşşş gibiydiler yaleppim:) Şimdiyse her gün "benim oram ağrıyor", "benim şuram tutmuyor," "bana doktor bunu verdi, sana ne verdi" türevinden konuşmalar yapıyorlar...



O senenin sonuna doğru, Cihangir'de Lady Charlotte'un doğumgününü kutladılar. Sadece 2 hafta sonra ise büyük projeleri hayata geçti : Bir blog! Blogun ne olduğunu bile bilmiyorlardı ama öyle bir moda vardı madem, biz de yapalım dediler ve ondan sonra bu hikayenin devamını, bütün maceralarını, seyahatlerini, hikayelerini, şiirlerini, dertlerini bu blogda anlatılar.

Judy & Lady Charlotte  - Ekim 2004

İşte Küçük Judy'nin hayatı böyle geçmişti, büyük Judy'nin maceralarını ise 2004 Kasımı ayından beri burada okuyorsunuz zaten. Böylece sondan başa gidip bir modaya daha uymuş oldum aman klavyeme sağlık dostlar:)

xo xo


13 Mart 2012 Salı

İki Film Birden : Meryl Streep

Meryl Streep'i sevmeyen var mı? Varsa da ben görmedim. Benim bu kadını sevmemin salt sebebi gençlik yıllarında oynadığı muhteşem dramlar değil. Doksanlarda "Death Becomes Her - Ölüm Kadına Yakışır" ile kariyerinde bir kırılma yaşaması ve komedi oynaması; yaşlandığı halde diğer aktristler gibi anne rolleriyle kısıtlanmaması, farklı farklı rolleri canlandırması ve ödül törenlerindeki esprili, samimi konuşmaları Meryl Streep'i sevme nedenlerim. Bir de ilk aşkı ve nişanlısı John Cazale kanserden ölürken herşeyi, yeni başlayan kariyerini bir kenara koyup sonuna kadar yanından ayrılmamış olması beni çok etkiler. Daha etkileyici olanı,  hayata küsmeyip yeniden aşkı bulup evlenerek mutluluğu yakalamasıdır hatta.

Geçenlerde, bu şahane kadının bir dram bir komedi filmini üstüste izledim. İkisinde de müthişti. Filmlerden ise komedi olanını tercih ettim:

It's Complicated (İlişki Durumu Karmaşık) (2009)

Meryl Streep, Alec Baldwin, Steve Martin

Hiç beklentisiz başına oturduğum bu romantik komedi beni gerçekten güldürdü ve eğlendirdi. Umduğumdan daha komik çıktı açıkçası. Filmimiz Jane'in eski kocası ile yeni tanıştığı mimar sevgili adayı arasında kalmasını anlatıyor. Jane kocası Jake'den 10 yıl önce boşanmıştır. Büyük oğulun üniversite mezuniyeti için ailecek New York'da buluştuklarında, Jane ve Jake başbaşa yiyip içip sarhoş olup, geceyi beraber geçirirler ve gizli bir ilişki yaşamaya başlarlar. Jake bu esnada yeni genç karısı ile tüp bebek çalışmaları yapmaktadır. Bu stresten bunaldığı için eski karısının tanıdık konforu onun hoşuna gitmekte, Jane ise durumdan rahatsızlık hissetmektedir. Evini yeniden düzenleyecek olan mimar Adam ile tanışınca, kahramanımız iyice arada derede kalır.

Başarılı oyuncuları ile eğlenceli bir romantik komedi izlemek isteyenlere tavisye ederim, ben çok sevdim bu filmi hatta bir kaç sahnede sahnede sesli güldüm:)) Sadece, mimar Adam'ı oynayan Steve Martin çok çirkin yaşlandığından, eski koca Alec Baldwin ile Meryl daha güzel görünüyorlardı birlikte:) Alec Baldwin de bencil ama şeytan tüylü bu adama cuk oturmuş. Çok beğendim.



The Iron Lady (Demir Leydi), 2011

Meryl Streep, Jim Broadbent

Demir Leydi, marketten süt alan yaşlı bir kadının hikayesi gibi başlıyor. Kadıncağız zor bela sütünü alıp ayağını sürüyerek evine yürüyor, kocasıyla karşılıklı kahvaltı ederken içeri giren yardımcısı "Leydi Thatcher?" diyor ona. Ve kahvaltı masasında kadının tek başına oturduğunu anlıyoruz. Alzheimer hastalığının pençesndeki bu kadın, 20. yüzyılın en etkili politikacılarından, batı aleminin ilk kadın başbakanı, Margaret Thatcher'ın ta kendisi. Yıllar önce ölmüş kocasının hayali ile yaşamakta, kendini hala başbakan zannetmekte, gelgit akıllı olmuş bir zamanların demir leydisi.

Film, yaşlı Maggie'nin bölük pörçük geçmişi hatırlaması yoluyla gelişiyor. Keşke böyle olmasaymış, keşke lineer bir zaman akışıyla bakkal çocuğu Maggie'nin azmini, erkek dünyasıyla mücadelesini, politikada yükselmesini, verdiği kararların sebep ve sonuçlarını ve Thatcher'ın düşüşünü izleseymişiz. Yaşlılık yıllarına fazlaca ağırlık verilmiş, kariyerinin en önemli meseleleri (Falkland savaşı, madenci grevi) kısa kısa geçilmiş. Açıkçası ben sıkıldım bu filmi izlerken. İyi ki sinemada izlememiş dedim.

Filmi tamamen tek başına Meryl Streep götürüyor. Yaşlılığını da, bizim bildiğimiz başbakan haliyle de Maggie'yi yaşatıyor adeta. Aksanı, ses tonu mükemmel. Makyaj da ona yardmcı olaca derecede kusursuz. Ondan başkası oynasa film batardı kesinlikle. O yüzden Meryl Streep seviyorsanız izleyin derim, yoksa sıkılabilirsiniz benim gibi.



xo xo

11 Mart 2012 Pazar

Doğum grubuyla bir gün

Oh tabii benim doğum grubum değil, Özgür'ün doğum grubu. Özgür benim en eski arkadaşım. Tanıştığımızda onun kapkalın tek bir kaşı, benim de bıyıklarım vardı, ergoşluğumuzun hormonal patlamalarının zirve yaptığı yıllardı. Liseyi beraber okuduk, sonra ayrı üniversitelere gittik, farklı sektörlerde çalıştık.  Özgür her zaman hırslı ve kararlı olmuştur, birkaç sene önce de bizim gibi bekar gezmeye niyeti olmadığını bildirip evlenmeye karar verdi ve sevgili kocacığı Ümit'i bulup düğün dernek dünya evine girdi. Geçen sene de ilk çocuğu minik Can'ı doğurdu.

Can da benim gibi Mart doğumlu bir balık yavrusu olduğundan kalbimde ayrı bir yeri vardır. O yüzden Özgürcük bize evlere şenlik bir email atıp yavrusunun 1. doğum gününe çağırdığında Lady Charlotte ile gitmeye karar verdik. (Evlere şenlik çünkü üşenmemiş hamile kaldığı günden doğumuna kadar herşeyi bir bir yazmış, 3 sayfa mail doğumgünü daveti). Şimdi tuhaf gelebilir tabii, ne var canım, karar verilecek bir şey mi? Kalkıp gidersin arkadaşına diye düşünebilirsiniz. Ama öyle değil dostlar, Özgür Sarıgazi'de oturuyor. Bizim için gitmesi de dönmesi de imkansız görünen bir yer.


Uzun planlama sürecinin ardından Lady Charlotte ile Kadıköy'de buluşmaya karar verdik.  Kadıköy'de 20 dakika taksi bekledik, aslında bir tane bulmuş idik, ama  "ben karşının taksisiyim apla" numarası çekti. Bilmem artık doğru mu, pis günahı boynuna? Sonra gençten bir delikanlı bizi Yeni Sahra köprüsü varmış, oraya bıraktı. Özgür'ün kocacığı buralarda bir yerde çalışıyormuş, biraz da onu bekledik, buluşunca arabaya doluşup Sarıgazi'ye gittik ama buraya kadar gelmişken Ankara'ya da uğrayıversek olurmuş hani:) Kafamdaki uzak kavramı değişti, Beylikdüzü meğersem ne kadar yakınmış merkeze dedim. Sarıgazi sen nasıl bir yersin?

Özgür bizi çamaşır suyu lekeli eşofmanı, ağzı burnu yamulmuş ev tişörtü ve de paççoz saçlarıyla karşıladı:) Oğlan maşallah ortalıkta kurmalı bebek gibi koşturup duruyordu, zaten 4 kilo doğmuş idi, hiç emekleme yok, direkt yürümeye başlamış:)) Annesi aldı onu banyoya girdiler, biz de Ümit'in arkadaşları ve Özgür'ün çok sevdiğim kardeşi Taylan'la salonda oturduk. Hani yabancılar arasında geçen o saçma sapan konuşmalardan yaptık, mesela kızın biri balon şişiremiyormuş. "Önce balonu esneteceksin, sonra üflerkn direnme noktasını aşman gerekiyor, o noktayı aştın mı tamam". Böyle bir sohbet ediyoruz, ulan biz ne konuşuyoruz diye düşünüyordum sürekli ama bu iyi halimizmiş meğer dostlar.


Bu esnada Özgür kendini süslemiş, oğlanı da kocaman bir pantül, eşşek kadar kırmızı papyonla şebeğe çevirip yanımıza yollamış idi:))) Yavaştan misafirler de gelmeye başlamıştı, gelenler hep küçük çocuklu çiftlerdi. Salonu bir sürü yerden bitme ufaklık ve onların deli deli hareket eden ebeveynleri doldurmuştu. Bunlar kimdi? Özgür'ün bu kadar arkadaşı olamazdı, iş yerinden de değillerdi? Meğersem bizim kız hamileyken doğum grubuna katılmış, vakti zamanı gelince hepsi aynı zamanlarda pırtlatmışlar. Doğum grubunun içine düşmüşüz anlayacağınız.

Lady Charlotte ile oturduğumuz koltuktan kıpırdayamıyorduk. Küçük canavarlar ortalıkta yuvarlanırken anaları "aman çaylara dikkat, çocuklar devirmesin" deyip duruyorlardı. Hanım hanım sen çocuğuna mukayyet ol da saldırmasın çayıma diyemedim:) Hele bir tane ufaklık, Can dışında tek oğlan o idi,diğerleri hep kız; aaa hangi kızın yanına koydularsa çat çat hepsine bir tokat patlattı. Manyak anası da "yapma oğlum "demekten başka bir müdahalede bulunmadı, zaten sürekli çocuğun başında, hiç rahat bırakmadı yavruyu. Misafirlik boyunca sadece oğluyla ilgilendi, hep tepesinde dikildi. Ama tokat atarken engel olmadı. Bence o yüzden şimdiden saykoya bağlamıştı yavrucak.


Tabii sonra klasik çocuk yarıştırma başladı, Can yürüyor ya, diğer tokatçı oğlan yürüyemiyor mesela, "ama bizimkinin 9 tane dişi var, sizinki diş bakımından geri" diye lafı çarptılar. Berikiler "aa bizim kızın 12 tane birden dişi var hıh" diye onlara çaktı ahahah. Diğeri "biz 4 aylıktan beri müzik kursuna gidiyoruz" deyince zaten ben koptum. "Biz" diye konuşmak bir kenara "biz uykudan yeni kalktık, suratımız asık o yüzden", 4 aylıkken kurs kariyerine başlayan miniğe üzülmedim değil:)

Özgür tabii sürekli panik halinde koşturdu, herkese çay, meyva suyu, şarap içirip bolca yemek yedirmeye uğraştı. Biz de kısır, zeytinyağlı sarma, börek, poğaça, ev yapımı tiramisudan yedik. Sonra Özgür'ü zorla yanımıza oturttuk, biraz sohbet edelim diye ama frekans tamamen değişmiş, o artık başka bir dünyanın insanı olmuş idi. Bakıcısını çekiştirip durdu, yapa yapa bakıcı problemi muhabbeti yaptık sizin anlayacağınız.


Akşam olunca fazla gecikmeden kalkalım dedik, Taylancığım bizi Kadıköy'e kadar götürdü sağolsun. Kafamız kazan gibi olmuş dostlar, bir süre hiç konuşmadan yürüdük Lady Charlotte ile:))) Hazır gelmişken Bahariye'deki THE END tükkanına uğradık. Bana Mehmet göstermişti burayı, süper dvd'ci, tanesi 5 tl'den bütün Oscar filmlerini topladık, oh. Sonra düşünün oturup kahve bile içmedik, koşa koşa iskleye gelip evlere dağıldık. Ben 7'de evdeydim, Lady Charlotte 1 saat daha sonra gidebilmişti evine.

Doğumgününe giderken Seval'in kınasında giydiğim sarı elbisenin üzerine siyah ceket giydim hırka yerine. Lady Charlotte çok beğendi sağolsun. Ben de kendimi beğendim, fotomu koyayım da blog şenlensin:



Şimdi film mi izlesem, kitap mı okusam, karar veremedim. Haftasonu ne kadar kısa değil mi?

xo xo

8 Mart 2012 Perşembe

Kate Alert : Kraliçe Elizabeth ile Jübile Turu Açılışı

Bugün, genç düşes Kate için, kraliyet hayatında düğün gününden sonra belki de en önemli gün idi sevgili asalet-sever dostlarım. Gün boyunca, Kraliçe 2.Elizabeth ile beraber resmi kraliyet görevlerini yerine getiren Kate, Leicester'da Jübile turunu başlatan Kraliçe'ye eşlik etti.


Büyükannesi bu özel günde gördüğüm en çingiş pembe kıyafetle parıldarken, Kate beldeki fırfır modasına uyan, koyu yeşil, kumsaati formunda bir elbise ve ceket takımı giymişti. Sanki 1940'lar esintisi taşıyan elbisesi biraz fazla dar ve kısa mı olmuş acaba? Hani iş görüşmesine giderken aman çok dar ve kısa etek giymeyin, rahat edemeyebilirsiniz derler ya, o yüzden:



Neyse, Kate yine güzel idare etmiş. Ben olsam donları fora etmiştim. Kraliçe ile katıldığı bu önemli günde çok cici bir de şapka takmış Kate'cik. Mücevher olarak ise William'ın Noel hediyesi elmas küpeleri ve rahmetli Dianacığımızdan miras kalan ikonik safir nişan yüzüğünden başka birşey kullanmamış. Yani William annesi ile özdeşleşmiş o yüzüğü Kate'e taktı ya, elimde değil, ben de Kate'i seviyorum:)  Çok beğendim:





60 yıldır devlet başı olan 85 yaşındaki 2. Elizabeth ve geleceğin Kraliçesi  Catherine, şehire Londra'dan trenle geldiler. Sonra da yukarıdaki fotoda gördüğünüz kraliyet makam otolarına binip üniversiteyi ziyaret ettiler. Üniversite öğrencilerinin hazırladığı moda defilesini izleyen ikilinin fısıldaştıkları gözlerden kaçmadı. (Dedikodu köşesi gibi yazmaktayım farkettim ama neden ben de bilemedim)




Elizabeth ne kadar tatlı, değil mi? Acaba Kate ne fısıldadı kulağına, çok merak ettim. "Büyükanne, senin sıkıcı ve de kelliğe meyilli toruncuğunu ben de böyle bir defilede transparan elbiseler giyerek kandırdım" mı dedi, "ayol ben bu paççoz elbiselere burnumu silmem, Kensington Sarayında tahtabezi olarak kullanmam!!" mi dedi, yoksa "fotoğrafçılar neredeyse eteğimin içine girecek, bu ne canım" diye şikayetlerde mi bulundu? Duyamadık. Ben olsam "aman götüm görünmüyor değil mi?" diye sorardım birkaç kere. Hatta o eteğin altına en siyahından bir çorap giyerdim ki peynir gibi lüp lüp bacaklarımla kimseye eziyet etmeyeyim.


Tabii Kate spor yapa yapa taş formuna gelmiş bacaklarıyla, gönlüne göre giymişti kısa elbisesini. Üniversite ziyaretinden sonra, halkla kaynaşıp çoluk çocukla sohbet ederek bol bol çiçek topladı. Sonra minik bir kız çocuğu, elindeki buketi kendine doğru eğilen Kraliçeye vermemiş, saklamış. Kate'e sunmuş. Sanırım aşağıdaki fotoda o yüzden gülüyorlar:



Kate önümüzdeki hafta tek başına önemli bir askeri ziyarette bulunacak. Ardından hamisi olduğu bir çocuk hastanesini ziyaret edecek ve ilk konuşmasını yapacak. Ay ay ay:)) Ben de prenses doğsaydım da, işim gücüm değişik kıyafetler giyerek hayır derneklerini gezmek olsaydı. Bihter'le Firdevs gibi aynı ahahaha:)))

Kraliyet mücevherleri kadar parlak bir haftasonu dilerim:)

xo xo

4 Mart 2012 Pazar

Çito'nun Doğumgünü Ziyafeti Şöleni:)

Bugün üniversiteden çok eski bir arkadaşımın doğumgünü. Kutlamasını dün gece yaptık, hatta sabaha kadar eğlendik diyebilirim. Eve geldiğimde 4 olmuştu saat.

Çito'nun doğumgünü için önce Nişantaşı'nda yeni açılmış Mama diye bir pizzacıda buluştuk. Evden çıktığımda yağmur, kar yoktu çok şükür, birkaç ay önce Seval'in düğünü için aldığım kısa mavi elbiseyi giymiştim de, kıçımı üşütmekten çok korkuyordum. Gündüz vakti lap lapa kar yağması da gözümü korkutmuştu. Allahtan rahatça Nişantaşı'na gelip restoranı buldum, masanın etrafında yerimi aldım.



Sevgi de gelmişti dün gece, çok sevindim. O da üniversiteden, bizim sınıftan değil de Uluslararası İlişkilerden, çok sevdiğim bir dost. Uzun uzun o yıllardan bahsettik, kararımız üniversitenin hayatımızın en güzel yılları olduğu yönünde. Bir daha o kadar genç, kaygısız ve alkole dayanıklı olabilecek miyiz bilmiyorum. Sanmıyorum. Misal cuma günü ben çok bedbin ve yorgun idim, bütün gün başım ağrımış idi. Eve gelince Yalan Dünya'yı izlerken bir şişe Doluca Öküzgözü'nü içivermişim. tak tak tak, kadehleri yuvarlamışım. Yatağa yatınca da tak tak tak beş kere kustum. Cumartesi sabahı kusmuk temizleyerek geçti anlayacağınız. Belki zayıflayıp midem küçüldüğü için, belki artık çok nadir içtiğimden, o eski günlerdeki gibi içemiyorum dostlar. Mesela üniversitedeyken bir gece Andon'da mı bir yerde içiyoruz, Çito var tabii, belki bizim öğrenci kulubüyle gittiğimiz bir organizasyon... Ben de içiyorum, içiyorum... Gecenin sonunda şef garson içi yarısına kadar dolu bir bardakla yanıma geldi, "Hanımefendi buyrun, bu da fıçının sonu" dedi, yolluk verdi resmen:)) Andon'da başka bir sefer tuvalette pantolonumun fermuarı patlamıştı, masaların altına filan yuvarlanmıştım...  Çito beni taksiye koyup eve getirirken şöför "ablacım, nolur kusma, yeni yıkadım arabayı" diye yalvarmıştı. Çok düşünceli biri olduğumdan camı indirip bböööaarrrğğğ diye kusa kusa  Taksim meydanından geçip gitmiştim, hey gidi günler. İyi ki yaşamışız o günleri, size de tavsiyem yirmili yaşlarda herşeyin bokunu çıkartın. Sonra iş hayatına girip ebemizle tanışınca, eve gelip ayaklarımızı uzatıp sütümüzü içip yatmaktan gayrı şey istemiyor, hep yorgun oluyoruz.



Mama'nın pizzalarının methini duymuştum, o yüzden öğlen bir tabak çorbadan başka birşey yemeyip sabırla geceyi bekledim. Menü gerçekten çok güzeldi. Makarna ve levrek yiyenler de menun kaldılar. Ben sucuklu Alla Turca pizzaya bayıldım. İncecik hamuru, nefis sucuğu, zeytinleri ve bol peyniriyle damağımda eridi. Pek beğendim.


Restoran güzel, ferah, modern bir mekandı ama soğuktu. Arkamda far far sıcak hava üfleyen bir kalorifer vardı amma aşşağılardan habire soğuk gelip durdu, hırkamı çıkartamadım. Isınmak için Mama'nın meşhur kokteyllerinden içeyim dedim, ama mojito içmekten .çekindim. Ya dün gece bir travma atlatmış olan midemi bozarsa? Ben de Sex and the City kızlarının meşhur Cosmopolitan'ından içmeye karar verdim. Güzeldi ama bir mojito değil tabii. Bir dahaki sefer illa berry mojito içeceğim.



Yemeklerimizi yiyip pasta kesip hediyelerimizi verdikten sonra taksilere doluşup Taksim'e geldik. Sanırım hayatımda ilk kez kısa elbise ile Taksim'e gelmiş olabilirim:)) Neyse gittiğimiz mekan oldukça rahattı, The James Joyce Irish Pub. Burada uzun zamandır özlediğim Guinness'e kavuştum. Kremamsı köpüğü ve acı tadıyla tıpkı anımsadığım gibi muhteşemdi. Yine korkudan, çırçır olurum diye fazla içemedim, içimde kaldı. Alacağım olsun.

Barın tıkış tıkış, rustik dekorasyonu çok hoşuma gitti. Özellikle gidip detayları fotoğraflamaya değer. Bir de bolca Guinness içmeli, birşeyler yemeli. Gerçekten harikulade bu bira.



Irish Pub'da cumartesi geceleri çalan grubu Çito çok sevmiş, o yüzden doğumgününü burada kutlamak istemiş. Ben programın ilk yarısında eğlendim, Sweet Child O'Mine ve Bir Derdim Var'a bağırarak eşlik ettim. İkinci yarıda ise sıkıldım, orta halli bir tempoları var, benim zevkime göre fazla coşturmuyorlar. Ama bardaki müptelalar oldukça eğlendi, kıl İngilizler:)))



Programın sonlarında artık masamızda oturup biramla haşır neşir olarak olayın bitmesini bekledim gençler, dayanamadım daha fazla:) Bir önceki gecenin uykusuzluğundan ve çırçır olma korkusuyla çok içemememden dolayı böyle oldu herhalde:) Ya da gece hayatı benden geçmiş de olabilir. Hiç problem değil. Çok şükür takside uyuyakalmadan eve gelip dişlerimi fırçalayıp yattığımda saat 4 olmuştu.Tıpkı eski günlerdeki gibi:)

Birasız bu hayat geçmez zaten.

xo xo

1 Mart 2012 Perşembe

Kate Alert: Üç Kraliçeşörler

Bugün Londra'da çok enteresan bir kraliyet aktivitesi gerçekleşti sevgili seyircilerim. Bu yıl boyu tahta çıkışının 60. elmas yıldönümü kutlayan Kraliçe 2. Elizabeth; gelini ve gelinciği ile beraber şık bir mağazada  çay içmeye gitti!

Bu inanılmaz olay, Londra'nın en sevdiğimiz Piccadily meydanındaki Fortnum and Mason isimli şahane bir mağazada gerçekleşti. Burası böyle en güzel şekerlemeleri, çikolataları, bonbonları; efendime söyleyeyim çayları satan asortik bir mağaza imiş. Bakınız:




Kaderin cilvesine bakın ki, mağaza çalışanlarına sıkı sıkı tembihlemişler, kraliçeye ve düşeslere zinhar çikolata   ikram edilmeyecekmiş. Meğer ki çikolata eriyip üstlerine başlarına bulaşır, ayıp olur, fotoğraflarda gülünç çıkarlar diye çikolata ikramı yasakmış. Gudubet Camilla ağzı kürek gibi açık, salya akıtarak bakmış çikolatalara. Ancak uzaktan bakabilmiş tabii oh olsun:



İngiliz kraliyet ailesinin en mühim üç kadını, mağazaya epey bir nümayişle girmişler. Londra Kaymakamı Boris de hanımları mağaza girişinde karşılayan ekipteymiş. Bir de oynak havalar çalan cazband varmış, oh!

Bu mağaza 1707 yılında kurulmuş ve Napolyon savaşlarından beri, İngiltere ordusuna yardımlarda bulunmakta, birliklere içi ev yapımı nefasetlerle dolu kutular göndermekte imiş.



Şu fotoğrafa bakıyorum da, Elizabeth'den sonra Camilla'nın kraliçe olma fikri tüylerimi ters döndürüyor sevgili asalet meraklısı dostlarım. 85 yaşındaki Elizabeth, kaknem Camilla'dan çok daha güzel, sevimli ve şık. Neyse Camilla'dan sonra güzeller güzeli düşesimiz Catherine kraliçe olacak. Artık o günlerin hayaliyle royal dedikodularımıza devam ediyoruz.



Cambridge Düşesi Catherine, bu özel günde, vintage görünümlü; böyle kenarlardan iplikleri sarkan, arkası baştan aşağı pensli,  sade mavi bir palto giymiş. Ben en çok göğsüne taktığı sapsarı nergisleri beğendim. Keşke saçlarını toplasaydı, benim içime fenalık geldi, mütemadiyen  yüzüne düşen tutamları eliyle arkaya atmasından sıkıldım.



Kraliçe ile düşes gelinağalar, mağazanın çeşitli departmanlarını gezmişler. Jübile yılı için hazırlanan hediyelikleri incelemişler, çikolata haricinde çeşitli bonbon, jelibon ve 100 gramı 6 pound'a satılan kristalize edilmiş gül yapraklarının tadına bakmışlar. Ben en çok Kate'in o şeker hamurundan yapılma ve de kraliçelerin ağzına layık görülen taca bakışını sevdim:



Bak ya, kızın gözleri parlamış şekerden tacı görünce, bir anda gözünü kraliçelik hırsı bürümüş Anne Boleyn'e dönüşmüş:)) Kızım dur, daha 30 sene var senin kemikli poponu İngiltere tahtına koymana (işimiz gücümüz yok ya, oturup hesapladık herhalde)


Mağaza gezintisinden sonra dükkanda çalışanlarla ufak bir çay partisine katılan Kraliçe ve düşesler; çay isip ısınıp, kurabiye ile karınları da doyunca artık tamam deyip evlerinin (yani Buckingham Sarayı oluyor) yolunu tutmuşlar.

Kate, önümüzdeki hafta Kraliçe ve Prens Philip ile bir etkinliğe daha katılacak. Keltoroş kocisi William, Falkland adalarında görevde iken güzelce çalıştırdılar kızı, aferim.

yeni haberlerde görüşmek dileğiyle:)

xo xo