hanım kadına etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hanım kadına etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2011 Cuma

İstanbul'un en farfaralı köşesi

Dün akşam iş çıkışı kendimizi Taksim'e attık. Arzu aslında Bibuçuk'a giderek kanatlara ve kızartma tabaklarına gömülmek istiyordu ama kızlar o basık Bibuçuk'tan bıkmışlardı artık. Ben de topladım hepsini, klasik mekanımız Midpoint'e gittik.

Biraz bekledikten sonra terastaki büyük masalardan birine yerleştik. Ohh, önümüz Boğaz, arkada İstiklal tarafında bütün camlar açılmış, deli gibi rüzgarın ortasında oturduk, o kadar esti; o kadar esti ki, neredeyse 45 derece sıcakta üşüyesim geldi.


Hepimiz birer salata söyledik; ben barbekü soslu tavuklu salatadan yedim, enfesti. İçinde küp küp çedar peyniri ve 1 dilim avokado soslu çavdar ekmeği bile vardı. Bayıldım! Fakat aklım habire tepsilerle sağa sola giden frozen mojitolarda, martinilerde kaldı. Eğer şu terasta bir frozen mojito içmezsem gözüm açık giderim.

Sinem ve Seval biraz geç geldiler ama onlar da geldikten sonra artık muhabbetin çivisi çıktı, kahkahları patlattık arka arkaya. Son mevzu şu idi; Seval'in yeni taşınacağı evin inşaatını yapan işçi kardeşler; evde tuvalet olmadığından bakkaldan poşet alıp içine mıçmışlar, sonra da poşeti apartmanın havalandırma boşluğuna atıvermişler ahahahahah. Sevalcik bir yandan rezil oldum müstakbel komşularıma ühüh diye dertlenirken beri yandan da mok kokusunun o taşınana kadar geçeceğini ümit ediyordu ne yapsın:)))



Tabii sadece mok muhabbeti yoktu; bu kadar bir sürü kadın bir araya gelirse ne konuşurlarsa biz hepsinin fazlasını konuştuk, aman resmen terası gümbürdettik. Arzu'yla da boynumuz tutuldu etrafa bakacağız diye, bir sürü bakılası tip gördük, sonra bu halimizi de makaraya vurduk tabii, kendimi Sex & the City dizisinde zannettim bir an ayol!!

İşte hepsi bahane, bir kaç saatliğine şöyle gülebilmek herşeye değer.

Gecenin sonunda kahvelerimizi içip Sinem'in tatlısından birer çatal çaldık,  tatlı dondurmalı idi böylece ben de tadına bakabildim:)) Sonra da azıcık yürüyelim diye kendimizi İstiklal Caddesi'ne attık.

Aman gecenin o saatinde hala bazı mağazalar açık ve çoğu turist tümen tümen insancıklar alışveriş ediyor idi. Benimse uykum gelmiş, artık gözüm birşeycikler görmez olmuş idi. Kalabalık içinde sallana sallana meydana çıkıp metro, otobüs ne bulursak binip evlere dağıldık.

Bunaltıcı havalarda serinlemek için ideal bir köşe şu teras. Yemekler de güzel. Manzara da var. Hem de her anlamda, daha ne olsun? :))))


xo xo

22 Mayıs 2011 Pazar

Haftasonu, Boğaz'da kahvaltı, erguvanlar

Cuma akşamı işten çıkıp kendimi Nişantaşı Topshop'a attım ve de haftalardır istediğim gibi yeni bir pantül aldım dostlar. Bildiğin skinny blucin, ne yeşil ne mor, ama yeni ve güzelce üzerime oturan bir pantolon. Oh be rahatladım! Keşke bu modelin başka renkleri de olsa.

Tam ben pantülü almıştım ki, Minik Sino da işten çıkıp yanıma geldi, Nişantaşı'nda bir tur attık, Zara'yı gezdik. İşte burada kısa paçalı yeşil pantülü denedim ama beğenmedim üstümde. Bacaklarım daha ince olmalıydı böyle bir model giymek için. Maalesef soyunma kabininde hala şişmandım. O yüzden yeşil pantül sevdamdan vazgeçtim.


Sonra Mudo'ya girip bi elbise sorduk, 200 bilmem ne kadarmış fiyatı, "olduu zaten bedeni bize olmaz" diyerek kaçtık oradan da, taksiye atlayıp arka yollardan Cevahir'e geldik. Burada dolandık dolandık, ama sanki mağazalara kıran girmişti, hiç güzel şeyler yok idi, şaşırdık!

Cumartesi sabahı kızçelerle Baltalimanı Oba'da buluştuk, deniz kenarında güneşli bir masaya yerleştik. Ohhh bulutlar gölgelemediğinde güneş sırtımızı sıcacık ısıtıyordu, sadece bir tişörtle oturabilmek çok ferahlatıcıydı, nihayet yaz gelmişti dostlar.


Güzel güzel kahvaltımızı yaptık, Oba'nın açık büfe kahvaltısını şahane buluyorum, mekan da çok güzel, kesinlikle tavsiyemdir, burada mutlaka püfür püfür bir kahvaltı keyfi yapın dostlar.


Kadromuz biraz eksikti, öğle vakti Deniz'in de gitmesi gerekti. Biz kalanlar da kalkıp Bebek'e kadar yürüdük. Erguvanlar tüm güzellikleri ile Boğaz yolunu süslemeye devam ediyorardı


Bebek'de artık Minik Sino'nun ayağını ayakkabı vurunca otobüse atlayıp Ortaköy'e gittik, Seval bize burada katılabildi ancak. Daha doğrusu biz ona katıldık, çünkü tam 20 dakik geç kalmıştık buluşmaya:))


Ortaköy'de bir terasta püfür püfür oturduk, diyet kola içip dedikodulu muhabbetimize devam ettik. Sonra kalkıp küçük bir tur attık meydanda. Burası eskiden daha dolu, daha cıvıl cıvıldı sanki. Takıcılara bakarken baykuşlu bir kolye beğendim, baykuş motifini çok severim, fiyatı 15 TL idi, ne bileyim almadım. 


Akşam olup evlere dağılma saati gelince yürümeye karar verip tıngır mıngır yola düzüldüm. Kuruçeşme'de markete uğrayıp o işi de hallettikten sonra elimde ağırca torbamla eve kadar yürümek zor geldi, ama acı yoksa güzellik de yok diye kendimi motive edip tıkır tıkır yürüdüm valla. Allahtan ayakkabılarım her zamanki gibi dümdüz ve çok rahattı.

Bugün de kitaplarla geçiyor, Alamut'u okudum, şimdi biraz eğlenmek için Sihirli Ev'i okuyacağım:) Akşam tabii Behzat Ç.'yi izleyeceğim. Yarın Ezel yokmuş, Behzat'la idare edeceğiz bu hafta dostlar.

Sizin haftasonunuz da güneşli ve güzel geçsin.

xo xo


1 Nisan 2011 Cuma

Bibuçuk gecesi

Dün akşam dostlarla Taksim'de buluştuk, hava epey serinlemişti  ama açıktı. Arzu'yu Koton'da yakaladım, Lady Charlotte da bizi orada buldu, tıngır mıngır Bibuçuk'a gittik. Biraz sonra Seval geldi, minik Sinem ise azıcık geç kaldı. Deniz hiç gelemedi, Çekmece'de bir yerlerde taşınıyor idi kendisi.

Seval, Arzu, Sinem :)

Aslında bonfile yemek istedim ama porsiyonu büyüktü, tam 250 gram! O yüzden ızgara köfte aldım. Köfte çok güzeldi sulu sulu. Patatesleri Seval, pilavı da Arzu yedi. Ben de köfteleri yuttum, kocaman bir tabak mevsim salatası da yedim. Bibuçuk'un salatasını başarılı buluyorum.

Lady Charlotte, Judy Abbott :)))

Arzu ızgara tavuklu salata almıştı, benim oturduğum yerden büyük ve güzel görünüyordu salata:)) Lady Charlotte ise tulum peynirli roka salatası yedi ama tulumların az olduğunu söyledi. Önden bir adet combo tabak lüplettiklerini söylemeye gerek yok herhalde:))) Sinem de acılı kanat yemişti, kemiklerine kadar iyice sıyırdığı için güzel olduğunu varsayıyoruz:))

Yüzüm güldü nihayet:)
Sonra da bir sürü dedikodu birikmiş tabii, onları paylaştık. Aman ne güldük ne güldük, ama ne konuştunuz da güldünüz diye sorsanız hepsini unuttum gitti. Bir ara laf o kadar dolandı ki,  teharet musluğu-Bidet ikilisine kadar gidip Arzu'nun pişik olmasından geri döndük ahahahah. Sonra işte işyeri dedikoduları, para sorunları, günlük dertleşmeler derken gece filtre kahvelerimizi içerek sona erdi. Kızçeler sufle yediler, ben de izleyip yutkundum, fakat sizlere Bibuçuk'ta sufle yemenizi hararetle tavsiye ederim, sunumu dahi mükemmel idi.

Gece eve döndüğümde ise Ezel'in 61. bölüm fragmanını izleyip dumurlardan dumurlara sürüklendim dostlar.

Bakalım haftasonu sağanaklı havada ne yapacağız?

xo xo.


Sansüre karşı bildirimiz :  Bloguma Dokunma!


Blogları özgürce okuyabilmek için lütfen destekleyin : http://www.facebook.com/blogumadokunma

23 Şubat 2011 Çarşamba

Süslü yazı

Dün akşam benim ekiple bikaç saatliğine buluşmayı başardık dostlar. Hava sağanak yağışlı olduğundan Cevahir'e gittik. En erken ben gittim, çok şaşırtıcı değil mi? Eskiden heryere en geç ben giderdim, şimdi hepsi benden daha geç çıkıyor ya da yolları daha uzun. Erkenden gitmişken kendime indirimlerden bir çift deri eldiven aldım, sonradan elime giydiğimde sanki biraz annemin bulaşık eldivenlerine benzettim ama olsun. İçi polarlı sıcacık şeyler.


Kızlar gelince tabii önce Yami'den sağlıklı salatalarımız yedik. Yanında diet cola da içtim ki karnım şişsin, iyice doymuş hissedeyim:))) Bu esnada da dedikoduların değiş tokuşunu yaptık, aman ne güldük ne güldük İşte Yavuz Özkan'a söylemiş, Özkan İlker'e söylemiş, İlker de bana dedi ki... Yok işte bilmemkim Seval'e anlatmış, sakın kimseye söyleme demiş filan ahahahaha, eh kadınlar herşeyi birbirlerine anlatırlar, herhalde hepimiz bunun farkındayız:))) (Lady Charlotte sakın kimseye söyleme derse bi onu dinlerim)

Sonracığıma Starbucks'da kremasız kahvelerimizi içtik. Ben dedim ki "aman sırtım ağrıyor evladım şu koltuğa ben oturayım". Seval de "aman hep aynı hikaye" diye dalga geçti ama sandalyeye tünedi sağolsun, ben de ağrıyan kuluncumla koltuğa yerleştim. Kahvelerden sonra Sinem koyu renk oje istiyordu, o yüzden kalkıp Watsons'a uğradık ama yüzyıllık beyaz, pembe, kırmızı ojelerden başka birşey kalmamış. Aklıma Cevahir'in girişindeki FlorMar standı geldi, oraya indik...

Amaaann FlorMar'da ne renkler, ne acayip şeyler çıkmış dostlar. Arpa ambarına düşmüş tavuklar gibi daldık ojelerin içine, eşelendik bi güzel. Ahahahaha ben gri aldım, satıcı adam da demesin mi Chanel grisi ... püahaahahah. Ya bu Flormar geçen kış mı ne, bi tane kahverengi Chanel ojesi yapmıştı hani Chanel 505 kopyası, yerler gökler inledi o oje için. Ben de aldım tabii çok meraklıyım ya, (Flormar'dan aldım beeee) . Sonra eve gelip sürdüm.. a aaa... (Gülben Ergen tipi şaşırma efekti)  Sankim çamur sürmüş gibi olmuş idim, ben de torbasıyla beraber kıvırp hemen çöpe atmış idim kahverengi ojeyi:))) Bakalım grinin akıbeti ne olacak?? Bu daha açık, dümdüz bildiğin gri renk işte. Bir de antin kuntin kırmızı mor parlak ojeler aldım:


Ojeleri alıp dışarı çıktık ki, gözgözü görmüyor yağmurdan hööffff, Sevalcik sağolsun taksi sırasını da bize verdi yavrucak:))) Böylece evlere dağıldık dostlar.

Bu da kokoş bir post olmuştu:)))

xo xo

22 Ocak 2011 Cumartesi

Allaaaahhhh 1 şişe Turasanı içtim de geldim

 Minik Seval "Aslı sen şarhoş olmadın mı hala?" diye sorup durdu ahahahaha. Çünkü en çok istediği şey (yüzük takmaktan sonra -ki onu gerçekleştirdi- benim sarhoş olup masaların üzerinde dansettiğimi görmek:)))  Lady  Charlotte "o sarhoş olmaz, daha tekila içmesi lazım" gibilerden bir cevap verdi ona. Canım Charlotte, o benim herşeyimi bilir.

Başka bir şarap içmiş olsam ya başım ağrıdan çatlıyor ya da kusuyor olurdum şu an; tam 1 şişe (4 kadehçik sadece) buz gibi  Turasan 2008 Öküzgözü Boğazkere içtim. Sadece enfes bir tat, hafif bir baş dönmsi, tatlı bir keyiflilik hali. Ne güzel şarapsın sen Turasan, çok seviyorum seni ya! Nilüfer'den "Son Arzum" şarkısına en çok yakışan şarap sensin.


İşte Profilo'da buluşup Tansaş'tan yiyecek içecek alıp;  Sino'ya gittik, çorba içip salata yedik. Ayrıca bir Antakya spesyali de vardı, etli ekmek gibi enfes görünen birşey, ben yemedim ondan. Sonra Sino'nun yaptığı krem karamel ve de muhteşem görünen çikolatalı  kek vardı. Onlardan da yemedim, kimsenin aman yiyeyim diye ısrar etmemesi ayrı bir güzellikti, canım dostlarım benim.



Seval salatanın üzerine koyacağımız cevizleri kavurdu, Arzu havuçları rendeledi, Sino otları doğradı, Deniz üşenmeden kırmızı lahanaları tuzla ovdu. Biz Lady Charlotte ile onları izleyip takdir ettik ahahahah:))) Sinem herşeyi evvelden hazır etmiş zaten, bize yapacak bir iş kalmamış, keyif keyife yedik içtik. Sonra Arzu inanılmaz çaysamış, hemen çay demlendi, bense şarap içecektim ama Sino'nun tirbuşonu yokmuş meğersem, amaannnn ne yapacağızzz diye inlerken Arzu hemen "mantarı içeri iteceğiz" dedi ve Sino'nun yumurta çırpıcısı ile itti mantarı şişenin içinme pıt diye, ben de oturup içtim 1 şişe Turasan Ökzgözü Boğazkere kupajını. Zerre başağrısı yapmayan enfes bir şarap, bayılıyorum.


Sonra işte şarap  bitti, çay bitti; benim sesim gitti, boğuk boğuk konuşmaya başladım. Eski fotoğraflara baktık. Çok anımız var beraber. Ne bileyim, 4 - 5 yıl önce çekilmiş bir fotoğrafta biz yine beraberiz ve yemek yiyoruz:))). Benim gözlüklerim var filan:))) Konuştuk konuştuk,  evet zor yıllardı, ama o zamanlar biz hep beraberdik, o yüzden en kötü zamanlar aynı zamanda en güzel zamanlardı.

Artık yatmam lazım.

xo xo

26 Kasım 2010 Cuma

Bana el kol hareketi yapma

Dün akşam iş çıkışı kızlarla buluşup kahve içmeye gittik. Tabii aç karınla kahve içilemeyeceğinden, önce Yami'ye uğrayıp salata, makarna yedik. Rejim yapanlar soğuk salata, yapmayanlar sıcacık ve yumuşacık makarna yediler. Ben gelmeden oyuncakçıyı da gezmişler , ben yetişemedim maalesef. Tam saat 7'de patron arayıp birşey istemez mi? Geç çıktım o yüzden. Bu adamlarda sensör var yemin ederim, ya da iskemlemde bubi tuzağı var, popomu kaldırdığım anda telefon çalıyor.

Yemekten sonra Kahve Dünyası'na gittik, yeni bir ürün çıkartmışlar, pek tehlikeli , adı BONTE. Böyle minicik fındık kadar bisküvi üzeri çikolata kaplama. Yüzsüzlük yapıp masaya deneme ikramı istedik, 3 tabak Bonte'yi silip süpürdük. Biz bu dünyaya yemek için gelmişiz.

Seval arkadaşımız yeni aldığı oyuncağı Tutti Furutti'yi de getirmişti yanında. Bildiğin KOL! Mandalını sıktıkça el açılıp kapanıyor:)))) Adını neden Tutti koyduğunu böylece anlamış olduk:)))


Aman o kadar çok oynadık ki Tutti ile , alttan birbirimizi taciz ettik, okkaladık püahahaahahah. Garsonu bununla çağırdım, dağıldık. Göğüs ölçülerimize baktık kontrol ettik:)))) Masada ne var ne yok mıncıkladık Tutti ile:)) Hülasa, biz nasıl oldu da dün akşam Kahve Dünyası'ndan kovulmadık, hala şaşkınım:))))

Eve gitmeden önce oyuncakçıdan kediye oyuncak aldım. Bir tane kurmalı sinek, kurup yere bırakınca kanatlarını titrete titrete yürüyor:)))) Kedicik üzerine oturmak suretiyle etkisiz hale getirdi sineği ahahahaha. Bir de çok kıytırmasyon bir uzaktan kumandalı araba aldım. Bit kadar, kumandanın üzerine takıp şarj ediyorsun, ama şarj olmadı bir türlü. Çin malı zaten. Kısmet değilmiş.

İşte böyle dostlar, Perşembe akşamını da bu kadar güzel bir şekilde atlattıktan sonra nihayet Cuma'ya kavuştuk. Akşam olsa da haftasonu başlasa:))

xo xo

5 Kasım 2010 Cuma

Yeni imajı için neler dediler???

Başlık "seksi fotoğrafları için tıklayınız" gazeteciliğine benzedi ama neyse.

2 hafta önce imparatoriçemiz Arzu'nun doğumgünü vardı, ama hiç birimiz kutlamasına gidememiştik. O yüzden beraber bizbize kutlayalım diye dün akşam program yapıp buluştuk. Yine Cevahir'e gittik ama en üst katta SOFIA diye bir yer açılmış, oraya rezervasyon yaptırdık bu sefer. Sofia'nın menüsü güzel, dekorasyonu ise çekici yanı, böyle şıngırtılı kırmızı avizeler, pembe koltuklar, beyaz varraklı süslü masalar... Viktoryen tarz ile pavyon güzeli arasında gidip gelen bir çizgide yani :))) Biz o kırmızı avizenin tam altındaki kocaman beyaz masayı ayırtmış idik.

Ben Cevahir'e vardığımda, Deniz Sofia'ya oturmuş Arzu'yu oyalıyor; Sinem'le Seval de La Senza'dan Arzu'ya hediyemizi alıyorlardı. Koştum ben de hediye timine katıldım, Arzu'ya siyah tülden pek süslü bir babydoll aldık dostlar. Bir de içine don seçtik ama çok acayip birşeydi, böyle takmalı çıkartmalı jartiyer askılığı filan var. Seval "gel bakayım, senin kasende ölçeyim "dedi, ben de döndüm kaseyi Seval'e, donu şöööyle bir çekiştirip ölçtü Seval üzerimde, "tamam bu olur" dedi, onu aldık HAHAHAAHAH


Hediye paketimizi alıp koşturarak Sofia'ya çıktık, sonra yemeklerimizi sipariş ettik. Masaya önce zeytinyağı ve çeşit çeşit ekmekler ile arkadaşlarımın ısmarladığı karışık kızartma tabağı geldi. (ben yemedim hiçbirinden) . Ana yemekler çok başarılı idi. Sinem makarna yedi, Seval ile Arzu "porçini mantarı soslu bonfile" yediler, Deniz "bonfileli ve sebzeli noodle" yedi, ben de fantazi yaparak hayatımda ilk kez "karidesli fajitas" yedim dostlar.

Karidesler mis gibi kokusuyla enfesti gerçekten, fajitas tavasında bol soğan ve kırmızı biberle pişince dışı incecik çıtır, içi de lokum gibi ağzınıza layık olmuş idi. Sanırım diyete başladığımdan beri yediğim en güzel şey işte buydu:


Tam bu esnada çok güzel bir şey oldu ve kabus gibi Çağlayan trafiğinden kurtulmayı başaran Lady Charlotte da bize katıldı. O da sebzeli, bonfileli noodle yedi ama porsiyon o kadar büyüktü ki, yarısından çoğunu paket yaptırdık.

Böylece yedik, içtik , bol bol sohbet ettik. Sohbet konusu sex and city tadında başlayıp hayatın gerçekleri ve iş hayatı mutsuzlukları üzerinden devam etti maalesef.

Gecenin sonunda Sofia restoranının pasta ikramı oldu, yanlış anlamadı isem, Sofia'da doğumgünü kutlarsan pastayı onlar veriyormuş dostlar.


Pastamız çok güzeldi. Biz Arzu'yla hep Tosunpaşa filmindeki hamam sahnesindeki şarkıyı söyler, "45 yaşında da Arzu hanım pek de kartlaşmış" diye dalga geçeriz, (45 yaşında filan değil hee, benden bikaç yaş büyük sadece) , pastamız da o yüzden böyle süslenmişti:)))


Ben pasta yemedim tabii, sadece kahve içtim. Kahve sunumu da pek şirindi restoranın :


Kahvelerimizi de içince hepimizin üzerine üstünüze afiyet bir ağırlık çöktü, sormayın dostlar. Biz de hesabı ödeyip kalktık, kös kös evlere dağıldık. Çünkü kimse ertesi gün işe gitmek istemiyor idi.

Benim yeni imajıma gelince, herkes hemen alıştı , zaten o kadar kilo vermişim ki kimse yüzüme bakmadı herhalde herkes kıçıma baktı ne kadar küçülmüş diye AHAHAHAHA

Benim fotoğraflarım da Seval'de kaldı, gönderirse koyarım şuraya yeni imajımı :)))

Böylece nihayet Cuma gününe kavuştuk. Yarın sabah kahvaltıyı müteakip erkenden Beylikdüzü Tüyap yollarına düşeceğiz dostlar. Kitaplarla buluşmayı heyecanla bekliyorum:))

xo xo

1 Ekim 2010 Cuma

Akşam gezmesi

Dün akşam Sinem, Seval ve Arzu'yla buluşup alışverişe gittik dostlar. Aslında amacımız bu değildi, her zamanki gibi yemek yiyecek, kahve içecektik. Hatta mağaza bile gezmeye niyetimiz yok idi.

İş çıkışı buluştuk, salata yedik, çorba içtik... Sonra Kahve Dünyasında oturduk, onlar Türk kahvesi içtiler, ben de filtre Kolombiya kahvesi içim:))) Laf lafı açtı ortam Sex & the City'e kaydı... Bir de ne öğrenelim, Arzu'nun randevüsü varmış Cuma akşamı. Hem de 1,90'lık bi adamla:)) Tabii ne giyeceğini konuşmaya başladık ve ertesi gün randevüsü olan her gEnç kız gibi (E'yi geniş okuyalım lütfen:)) Arzu'nun da giyecek bir tanecik kıyafeti olmadığı ortaya çıktı :))))

Bu durumda kahvelerimiz biter bitmez acil durum alışverişi yapmaya karar verdik ve ilk gördüğümüz mağazaya kendimizi attık. Arzu seçtiğimiz bluzları denemek üzere kabine girince biz de jüri şapkalarımızı takıp "olmuş-olmamış" demek için koltuklara kurulduk.

Arzu teker teker kıyafetleri deneyip bize mini defile sundu, biz de puan verdik ve en sonunda bu resimdeki bluzu değil, strapless leopar desenli bluzda karar kıldık



Kasada ödeme yaparken, bütün mağaza elemanlarından bol bol maşallahlar, allah neşenizi arttırsınlar aldık. Gecenin körü tabii mağaza bomboş, kapanacakken gelip otamı şenlendirmiş idik resmen.

Nihayet eve döndüğümde ise Agatha Christie'nin 16:50 Treni isimli romanına başladım, bir Miss Marple macerası bu.

Hafta sonu da geçmişte okuduğum Agatha kitaplarını Real Fiesta Kitap Kulübü'nde listelemeyi düşünüyorum.

Sizin haftasonu planlarınız neler?

xo xo

26 Eylül 2010 Pazar

Haftasonu gezmesi, haftasonu kitabı : Tek ve Tek Başına Türkan

Cuma akşamı kendimi işten zor attım dostlar, iki haftadır stresten, yoğunluktan çok gerilmiştim, bunalmıştım. Seval kuş ile Cevahir'de buluştuk. Canım Lady Charlotte da 2 saat bizi görebilsin diye 1,5 saat araba kullanıp hem de yağmurda Mecidiyeköy'e geldi, sağolsun.

Önce salatalarımızı yedik tabii, ben de çorba içtim. Nerdeee artık o gurme sofralar, kebaplara gömülmeler, whopper menüye kafa gömmeler, soğan halkaları ah ah.

Yemekten sonra Gloria Jeans kahvecisinde kahve içtik. Eğer yemek yemeseydim mocha içecek idim amma yemek yediğime göre filtre kahve içtim yalnızca. Şu Gloria'da ennn sevdiğim kahve Creme Brulee Latte idi, onu da mönüden çıkarttılar, yazık. Mochası mesela Starfucks gibi güzel olmuyor bu Gloria Jeans'in amma mekan daha boş, daha rahat oluyor Starfucksa göre.

Muhabbet edip kahvelerimizi içtik, yorgunluğumuzdan fazla şamata yapamadık, Sevalciğe de nezle bulaştırmışım geçen buluşmamızda, meğersem günlerce yorgan döşek yatmış, sesi çatal çatal idi , hay aksi.

Kahveden sonra mağazaları dolaştık, Bershka'ya baktık, teenage insanız ya püahahaah, sonracığıma Stradivarius'a baktık, tabii her absürd şeyle eğlenerek geziyoruz mağazaları, mesela basma dayt, tül bluz gibi :)) bütün şapkaları takıp deniyoruz filan, böyle olunca mağaza gezmekten sıkılmıyorum dostlar. AVM kapanmadan Zara'ya da göz atıp evlere dağıldık, hiç birşey almadık herşey çok pahalı idi dostlar.

Cumartesi günü hava harikaydı, Lady Charlotte beni Mecidiyeköy'den aldı ve beraber karşıya geçtik, ilk kez araba ile köprüyü geçmişti canım arkadaşım, çok eğlenceli bir andı:) Karşıya geçince Bağdat Caddesine gitmeye çalıştık lakin biraz kaybolduk, ama azıcık:)) Neyse Bostancı Halk Eğitim Merkezi varmış, oraya ulaşıp arabayı bıraktık, caddeye yürüdük. Meğersem caddenin en ucuna gelmişiz. Neyse Mango'nun karşısındaki Starfucksda oturup kahve içtik, birşeyler yedik. Zekish koştu yetişti, böylece ekip biraraya gelmiş oldu:))) oohh bi saat oturduk, sohbet muhabbet derken kalkıp caddede gezdik. Zara'ya (küçük olanına), GAP'e, Mango'ya baktık. Yaşlandım mı nedir, bu kadarcık dolaşınca ben çok yoruldum, dilim damağıma yapıştı. Zaten kalabalık cadde, İstiklal'e dönmüş durumda, ay resmen sürünüyorum. Nook Cafe'ye oturduk, diet cola içtik, bayram tatilinde ne yapacağımızı konuştuk. İnşallah Real Fiesta seyyahları olarak yine yollara düşeriz, çok özledim seyyah olmayı.

Kafede dinlendikten sonra zaten akşam olmuş hava kararmış idi. Zekish ile Charlotte beni bir dolmuşa koydular canım arkadaşlarım:) 7'de dolmuşa bindim, 8'de Beşiktaş'ta idim, bence çok iyi, hem de Cumartesi gecesi için! Yol boyu da uyukladım, sade Nakkaştepe'den köprü yoluna inerken bir uyandım... Karşımda yeryüzünün en şahane manzarası, Boğaz Köprüsü, turkuvaz ışıklar içinde, safir bir gerdanlık gibi, köprüdeki normal lambalar da gerdanlığın pırlanta taşları, ve bu ışıklı güzellik Boğaz'ın kara lacivert sularından yansıyor. Büyülendim bu manzara karşısında...

Beşiktaş'a gelince Etiler otobüsüne atladım, marketten haftalık alışverişi yapıp eve geldim.

Bugün de Ayşe Kulin'in Türkan Saylan kitabı, TEK VE TEK BAŞINA TÜRKAN 'ı okudum. Edebiyat olarak bence Füreya kadar iyi değilse de Türkan Saylan'ı; hayatını hekimlik mesleğine vakfetmiş, hastalarını ve mesleğini yaşamındaki herşeyden üstün gören, cüzamı bu coğrafyada bitirmek için ömrünü seve seve harcayan, yüreği insan sevgisi ile dolu hakiki bir vatansever olan bu eşsiz kadını bir kere daha hayranlık ve minnetle anarak, zevkle okudum.



Bu akşam da Darth Vader grafik romanımı okuyup geçen gün aldığım ucuz dvdleri ve Behzat Ç.'yi izleyeceğim.

Ezeltesi görüşmek üzere:))

xo xo

19 Eylül 2010 Pazar

İstanbul'da güzel bir hafta sonu

Hoş Lady Charlotte ile kutuplara bile gitsek zaman güzel geçer, canım arkadaşım benim.

Dün hava harikaydı, pırıl pırıl güneş, ısıtıp yakmayan cinsinden. Lacivert parıltılı Boğaz, en sevdiğimden. Beyoğlu ise ağzına kadar kalabalık idi, omuz omuza yürüdüğün cinsten. Daha çok Tünel tarafında dolandık biz de. Önce Gloria Jeans'de balkonda oturup kahve içtik, güzel havanın tadını çıkarttık.


Aşağıda, sanırsam eski evlendirme dairesi olan güzel binanın bahçesinde iri bir kedi vardı, bahçedeki kuş kanatları ile oynuyor idi. Evet, bir çift güvercin kanadı, kafası, vücudu, ayakları bile yenmiş, bir çift kanat kalmış sadece. Düşmüş bir meleğin ardında bıraktığı kanatları gibi, çok acayipti yahu.


Kahveden sonra arka masamızda oturup bademcik ameliyatı yaparcasına caaakkk cuuukkk öpüşen aşık çifte daha fazla dayanamayıp mağaza gezelim dedik. Yani yaşasın özgürlük, serbest aşk, kahrolsun vantuz pompa sesi dedik :)))

Bershka'yı gezdik, kurukafa teması yapmışlar, yüzük ile tişörtleri beğendim. Oradan Terkos pasajına gidip tükkanları altüst ettik ama ara mevsim midir nedir, güzel birşeyler yok idi. Beyoğlu pasajının da altını üstüne getirdikten sonra yemek yiyelim dedik ve Midpoint'e gittik sevgili seyirciler.

Midpoint terasta açık havada oturmak çok zevkliydi, püfür püfür.Manzara da harika idi.



Lady Charlotte ızgara köfte yedi, ben de ızgara balık yedim. Çok acıkmış olduğumdan yemeklerin fotoğrafını çekmeyi unuttum, ta yerken aklıma geldi amma yarısı yenmiş tabak da hoş görünmediğinden vazgeçtim fotoğrafdan.

Yemekten sonra Earl Grey çaylarımızı içip hava kararmadan yollara düştük dostlar.

Beyoğlu'nda bir de çekim vardı dün , aaa çok merak ettim acaba Ezel mi diye ama tanıdık kimseyi göremedim:))) Halbuki Ezel olsa idi , hani hep bunlar takım halinde yanyana dizilip İstiklal Caddesinde yürüyorlar ya, işte o sahne çekiliyor olsa idi mesela, ben de Ezel'in arkasında yürüyen kalabalıkla yürüse idim, nedersiniz güzel olmaz mıydı:))))

İstanbul'da hava bugün de şahane. Ama ben bugünü Sainte Hermine Şövalyesine adadım. Alexandre Dumas'dan Napolyon çağında geçen yepyeni bir macera okuyacağım.

Yarın da Ezeltesi , artık görüşürüz bakalım:)


xo xo

16 Eylül 2010 Perşembe

Güzel bir akşam

Dün akşam kahve içmek üzere Seval arkadaşımla Metrocity'de buluştuk dostlar. Metroyla gidilen alışveriş merkezlerini seviyorum, tık iniyorsun metrodan giriyorsun AVMye. Bu arada haftalardır metronun hali rezalet, vagon eksiltmesi olmuş, tıkış tıkış gidiyoruz; hayırlısı!

Seval'le buluşup starfucks kahvecisine gittik. Akşam yemeğini atlayıp bir fincan mocha içtim, bir de ufak çerez paketindeki kuruyemişlerden yedim (kuru üzümleri yemedim) Diyet listemde akşam yemeğinden sonra süt ve çerez vardı da. Aklımca hepsini birleştirip güzel bir fincan sevdiğim kahveden içmiş oldum.

Bol bol konuşup dedikodu değiştokuşu yaptıktan sonra mağaza gezelim dedik. Önce optikçiye gittik Seval güneş gözlüğü denedi. Ya ben de bu çerçevelerden bıktım artık, hatta komple gözlüklerden kurtulmak, havalı güneş gözlükleri takmak istiyorum. Acaba lens kullanabilir miyim? Ya da cesaret edip gözlerimi lazerle mi çizdirmeliyim? Ne dersiniz dostlar?

Daha sonra Bershka'ya girdik. Bu Metrocity mesela Cevahir gibi değil, boş ve ferah. Bershka da gayet düzgün, Cevahir'deki mağaza resmen salı pazarı tadında, darmaduman, mallar yığılmış haldeyken burası düzgün, düzenli. Bi tane blucin denedik ikimiz de sırayla, çok komik olduk ikimize de yaraşmadı:))) Sonra Seval beyaz bir gömlek aldı, ben de 2 tane kedili tişört:))) Bi de kolye aldım, o zaman Seval de dayanamayıp beğendiği küpeleri aldı, böylece para harcayıp rahatladıktan sonra bu mağazayı da terkettik, oh yüzümüze kan geldi:)))

Zara ve Lacoste'a da şöyle bir baktıktan sonra Boyner'e girdik. Bourjois Healthy Mix fondöten fiyatını sordum 46 TL imiş. Eh almadım tabii, Seval de "senin fondötene ihtiyacın yok, cildin çok güzel" dedi :)) Ama artık gözlerimin altı çıkıyor , belki concealer mıdır nedir ondan mı almalıyım? Aman neyse, çok oyalanmadan geçtik kozmetik bölümünü. Boyner'deki diğer şeyler de hiç içimizi açmadı, tam çıkacaktık, Seval cüzdanları gördü ve nihayet aylardır gönlüne göre cüzdan bulamayan minik Judy istediği gibi bir cüzdana kavuşmuştu. Mor renkli güzel birşey, uzun ama anne modeli de değil, tam bana göre idi:



Böylece torbalarımızı alıp evlere dağılma zamanı gelmişti. Haa Seval bir de şişe aldı kendine son anda, şirkette su şişesi olarak kullanacakmış:))

Bu sabah ise vampirle görüşmem vardı, yani diyetisyen ile. Neyse 1,5 kilo vermişim, toplamda 8 kiloyu geçti verdiğim. Yavaş oluyor ama en azından hareket var. Bir diyet klasiği olarak dün gece eski pantülümü denedim ve içine girince çok sevindim tahmin edersiniz ki.


işte böylece yuvarlanıp gidiyor idik.

xo xo

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Cihangirde bir gece

İşteee yıllar sonra verdiğimiz sözü tuttuk ve güzeller güzeli arkadaşım Sinoshun doğumgünü içi Cihangir'deki 5.Kat isimli hoşafanj restorana gittik. (Yıllar önceki 5.Kat maceramızı buradan okuyabilirsiniz)

Mekan herzamanki gibi olağanüstü Boğaziçi manzarası, mor kadife perdeli, şıngırtılı şamdanlı Çetin Özder tadında dekorasyonuyla çok güzeldi.



Mönü sanırım geçmiş yıllar ile aynıydı, ama ben kızartma tabağı yerine bonfileli salata yedim bu sefer:) Yani gırtlağıma hakim olmuştum :


İşte bu azbuçuk etli, birkaç yapraklı salata tam 30 lira idi oyyyy, bi cocacola da 7,5 lira . Yani mekan güzel olsun , manzaraya bakayım parayı saçayım diyorsanız ben sizi tutmayayım buyurun gidin, evet çok güzel amma garsondan zeytinyağ istedik taa salata bitince getirdi... Atıştırma tabağından sonra yemeği getirmesi çok uzun sürdü filan... Bunları göze almak lazım giderken.

Ama bütün bunlar bizi bu gece hiç rahatsız etmedi, bol bol konuştuk, dedikodu yaptık, kahkahaları patlattık, o kadar eğlendik ki... Bi de Sino'ya üzerinde kocaman 30 rakamları olan bi pasta yaptırsaydık çok matrak olacaktı:)))


Gecenin sonunda kahvelerimizi içerken garson kardeşler Sino'nun tatlısına mum dikip getirmesinler mi, bir de Happy Birthday çalmasın mı? Keyfimizin üzerine şokella sürülmüş oldu.

Böylece büyüleyici İstanbul manzarası eşliğinde gecemizi tamamlayıp evlere dağılmış idik. Ben de Cihangir'den taksiye atladım. Adama yolu söyledim. böyle suratıma bakıyor dik dik... Sonra dedi ki, "siz yıllar önce Zaga'ya gidiyordunuz her hafta, Ortaklar Caddesinde, ben sizi eve götürüyordum çıkışta" amaaaannn 10 senelik mevzu nereden hatırlıyorsun arkadaşım? "simanız hiç değişmemiz sadece biraz kilo almışsınız" bak sen?? Böyle adamla muhabbet ede ede geldik, pes doğrusu dedim, ben bırak 10 küsur sene önceyi, geçen hafta gördüğüm insanları hatırlamıyorum, adamda fil hafızası mı var nedir? Taa evin kapısına kadar hatırladı , evlere şenlik.

Yarın sabah da kahvaltı organizasyonu var, o yüzden artık hemen yatmalıyım dostlar.

xo xo

14 Haziran 2010 Pazartesi

Arap çöllerinde sefahat

Dün akşam Sinem ve Seval'le Sex and the Cith 2. filme gittik sevgili seyirciler. Biliyorsunuz bunun dizisine hastayım, çok severim, en çok Samantha'yı severim, çünküü en komik, en eğlenceli, en lafı gediğine oturtan karakter o idi.

Diziden sonra çekilen dramatik filmi de yanımda arkadaşlarım ağlarken ben yine gülerek izlemiştim. Hani Big'in Carrie'yi düğünde terkettiği film. Bu yeni film ise bildiğin komedi olmuş, dramatik birşey yok çok şükür, ohh rengarenk bir sabun köpüğü, izliyorsun, gülüp eğleniyorsun sonunda uçup gidiyor.


Filme aslında Beyoğlu'nda gidecektik, eski günlerdeki gibi. Amma Beyoğlu o kadannn kalabalık, sıcak ve gürültülüydü ki, kahvelerimizi içip kendimizi metroya attık, Kanyon'a geçtik. Ohh püfür püfür. Tabii Beyoğlu gibi güzel değil ama en azından o korkunç kalabalık ve inşaat gürültüleri yok idi.


Filme gelince;
***** dikkat spoiler *****


Efendim, filmin başında çok şenlikli bir düğüne gidiyoruz. Carrie'nin gay dostu Stanford ile Charlotte'un gay dostu , düğün organizatörü Anthony'nin düğünü. Amanın, erkekler korosu, kuğular, şaşaa, Liza Minelli, herşey bu düğünde!

Düğünden sonra Carrie'yi evlilikle ilgili konular gutmaya başladı. İştebizim çocuğumuz olmayacak o zaman sıradan , sıkıcı yaşlı bir çift mi olacağız filan dır dır Big'in beynini yemeye başladı. Big de "o zaman ben haftada iki gün ayrı kalmak istiyorum" dedi. Bu bozuldu filan.

Meanwhile, Samantha'nın eski sevgilisi Smith Abu Dabi'de film çekmiş, kırmızı halı olayını bizimkiler de gittiler. Orada Samantha Abu Dabi'li Şeyh ile konuştu, Smith dedi ki "beni büyük bir yıldız yapan Samantha'dır" O zaman Şeyh, "eh gelin Abu Dabi'de misafirim olun, hem de sonra yeni otelimin PR işini konuşuruz." Eh bütün kızlar toplanıp 7 yıldızlı, gecesi 22.000 dolarlık otelde kalmaya, bal yanaktan tatmaya Abu Dabi'ye gittiler.


Neyse bunlar lüksün dibine vurdu, uşaklar, mersedesler, çölde çaylar, 4x4'üyle kum tepeciklerinin ardından çıka gelen yakışıklı mimarlar. Tabii en komik unsur yine Samantha ve onun şahane libidosu idi dostlar. Kıyafetler göz alıcı, ayakkabılar yine muhteşemdi. Mekan rüküş arabik lüks oteli bence pek banaldi ama bu görgüsüz Amerikalılar bayıldı tahmin edersiniz ki:)))

Sonra bunlar baharat pazarını gezerken, Carrie kimi görsün beğenirsin? Eski taşş sevgilisi Aidan! Herif hala taş idi, (Big ise yaşlı :) Carrie bununla yemeğe çıktı ve vedalaşırken öpüştüler diye olay oldu aman aman , filmin olayı bu idi . İşte Big'e söyledi, Big küstü, Samantha ise bu sırada kumsalda yakışıklı mimarla yiyiştiği için hapse atılınca bunların apar topar Abu Dabi'den kaçması gerekti ve en eğlenceli sahneler burada geldi , sağolasın Samantha:)))

Carrie bu sırada Big'in hayatının aşkı olduğunu, evliliği monotonlaşsa bile bütün ömrünce bunun peşinde koştuğunu düşünerek süklüm püklüm eve döndü. Big buna ceza olarak dostlar, nah kaffam kadar siyah bir elmas taşlı yüzzük almış, neymiş, Carrie bu yüzüğe bakıp evli olduğunu hatırlayacakmış. Bu mudur Sex and the City yahu?

İşte böyle bütün kızlar mutlu oldu ve film bitti dostlar. Ben çok eğlendim, siz de bu geyikleri seviyorsanız gidin eğlenin, tam sabun köpüğü film.

***** spoiler bitti *****


Şimdi bu akşamki Ezel'i bekliyoruz dostlar, çok heyecanlıyım, yarın görüşürüz.


xo xo

12 Nisan 2010 Pazartesi

Lazanya Partisi, Bebek baharı, kedili Japon deneyi

Cuma akşamı Minik Sinem arkadaşımızda lazanya partisine davetli idik sevgili dostlar. Arzu ve Sino önden yemekleri hazırlamışlardı ve biz de Şili şaraplarımızı alıp parti mekanına vardığımızda sofra çoktan humuslu cips (ev yapımı nachos) ve yeşil salatalarla şenlenmişti




Yoğun tezahüratlarımız eşliğinde sonunda lazanyalar (2 tepsi yapmışlar biz oburları doyurabilmek için:)) masaya teşrif ettiğinde artık açlıktan bayılmak üzereydik. Yumuşacık, kıymalı , beşamelli, üzerinde kaşşarı nar gibi kızarmış lazanyalar bir lezzet ırmağı gibi damağımızdan göbeğimize doğru ılık ılık inmişti.


lazanyanın mükemmel tadını Frontera isimli cabernet sauvignon üzümlerinden yapılma kırmızı Şili şarabıyla vurgulamıştık


Aslında lazanyaları yiyip orada dursak , belki bu ziyafet o kadar zararlı olmayacaktı ama tabii yemeğin üzerine pislik şeylerle doymayan nefsimizi körelttik, hem de Sex and the City izleyip Mr Big'i dikizleyerek eğlendik.

cips, kek, çekirdek, soslu mısır:


biz nasıl bi tipleriz ki kendi fotomuzdan çok yemeklerin fotosunu çekiyoruz?


işte nadir bir foto, real fiesta seyyahları yanyana :)

Veee, herşeyi yiyip bitirdikten sonra Minik Sinem günlerdir sakladığı MAGNUM MINI paketini ortaya çıkarttı dostlar, valla helal olsun dedim, ben olsam bu kadar gün hayatta saklayamaz, hepsini yer bitirirdim.


İşte bu ziyafetten sonra eve dönüp 1 demlik Kolombiya kahvesini zor içtim, hazmettirsin diye, anca hazım olayından sonradır ki yatıp uyuyabildim. Sanırsam sadece 1 dilim lazanya yemeliydim.

Cumartesi sabahı Sino ve Sewal arkadaşlarım gezmeye Bebek'e geldiler. Ben de onlarla tam Nero 'nun önünde buluştum ve deniz kenarında güzelim güneşli havanın tadını çıkarttık. Pırıl pırıl sıcak güneşe rağmen rüzgar çok soğuk esiyordu, kulaklarım dondu.


Nero'da ben üzeri çileklerle kaplı minik kıtır tart yedim, Sino cevizli,çilekli puding gibi bişey yedi, Seval de içinde hiç un olmayan cevizli kakaolu harika bir tatlı yedi.




Bebek baharı :

İyice üşüdükten sonra kalkıp biraz yürüdük, sonra geri dönüp eskiden hani Vakko olan yere açtıkları BAYLAN pastanesine oturduk, üst katta tam meydana bakıyorsun , sürekli arabalar, insancıklar geçtiği için hiç sıkılmıyorsun.

Baylan'ın camekanı mükemmeldi, çikolatalar ve makaronlar harika görünüyordu, ama fiyatları inanılmaz pahalıydı, Kup Griye - 16 TL YUUUUUUHHHHHH . Yahu yıllarca Kadıköy'deki Baylan'a gittim (üniversite yıllarında) , sonradan da Japon abimle gittim, böyle bir fiyat yok, olamaz. Bebek kazığı bu olsa gerek dostlar. Ya da hakikaten fiyatlar alıp başını gitmiş.

Tavuklu , mantarlı milföy börek :


5 TL'lik Baylan çayı :


Baylan çıkışı arkadaşlarımla vedalaşıp eve doğru döndüğüm anda küüt diye Sibelinsularla çarpışmayayım mı? Aman ne güzel oldu, hemen kendime Mini dondurmadan sezon açılışı dondurması ısmarlattım:))) (Sezon fiyatı 3 top 4,5 TL) Sonra Aşiyan'daki çakara kadar yürüdük ama o kadar rüzgar esiyordu ki donmamak için daha ileri gitmeden geri döndük.

Artık rüzgardan mı, güneşten mi bana fenalık geldi Cumartesi gecesi 12'de yatıp uyudum.

Pazar günü geçen aldığım NG Kedi Portreleri kitabından çıkan Kedilerin Gizli Yaşamı isimli belgeseli izleyeyim dedim. Benim kediyi de tv karşısındaki koltuğa oturttum, ne bileyim kedi kardeşlerini görsün, beraber belgesel izleriz diye düşündüm. Film başladı, mivmivmivmivmivmivmivmiv kedi sesleri odayı doldurdu , aman benim kedi delirdi, televizyonun yanına gitti, arkasını araştırdı, arka patileri üzerine kalkıp tv'ye abandı, bu sesler nereden geliyor idi? TV'nin içinde minik kediler mi var idi? Neler oluyor, neler oluyor idi?

Kedicik böylece çıldırınca tv'yi kapattım, günün geri kalanında Lego Batman oynayıp Indy çizgi romanı okudum, hatta gece yatmadan Kristal Kafatası Krallığı'nı izledim:)))

İşte yeni bir haftaya böylece başlamış olduk dostlar.

xo xo