26 Temmuz 2012 Perşembe

Kate Alert : Düşes Olimpiyat Oyunlarına Gidiyor

Londra 2012 Olimpiyat Oyunlarının açılışı yarın yapılacak dostlar. Cambridge Düşesi Catherine; kocası keltoroş Prens William ve kaynı çitlembik Prens Harry; Olimpiyat Oyunlarında bol bol görev alacaklar. Etkinliklere katılacaklar, sporcuları destekleyecekler vs vs.

Kate oyunlar başlamadan önce birkaç organizasyona katıldı bile, bakalım görelim neler yapmış bizim gelin kız:

Geçen hafta, Olimpiyat temalı bir fotoğraf sergisini ziyaret etmek üzere National Portraits Gallery'i ziyaret eden düşesimiz; masmavi bir Stella McCartney elbise giymişti.



Gayet basit görünen, dümdüz, kısa kollu elbise tam benim giyeceğim tarz bir model. Tabii anca Zara çakmasını yaparsa onu giyerim:)) Elbisenin olayı göğüs penslerinin dışarıya verilmiş olması. Tek hareket buydu elbisede.



Kate eline bir çanta bile almamıştı o gün. Elbisenin üzerine kolye takıp çıkmıştı. Kolye ufak çapta bir skandal yarattı internet alemlerinde, çünkü tam 49.000 pound değerinde Cartier tasarımı bir kolye imiş. Bu kolyenin çok benzerini Lady Charlotte bana İngiltere'den getirmişti bir keresinde. Yani diyorum ya; tam benlik bir tasarım olmuş:)) Kate ah ah, Cartier'e çuvalla para saçmak yerine Oxford Street'de alışverişe çıksa, istemediği kadar kolye bulurdu.


Kate bugün de kocası ve de kaynıyla, gençlerin spor koçu olmalarını desteklemek için bir takım aktivitelere katıldı.

Will, Kate, Harry

Kate bugün için eski ve basit; 35 poundluk bir elbise seçmiş. Aman bayıldım elbiseye, bu da tam benlikti:)) Hem de gri idi, bir zamanlar en sevdiğim renk:) Ama ayağına giydiği o dolgu topukları hiç beğenmiyorum, ben olsam ayak vurmayan babetlerimi giyerdim. Hem de çayırda çimende rahat ederdim.


Sonracığıma, prens kardeşler gençlerle top oynadılar, özellikle William pek evlere şenlik idi. Pozlara bak, maşşallah yavrıımmm:

meaşallah:) boyun kaç evladım?

keltoş bebeğim vardı küçükken benim, aynı ona benziyor:))

Kate ise neler yapmadı ki?

Önce bir futbol topuna vurdu, hem de dolgu topuklarıyla:


Sonra masa tenisi oynadı Forrest Gump gibi:



Vee çıplak ayaklı düşes kılığında, tekvando hakemliği nasıl oluyormuş elaleme gösterdi:


karate bile yaptı:

hiyaaaa

Turuncu saçları yüzünden her daim şaka kurbanı olan; küçüklüğünde "Charles'dan değil buuu" dedikodularına hedef haline gelip, büyüyünce o limon yalamış  tipli Charles'ın minik kopyasına dönüşen genç Harry ise basketbol atışları yaptı bu güzel günde.


Maalesef hiç sayı yapamasa da keyfini bozmayan portakal renkli ve de benim Buckingham Sarayına kapağı atabilmem için kalan son şansım Prens Harry'cik, skor kaydedemedim diye üzülmedi. Abisi ve yengesiyle Londra'nın bütün yaz hasret kaldığı güneşli günün tadını çıkarttı.

Bak bak, nasıl çitlembik:


Bugün Kate'i çok sevdim be beğendim doğrusu. Yalnız şu bakışlar beni biraz korkuttu:

kaynım bana kaydı
Cesur ve Güzel'de Brooke vardı hani, Forrester'ları sıradan geçirmişti. Abisi, kardeşi, babası derken; doğurduğu çocuğun üvey babası aynı zamanda dedesi ve kayınçosu mu oluyordu neydi hahahaayt:)) Nereden nereye, birden aklıma geldi:)

Siz de beğendiniz mi Kate'i? Beğenmediyseniz karate yapabilir, benden söylemesi:)

xo xo


23 Temmuz 2012 Pazartesi

Judy'nin Başına Gelenler

Görülmemiş bir yaz rehavetine mi kapıldım, üzerime ölü toprağı mı serpildi ne olduysa artık, blogumu bir süredir günlük gibi değil de haftalık gibi kullanıyor oluşum, beni epey rahatsız etmekte. Olan biten her şeyi buraya not almazsam, gelecekte geri dönüp nasıl hatırlayacağım sonra? Burası benim hafızam. Boş kalmamalı, eksik olmamalı. Sonra hafızamı kaybedersem, ne bileyip yaşlanıp bunayıp maceralarımızı unutursam, nasıl öğreneceğim neler yaşadığımı? Elbet blogdan:)

Eveet, son maceramızda, Deniz'in Büyük Çekmece'deki malikanesinde kızlarla havuz sefası yaptığımızı anlatmıştım. Ondan sonraki hafta neler yapmıştım peki? İndirim fırsatlarından faydalanıp alışverişler yaptım. Bu sene erikle çileğe doyduğum kadar; elbiselere, sandalet ve babetlere de doydum. Ancak geçen seneye göre kitap okuma hızımda bariz bir yavaşlama farkedince; sıcaktan dışarı çıkamadığım tüm haftasonları; evde pervanenin altına uzanıp kitap okudum bol bol.



Kızçelerle bir sonraki buluşmamız; Minik Sinem'in doğumgünü kutlaması şerefine oldu. Değişiklik olsun diye Marmara Forum'daki Midpoint'e gittik bu sefer ama kötü bir fikir olduğu ortaya çıktı çünkü hiç esmeyen, basık havalı bir terası vardı bu Midpoint'in. O havada içeride oturduk ama içeride de elektrikler kesilmiş meğersem, klimalar bir süre çalışmamış, pek fena idi.

Sino'nun doğumgünü şerefine, Mango indiriminden aldığım siyah Düşes Kate çakması elbiseyi giymiştim ama Lady Charlotte düğüne gider gibi giyinmişim diye güldü, bir de o gün işe o kılıla gittim diye hepsi benimle dalga geçtiler:))


O akşam değişik bir tabak denedim, Midpoint'te ilk kez ızgara deniz mahsülleri yedim, gerçekten nefisti. Izgara levrek, kalamar ve karides vardı tabakta; deniz mahsüllerinin altına da karamelize soğanı döşemişler, mükemmeldi.



Geçen haftasonu ise;  abim, hanımı çocuğu ve 2 tane de su kaplumbağasını alıp birkaç günlüğüne bize geldi. Akşamları bahçede püfür rüzgarda oturup keyif yaptık, Pazar sabahı kahvaltımızı bahçede ederken evden uzatma kablosuyla pervaneyi çıkarttık. Sıcaktan kafayı yiyecek gibi olduk dostlar. Sonra abim ne zaman benim kedimi kışkışlasa ben de koşup o çirkin kaplumbağaları korkuttum:)) Pek ödlekler, parmağımı havuzlarına sokunca kurgulu oyuncaklar gibi pıtır pıtır kaçışıyorlar ama nereye kaçacak şapşiler, ufacıcık havuzda. Neyse epey korkmuşlar, abim bunları yıkayıp temizlerken kake yapmışlar bir sürü ahahah:)) Oh olsun! :))


Tabii abimin sürü sepet bize gelmesindeki amaç ailecek Kilyos'a gitmek idi. Geçen cumartesi arabaya doluşup hep beraber Kilyos'taki Kısırkaya halk plajına gittik. Çirkin kaplumbişler evde kaldı. Plaja giriş kişi başı 10 lira, öyle şezlong mezlong yok annem. Arka plan kocaman taşocağı, kamyonlar inşaatlarda kullanılan taşlar çıkartıp götürüyorlar; kamyoncu kardeşler de ara sıra grup olarak kumsala iniyor:)) Abimle bu arkadaşlara "ayı popülasyonu" adını taktık ama kötü bir niyetimiz yoktu gerçekten.

Kilyos'un kumu dünyanın en ince, en güzel kumlarından. Örtümüzü serdik, şemsiyemizi diktik. Sonra da kendimizi Karadeniz'in dalgalı sularına attık. Su ılıktı resmen, denizin içi de kum, hem de sığlık. Ben biraz daha serin ve derin; lacivert denizi tercih ederim tabii ama Kilyos'ta tuzlanmak; kocaman dalgalarla oynamak çok iyi geldi.



Bütün gün dalgalarla oyndık, ara sıra can kurtaran kulesinde oturan denyomatik arkadaş düdük çaldı, bizim ayıcıklar suyun içinde ayağa dikilip "bana mı deyonn bana mı deyoonn" diye sordular cankurtarana:) Sonra ben, üzerinize afiyet minik, ipli yokinimi giymiştim, uzandım seryatıma, malak gibi yağlanıp güneşlendim. Bir ara abim "kalk oradan yanıma gel, bu tarafa yat, adam artık kameraya çekmeye başladı" demesin mi:))) Ne yapalım yerimi değiştirdim:)) Zaten etrafımıza ayıcıklardan başka bir sürü aileler ve kız grupları da gelmişti. Açıkçası ben hiç rahatsız olmadım. Kimse de kimseyi rahatsız etmedi.


Yalnız akşam üzeri, benim fotoğraf çekme seansım oldukça şenlikli geçti. Şöyle bir fötö var, ben uzanmışım kumsala, boydan boya yatmışım maşallah, arkamda 6 tane adam oturmuş, yanyana, arkaları dönük, biri dönmüş bakıyor:)) Ulan şaka gibi! Abim de gülmeye tutuldu zaten fotoyu çekerken, çok eğlendik sonradan fötöye bakarken:)) Neyse ben bi daha o bikiniyi giymemeye karar verdim, zaten her dalgada totomdan düşecek diye meraklandım, pikiniyi tuta tuta girip çıktım denize; daha da giymem, hiç gerek yok:)

Pelinsu

Denizden döndükten sonra sırtımın epey yanmış olduğunu gördüm, birkaç gün sonra tatlı tatlı kaşınmaya, nihayet da soyulmaya başladım.

Sonra geçen hafta indirimden kalan birkaç parça bulma ümidiyle H&M'e gittim. Buldum ayol, kedili bir tişört ile efil efil elbiseler buldum. Elbiseler, bu yaz moda olduğu üzere önü kısa arkası biraz daha uzun modeller. Tam işe giderken bunlardan birini giydiğim gün hava poyraza döndü mü, rüzgar deli deli esmeye başladı mı? Elbise de pek tiril tiril çıkmasın mı? Eve nasıl döneceğimi bilemedim, ay ne yapsam ne etsem derken, etekleri alttan 2 adet minik çengelli iğne ile birbirine tutturup DIY model şalvar yaptım dostlar:)) Evet, bildiğin ibişe döndüm mü, döndüm ama eteğim havaya uçmadan, yeteneğim ortaya  çıkmadan edebimle evime gelmeyi de başardım:)) Ama Kübra, bu çengelli iğneleri sadece pasaklı kızların kullandığını ve işte bu yüzden evde kaldığımı iddia etti. Acaba? Eski model genç kız romanlarında öyle derlerdi, çengelli iğneler genç kız zarafetinin en büyük düşmanıdır filan. Ayol ne yapacaktım o fırtınada? İmkanı yoktu, etekler kafama geçmeden eve gelemezdim. Rüzgar da geçmek bilmedi, elbiseyi daha giyemedim tekrar.

Bu hafta sonu da Lady Charlotte ve Zekish ile kültür mantarı olduk; hem Tophane-i Amire'deki Great Masters sergisine hem de Pera Müzesindeki Goya sergisine gittik ama onları bir sonraki yazıda anlatacağım.

iyi haftalar dostlar:)

xo xo


9 Temmuz 2012 Pazartesi

Once Upon A Time (2011)

Bu sene izlediğim diğer bir dizi Once Upon A Time oldu sevgili seyirciler. Kendisini Smash'in üstüne, Sherlock'un altına, kalbimin 2 numarasına yerleştirdim. Çok sevdim ve heyecanla ikinci sezonunu bekliyorum.

Dizimiz bilip bilmediğimiz masal kahramanlarının alayının yaşadığı Büyülü Orman'da başlıyor. Atıyla dıgıdık dıgıdık gelen Yakışıklı Prens, Pamuk Prenses'i öperek Kötü Kraliçe'nin büyüsünden kurtarıyor, ikisi evleniyor ve..

Pamuk

Hayır, sonsuza kadar mutlu yaşamıyorlar, düğünü basan Kötü Kraliçe en korkunç lanetini yapacağını ilan ediyor Pamuk'la Yakışıklı'ya. Bir zaman sonra hamile kalan Pamuk, hapishane hücresindeki Rumplestiltskin'i ziyaret ederek, Kraliçe'nin lanetini öğreniyor: Kraliçe bütün ormanı içindekilerle beraber gerçek dünyaya hapsedecektir, hepsi hafızalarını ve kim olduklarını unutacak, sıradan bir kasabada, büyüsüz, masalsız sıradan bir hayatta zamanın içinde hapsolacaklardır. Sonsuza kadar mutlu yaşadıkları mutlu sonlarını ellerinden alacaktır Kraliçe. Rumple, Pamuk'a bir şey daha söyler, karnındaki bebek 28 yaşına gelince bu büyüyü bozup Regina ile büyük bir savaşa girişecektir.

Böylece bebeği kurtarmak için, Usta Gepetto sihirli ağaçtan dolap oyar, Pamuk bu dolapla salimen gerçek dünyaya kaçıp kızını büyütebilecektir. Ne var ki tam lanet başladığında Pamuk doğum yapar, dolap sadece tek kişilik olduğundan bebeği içine koyup gönderirler, Kraliçe'nin laneti Büyülü Orman'ı çarparken sadece minik bebek kurtulabilmiştir.

Kraliçe Regina

Günümüzde, 28 yaşında yetim ve öksüz Emma Swan (Biraz aklımıza Bella Swan'ı getirse de korkmayın, hiç benzemiyorlar); doğumgününü tek başına kutlamaktadır. Minik pastasındaki mumu üfler, o anda kapısı çalar. Kapıda 10 yaşında çok sevimli bir velet vardır, isminin Henry olduğunu, Emma'nın yıllar önce evlatlık verdiği oğlu olduğunu söylemektedir.

çok sevimli bir oğlan, Henry
Şoka giren Emma ufaklığı evine götürmeye karar verir. Çocuk yolda Emma'ya akla hayale gelmez şeyler anlatır. Storybrook kasabasında zamanın durduğunu iddia eder, meydandaki saat hiç çalışmamaktadır. Çünkü kasaba halkı gerçek kimliklerini unutmuş Büyülü Orman ahalisidir, kim olduklarını, sevdikleri kişileri, kaybettikleri mutlu sonlarını anımsamadan sıradan hayatlar sürmektedirler. Lanet yüzünden hiç biri Storybrook'u terkedemez. Belediye başkanı aynı zamanda Henry'yi evlat edinen Regina Mills ise kötü kalpli Kraliçe'nin ta kendisidir.

Regina ve Emma
Tabii Emma bu çılgınca hikayelere inanmaz, çocuğu alıp Storybrook'a, Regina annesine geri getirir. Regina'nın haşin ve tehditkar tavırları, oğlanın sempatikliği ile birleşince; Emma kasabada bir süre kalmaya karar verir. O kararını verdiğinde meydandaki saat tekrar tiktaklamaya başlar.

Pamuk ve Yakışıklı
Dizi tabii asıl bundan sonra başlıyor. Biz izleyiciler olarak aslında herkesin bir masal kahramanı olduğunu biliyoruz. Dizi ilerledikçe her bölümde bir kahramanın hikayesi ele alınıyor. Hem Büyülü Orman'da aslında ne olduğunu öğreniyoruz, hem de Storybrook'da Emma'nın maceralarını takip ediyoruz. O kadar güzel yazmışlar ki, bütün masalları farklı bir açıdan ele almayı ve yenileyerek bize sunmayı becermişler. Özellikle Kırmızı Başlıklı Kız'ın hikayesi çok zekice ve Güzel ve Çirkin masalı harikulade anlatılmış. Salt o Güzel ile Çirkin'den başlıbaşına bir dizi bile çıkar, o denli etkilendim bu ikilinin arasındaki kimyadan. Kim olduklarını da söylemiyorum, diziyi izleyenler görecek:) Kurgu gerçekten şahane ilerliyor, masalların arka planını keşfediyoruz. Kötü Kraliçe'nin Pamuk'tan neden nefret ettiği sorusu bütün sezon devam edip finale doğru cevaplanıyor. Ve harikulade yaratıcı senaryo ile, Büyülü Orman ile Storybrook; masal karakterlerinin kaderi ve kasaba ahalisinin kaderleri birbiri ile kesişiyor. Zaten bu akıllıca hikayesi bana diziyi hayran hayran izleten unsur. Bu açıdan Lost'a benzediğini söyleyebiliriz. Dizi yazarlarının Lost ekibinden olduğunu söylersem; ne demek istediğim daha iyi ortaya çıkar sanırım:)

Oyunculara gelecek olursak;

Büyülü Orman'ın Pamuk Prenses'i ve Storybrook'un kendi halinde minnoş ilkokul öğretmeni Mary Margaret'i Ginnifer Goodwin oynamış. Çok sempatik bir oyuncu, ekranda sevdim kendisini.

Regina ve elmaları
Kötü Kraliçe/Hain Belediye başkanı Regina'yı Lana Parilla canlandırıyor. Şahane bir kadın, zevkle izletiyor kendini. İlk bölümlerde biraz fazla oynuyor gibi geldi ama sonradan geçti o his.

Yakışıklı yavru:)
Yakışıklı Prens'i oynayan Josh Dallas kardeşimiz gerçekten çok charming ahahah:)) Storybrook'taki hali ise tam bir hödük:))

Herkesi bu lanetten kurtarması beklenen sorunlu kahramanımız Emma Swan'ı ise Jennifer Morrison oynuyor. Kendisini House MD dizisinden tanıyoruz zaten. Bana 28 yaşından büyük göründü, özellikle o çenesine sarkan ince dudaklarını botoks manyağı yaparak havaya kaldırmak istedim. Emma'nın oğlunu oynayan velet ise feci sempatik Jared Gilmore imiş. Mad Men'de oynuyor imiş. Bence çok başarılı idi.

Aman avcı vurma beni yavru
Dizinin bir diğer yavrusu, Kraliçe'nin avcısını oynayan Jamie Dorman. Storybrook'da Şerif Graham zannediyor kendini. Maşallah diyorum buradan kendisine.

Mr Gold
Vee tabii en sevdiğimi en sona sakladım, Büyülü Orman'ın kötü adamı, efsanevi Rumplestiltskin; Storybrook kasabasının herkesin gözünü korkutan mal sahibi Mr Gold karakterini İskoç aktör Robert Carlyle oynuyor. Ama ne oynamak, zaten böyle çirkin, karizmatik adamlara bayıldığım için ağzımın suları akarak izledim, onun olduğu her bölüm daha dinamik, daha dramatik, daha güçlü oluyor gibi geldi bana. Tabii Rumple'ın Büyülü Orman'daki hikayesini de öğreniyoruz ve Storybrook'da gerçekleşen sezon finalinde gelecek sezon için oldukça heyecanlı bir noktada ayrılıyoruz Mr Gold'dan.

Rumplestiltskin
İşte böyle dostlar. Çok sevdim ben bu diziyi. İzleyen var mı aranızda, siz de beğendiniz mi? hangi tipleri sevdiniz en çok? Rumple sevgime hak veriyor musunuz? :))

xo xo

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Nihayet Karpuz Suya Girdi

Böyle yaz rehaveti olmaz olsun dostlar, canım blog günlükten haftalık haberlere döndü, neden böyle oldu aklım ermedi:( Yazacak bir şeyler de var çok şükür, yazın ne olsa daha çok geziyoruz. Belki o yüzden, akşamları eve geç gelip sabah da erkenden kalkıp işe gittiğimden, evde bilgisayar açacak halim kalmıyor idi. Hele bu hafta tam kabus gibi yoğun geçti, koleksiyon mevsimi yavaş yavaş biterken ben de bittiğimi hissettim.

Geçen hafta sonu, Judy arkadaşınız nihayet şeytanın bacağını kırdı, suya girdi dostlar. Hani geçen Mayıs'ta sucuk mangal partisi düzenlemiştik ya, Deniz'in havuzunda aklımız kalmıştı. İşte havuzun sezon açılışını geçen haftasonu yapabildik.


Hava çok güzeldi, sıcacıktı hem de püfür püfür rüzgarlıydı. Saatler süren yolculuktan sonra Büyük Çekmece'deki eve gelir gelmez soyunup kendimizi havuza attık. Su serindi, havuz derin ve maviydi, kızçeler pek neşeliydi. Parmaklarımız kuru erikler gibi büzülüp, dudaklarımız soğuktan titreyene dek havuzda oynadık. Sonra kendimizi havuzun etrafındaki yastıklara, şezlonglara attık. mamışlarımızı yayıp yatarak bir güzel güneşlendik, D vitaminine doyduk dostlar. Bu esnada bol bol fotoğraf da çektik ama kızçeler yemin kasem verdi, fotoğraflar mühürlenip kaldırıldı:)))


Öğlen yemeğinde Denizo bize hani şu Tefal'in sadece 1 kaşık yağ ile çalışan zamazingosunda sosis, patates kızarttı. Bunları çok nadir yediğim için bayılıyorum, benim için gerçek bir ziyafet oldu sosis ile patates:)) Börek de vardı ama ben yemedim tabii. Bol bol salata ve peynir de masamızda yer alıyordu.  Böylece gölgede yiyip içerek karnımızı doyurduk. Sonra yemek rehavetini atmak için hurraaa bir daha havuza atladık, ah ne güzeldi suya girmek.


Tefal'le yapılan nefis sosisler



Yine üşüyüp titreyince kendimizi güneşe verdik, ben birazcık yandım, hatta biraz bazı yerlerim kızardı. Dün de tatlı tatlı kaşınmaya başladı bu yerler. Bugün de derilerim soyuluyor, tam yaz mevsimi işte. Güneşte yanmanın ne kadar zararlı olduğunu çok iyi biliyorum da, şu hastalıklı sarı beyaz tenim yerine güneşte kızarmış sağlıklı görünen cildi tercih ediyorum. Sonuçta bir sürü ben çıkarttım. Hatta evi pire bastığında üzerimdekiler pire mi yoksa ben mi anlayamamaktan ötürü kafa karışıklığı yaşadık, ama bu bambaşka bir hikaye idi:)

daha sık görüşmek ümidiyle:)

xo xo

24 Haziran 2012 Pazar

Muhteşem Beşli : Köfte, mojito, bira, tekila, midye dolma

Cumartesi günü mesai vardı, erkenden kalkıp işe gittik dostlar. Moralim düzelsin diye yeni aldığım mercan rengi denim kaprimi giymiştim. Aslında bacaklarım kalın olduğu için açık renk pantül giymem. Fakat bunun rengi tam istediğim mercan tonunda olduğundan "elbet esner, dötüme yapışık kalmaz" diye kendimi kandırarak bayıla bayıla giydim kapriyi:)



Mesai akşam 5'e kadardı, aman moralimiz bozulmasın keyiflenelim diye öğlen yemeğinde dışarı kaçıp mezarlık köftecisinde yemeğe gittik. Burası Cevizlibağ Merkezefendi Köftecisi, asırlık eski İstanbul mezarlıklarının dibinde, dolup dolup boşalan, yer bulmak için kuyrukların uzayıp gittiği salaş bir köfteci. Bakır kupalarda köpüklü ayranları pek güzel. Köftesi yağlı, mis kokulu, kocaman halis et köftesi. İnsan burnuna kadar doyduğunu hissediyor bunu yediği zaman. Bir de piyaz, salata vs istediyseniz bütün gün başka bir şey yemenize gerek kalmıyor.


Rahmetlilere karşı ağzınıza layık köftelerimizi lüplettikten sonra kahve keyfi yapalım dedik ve köftecinin hemen bitişiğindeki döküntü çaycının esintili masalarına yerleştik. Aaa, hiç ummazdım, bir kahve geldi, sunumu gözlere tadı ise damaklara seza... Lokumu, suyu, herkese ayrı pişirilmiş minik cezvede okkalı kahveleri ile dört dörtlük idi.


Kahveleri içip ofise geri döndük. Saat üç buçuk olunca Kübik'le bir de baktık bizden başka kimse kalmamış şirkette:) Biz de bilgisayarları kapatıp kendimizi Taksim dolmuşuna attık.

İstiklal'de ilk hedefimiz Terkos pasajı idi haliyle. İnanmayacakınız ama ben yine güpgüzel bir elbise buldum. Deneme yaparken epey eğlendik. Keten dar kesimli bir elbise olduğundan, bir de beli elastik değil, aman totoma sığmaz diye düşünüp büyük bedeni almıştım elime. Dükkan sahibi amca kızdı "bu ne, büyüyünce mi giyeceksin bunu?" diye dalga geçip S bedeni elime tutuşturdu. O esnada Kübik deneme kabininde idi. Kabin dediğime bakmayın tabii, Terkos pasajındayız, duvarın bir kısmını perdeyle çevirmişler, borular morular geçiyor içinden, al sana kabin:)) Neyse adam "bu kabin geniş, beraber kullanabilirsiniz" demesin mi? "Yok annem, arkadaşlık da bir yere kadar, birbirimizin poposunu görmek istemiyoruz" dedim ben de. Ondan sonra da amca şelale gibi döküldü zaten, epey bir gülüp eğlendik:))

Bu kadar eğlenceli muhabbete tabii ki elbiseyi aldım. Yahu çok hoşuma gitti, uygun da oldu pasajdan alınca. Rahat rahat giyerim inşallah.


Pasajdan çıkıp Bershka'ya gittik. Orada da takılar aklımızı çeldi. Kübra bana kalın örgü bir kolye aldırdı. Rengi tam pantülüme uygun, değişik bir tarz. Ben de mavili taşlı boncuk bilezik aldım ama boncuklar kurukafa şeklinde oyulmuş, çok şirinlerdi:) Bir de altın sarı helezonik sarmal bir bileklik alarak alışverişi tamamladım. Kübik de dantel yakalık şeklinde çok cici bir kolye aldı. O yakalık kolyeler çok moda bu sezon, aklınızda olsun.


Kasada ödeme yaparken kıza dedim ki, "paket yapmayın yakacağım onları". "Hepsini mi?" dedi, "hepsini" dedim ve dediğimi de yaptım.

Takmış takıştırmış deli saraylı vaziyetinde, nerede buz gibi birer drink alırız diye düşünürken aklıma Leb-i Derya geldi. Bershka'nın yanındaki Richmont Otele girdik, tepedeki Leb-i Derya'ya çıktık. Benim bildiğim  bu Leb-i Derya Kumbaracı Yokuşta bir bar idi, otelin tepesindeki Leb-i Derya epey ağır abilere göre bir mekan olmuş. Ama ardına kadar açık kocaman pencerelerden önümüze serilen manzara harikulade idi.


Tabii böyle bir manzarası olunca herifler kol gibi fiyatları çekmişler. Birer tane mojito söyledik, ülen 27 liraydı tanesi:(( Yahu ben bu paraya Terkos pasajından kreasyon alıyorum! Allahtan içkilerin yanında bir tabak çerez de geldi ahahah:) Fıstıkları yiyip muhabbet ederek mojitolarımızı yudumladık, şehr-i şirin İstanbulumun manzarasının tadını çıkarttık. Suları köpürterek gidip gelen vapurları izleyerek neşelendik.


Mojitolar bitince el mahkum, Terkos pasajı laylon poşetlerimizi toparlayıp yine İstiklal'in cıvıltılı, rengarenk kalabalığına geri döndük. Nereye otursak da kol gibi para ödemeden çakır keyif olsak diye düşünürken, Hollanda Konsolosluğunun oradan aşağı inen yokuşta Masumiyet Müzesi tabelasını gördük. İki yanı sanat galerileri ile süslü dimdik yokuş önce sağa sonra sola kıvrıldı. Müze herhalde daha aşağılarda idi, müzeden çok başka, inanılmaz bir şey bulduk bu sokakta.


Solumuzdaki bina Ekvador Konsolosluğu idi, sağımızdaki duvar rengarenk grafitilerle bezenmişti. İleride iyice darlaşıp dikleşen yokuşta metruk binalar vardı ve bu bomboş metruk binaların bir tanesinden şahane bir müzik yükseliyordu... Kübra "benim duyduğumu sen de duyuyor musun" diye sordu şaşkın şaşkın. Bir anda İstiklal curcunasından masal alemine, sihirli bir müzik yokuşuna düşmüş gibiydk. İstanbul'un sonsuz minik sürprizlerinden birini daha bulmuştuk işte!



Müziğin sırrı, metruk binanın kapısına asılı Türkçe-İngilizce-İspanyolca yazılarda anlatılmıştı. Ne müthiş değil mi? O daracık yokuşta müziği bulmuş, dans edip mutlu olmuştuk.

Peace!

Müzeden vazgeçip ıhlaya ıhlaya yokuş yukarı tırmandık. Mojitonun tadı damağımızda kalmış, alkole kavuşmak için sabırsızlanıyorduk.

yokuş yukarı

yokuşu müzikle dolduran Ekvador konsolosluğu, canımız:)

Kendimizi ayaklarımızın akışına bırakıp, Nevizade'ye kıvrıldık inceden. Emektar mekan Vera'ya gidip, tepedeki terasa tırmandık. Akşam olmuş, hava hala aydınlık ve esintili, limonata tadında iken buz gibi biralarımıza kavuştuk.


Çerezlere dikkatinizi çekerim, içinde leblebi yok idi:) Halbuki Leb-i Derya'nın 27 liralık mojito yanında verdiği çerezin yarısı beyaz leblebi idi yuuh! :))) Neyse biz leblebiyi sen yedin, fıstığı ben kaptım diye kavga etmeden bir güzel paylaştık çerezlerimizi, içtik, muhabbet ettik. Cumartesi gecesi keyfi yaptık Kübra arkadaşımla:)


Gece olup karanlık çöktüğünde tekila ile günü noktalamaya karar verdik ve birer tane lüplettik.


Vera'dan çıkıp gecenin karanlığında Balık Pazarında yürüdük, Şampiyon Kokoreç'e gelince midye dolma yiyelim dedik, oyyy o içkilerin üstüne nasıl iyi gitti o midye dolmalar lüp lüp anlatamam. İstiklal'e çıkınca ise meydana değil Asmalımescit'e yürüdük ve yıllar evvel her Cuma gecesi Lady Charlotte ile tekila içtiğimiz Kino'da birer tane daha tekila patlattık oohhhh:)) Tanesi 5 tele, gelecek sefere gelip burada tekila partisi vereceğiz dostlar:)

Gecenin sonunda ben metroya yetiştim, Kübracık dolmuşa atladı, mutlu mesut evlere dağıldık. İyi ki Cumartesi mesai yapmışız yahu, şapşahane bir gün geçirdik bu sayede:)

Yeni haftanın maceralarında görüşmek üzere dostlar:)

xo xo