3 Ağustos 2014 Pazar

Boğazkesen

Rumeli Hisarı'na konserler dışında gitmediyseniz, bu pırıl pırıl yaz günlerinde hoş bir değişiklik yaparak kaleyi ziyaret edebilir, Cüneyt Arkın misali kendinizi duvarlardan atabilirsiniz.

Biz geçenlerde Japon abim, Sibo ve de Pelinsu ile kaleye tırmandık. Sıcak ve güneşli bir pazar günü, güneş tepemizde parlarken kendimizi Boğaz'ın fırfır rüzgarlarına bıraktık.




Rumeli Hisarı, 1452 senesinde, 3 ayda inşa edilmiş. 3 devasa kulesi bulunan hisarın her bir kulesinin inşasına  farklı bir paşa nezaret etmiş, burçlara da bu paşaların isimleri verilmiş : Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa.





Arka taraftaki büyük burca tırmanman epey zorlu. Taş basamaklar kocaman. İşte kendinizi Mordor'da Hüküm Dağına tırmanan minik bir Hobbit yerine koyup serüven yaşıyorum hissi ile tırmanabilirsiniz tepeye.




Ödül, delicesine esen nefis Boğaz rüzgarı ve harikulade manzara olacak:)
































Hakiki kara Murat benim!






Kaleye giriş 10 TL.  Yanınıza küçük bir şişe su da alın, o tepelere tırmanırken dilim damağıma yapıştı valla!

xo xo

30 Temmuz 2014 Çarşamba

İlk IKEA maceram

Üzerinden epey zaman geçti ama İKEA maceramı yazmam lazım, böylece benim gibi bu yaşa gidip hala gitmemiş olanlar varsa, ne bekleyeceklerini bilirler. 


Efendim, olaylar annemin yerdeki 20 senelik halıyı değiştirmeye karar vermesi ile başlamıştı. Halı döşeyen amcalar gelip paldır küldür bizim eşyaları kaldırırken tatlı tatlı rica edip seneler evvel marangoza yaptırdığım ceviz kaplama masayı kaldırtıp evdeki boş odaya taşıttım. Her boş oda gibi bu odanın da kaderi ardiye olmak, niyeyse bizimkilerin atmadığı bir yığın eşyaya depoluk etmekti.

Odanın yarısını kaplayan masadan kurtulmuştum, şimdi sadece İkea'ya gitmesi kalmıştı. İşte o meşum gün işten yarım saat erken çıkıp Davutpaşa metrosuna yürüdüm, metrodan Kocatepe'de indim. Böylelikle, İstanbul Forum derler, kocaman bir alışveriş merkezinin önüne gelmiş idim, buraya başka türlü nasıl gelinir toplu taşıma ile, bilgim yok.

Forum'un içinden yürüye yürüye Bayrampaşa İkea'ya ulaşmış idim. Buraya bazen öğle yemeğine gelirdik eskiden, somon balığı, İsveç köftesi filan yerdik. Ama içini hiç gezmemiştim. 

Ne alacağımı biliyordum: Expedit kitaplık ile Kivik uzanma koltuğu; bir de okuma lambası! Mobilyaların sergilendiği alanı gezip bu alacaklarımı bulmam gerekti. Önce kitaplığı bulup etiketin üzerindeki numaraları not ettim, burada adet bu. Sonra koltuğu buldum ama bana onun için bir çıktı verdiler. 

Elimde kağıtlarla alt kata indim, burada ev ve mutfak eşyaları doluydu. Kitaplığın gözüne sığacak şekilde tasarlanmış kutulardan 2 tane, bir de koltuğuma yastık aldım. Bu kısmı kolaydı çünkü marketten alır gibi bir arabaya koyup geçip gidiyorsunuz. Dananın kuyruğu kasada koptu.

Ben gerizekalı mıyım neyim, o yazdığım numaraları kasiyere vereceğim, kasiyer bik bik tuşlara basacak , seçtiğim mobilyalar bızzt diye gelecek mı sandım, yoksa o umacı gibi kolilere tıkışmış 3 ton ağırlığında görünen mobilyaları taşımayı kesinlikle aklım kesmediğinden mi, bilmiyorum artık. Ta sıra bana geldi, kasiyer kız demesin mi, gidip bunları depodan almanız gerekiyor. Eh bu zaten herkesin bildiği bir şey değil mi? Fakat benim aklım kesmemişti işte. 

Söylene söylene, kutularla kavga ederek o sıradağlar misali yükselen depo alanına geri gittim. Ağlaya inleye, bir İkea elemanının yardımıyla koltuk ve kitaplık kolileri arabama yerleştirdik. Bu olanlara inanamıyordum. Yani İkea'da işlerin böyle olduğunu biliyordum ama zihnim böylesi bir alışverişi kabul etmiyordu. Nasıl bir mantıktır ki, gülle gibi kanepeyi yerinden kaldırıp taşıma arabasına koymam bekleniyordu???




Bin pişman iki arabayı kasaya iteledim, bu kutuları kesinlikle kaldırıp kasaya koymayacağımı ilan ettim. meğersem öyle bir beklenti yokmuş :)) Her şey kasadan geçip ödeme yaptıktan sonra arabaları bu sefer de nakliye ve montaj hizmeti masasına götürdüm. Yanıma sadece küçük kutuları alacaktım. Böylece uygun bir ücret karşılığında mobilyaları geri verip montaj günü için randevulaştık.




Eve gelince ilk iş okuma lambamı monte ettim! İlk İkea montajım. Sonra da aşağıda gördüğünüz kutuyu yaptım! Ama benim yapacağım İkea montajı bu kadarcıktı.




Koliler bir iki gün içinde, İkea'nın söylediği günde eve geldi. Birkaç gün sonra da montajcı iki abi geldi, ben çayımı içip çatallarına göz atarken eğile kalka yeni kütüphaneyle koltuğumu monte ettiler. 

Ve işte okuma köşem hazırdı :




Durun daha bitmedi, bu alışveriş sebebiyle bir hediye çeki kazanmış idim, onu da harcamak için son güne kadar bekledim. Sonra geçen Cumartesi, otobüse binip metrobüse gittim, metrobüsten Merter durağında inerek metroya aktardım ve tekrar Kocatepe durağında inerek daha adım atmam dediğim İkea'ya koştum. Aman hediye çeki boşa gitmesin maksat:))) Kendime iki yastık, anneme de kahvaltı tabakları alarak bu işi de halletmiş oldum. Dönüşte yine metroyla Merter, Merter'den metrobüs, mucize kabilinden oturarak geldiğim Zincirlikuyu'dan taksiyle Bebek'e inerek eve geldim ama akşama kadar uyudum yorgunluktan. O torbaları taşımak, taşıtlara inmek binmek epey eziyetli olmuştu ama hediye çekini de yemiştim :))))




Sonuçta Kediş hanımla pek memnunuz koltuğumuzdan. İkimiz de rahatça sığışıyoruz:) Lamba işte sihirli değil, bildiğin lamba:) Kitaplık da asıl kütüphaneme sığmayan, taşan kitapları ve diğer tüm dağınıklığı pek güzel toparladı. Çok seviyorum kendisini:) 

xo xo


27 Haziran 2014 Cuma

Paris : Bir Yaz Gecesi Rüyası

Evet, Paris'te son günüm yavaş yavaş sona ererken, bitap vaziyette uzun yürüşümü tamamlamış ve nehir kıyısına ulaşmıştım.

Louvre ile Orsay arasındaki Pont Royal'e gelmiş idim.







Ve hayatımda gördüğüm en büyüleyici manzaralardan biri beni bekliyordu : Seine nehri üstünde güneş batmakta idi.















Şoktayım, şansıma kendim bile inanamıyorum selfisi:)


Su kenarına inip kendimden geçmiş halde ilerideki köprüye yürüdüm. Burası da milletin aşk kilitleri ile doldurduğu Pont des Arts idi.









Orsay Müzesi, en sevdiğim müze


Gün batımını izleyip kendime geldikten sonra Tuileries'den metroya atlayıp Champs Elysees'e geldim. Geç olmuştu ama otele dönmeyecektim. Havanın kararmasını bekleyecek, Louvre ile Eiffel'in gece ışıklı hallerini görecektim. Georges V kafesinde oturup bir mojito patlattım:))





Hava iyice karardığında, metroya atlayıp, Palais Royal Musee Du Louvre durağına geri döndüm. Ilık, çok tatlı bir havaydı. Richelieu geçidinin loşluğunda harikulade bir keman sesi yankılanmaktaydı. Paris'te sihirli bir yaz gecesi geçirmekte idim. O anı hiç unutmayacağımı biliyordum.






Louvre'un bahçesindeki piramitten, meydandaki lambalardan ışık fışkırıyordu. Pasajdan gelen müzik eşliğinde bahçeye adım attım.










Sonunda yağmur başlayınca pasaja geri dönüp müzisyeni dinledim. Parçasını bitirdiğinde para topladığı kabına birkaç eur bırakıp çok teşekkür ettim kendisine. Ve metroya inip Trocadero'ya gittim.


Trocadero'da dışarı çıktığımda epey yağmur başlamıştı. Allahtan şemsiyem yanımda idi. Zaten eiffel'in baştan aşağı aydınlanmış halini görmek için biraz yağmurda ıslanmaya değer!









Bastıran yağmur artık şansımı zorlamamam gerektiğini düşündürüyordu! Bu gezi bitmişti, doya doya Paris sokaklarında dolaşmış, bahçelerde keyif yapmış, kafelerde bira yudumlamıştım.


Ve çoktan, gelecek sefer nereyi gezsem diye düşünmeye başlamıştım:)


xo xo


25 Haziran 2014 Çarşamba

Paris : Quartier Latin

Paris'te son günüm rüya gibi geçti. Yaşadığım en güzel Pazartesi idi sanırım. O gün resmi tatil olduğu için Fransızlar çalışmıyordu. Biz de işimizi erken bitirdik. Ve ben tek başıma yollara düştüm.

Ofisten çıktığımda cesaret kırıcı bir yağmur başlamıştı. Merkeze geldim, şemsiyemi açtım, ne yapacağıma karar verene dek biraz duraksadım.


Hotel De Ville'in önünde nereye gideceğimi düşünüyorum


Müze gezmek için geç, yemek için erken bir saat








Değişiklik olarak Quartier Latin dedikleri, nehrin sol yakasındaki muhitleri gezmeye karar verdim. Metroya bindim ve Saint Sulpice durağında indim. Hiç bilmediğim güzel mahalledeki tabelayı takip ederek, yıllar evvel Lad Charlotte ile keşfettiğimiz kiliseye bir kere daha gelmiş oldum.





Saint Sulpice, Notre Dame'dan sonra şehirdeki ikinci en büyük kilise. Orijinali 13. yüzyıldan kalma bir Roma kilisesi iken, bildiğimiz haliyle 17. yüzyılda inşa edilmiş.











Saint Sulpice'in meşhur orgu

Tabii kilisede bizi ilgilendiren, bambaşka bir şey : Gül Çizgisi! Kilisenin içinde, Da Vinci Şifresi'nde Gül Çizgisi olarak adlandırılan pirinç bir hat bulunmakta. Bu hat, Paris'in sıfır meridyenini işaretliyor. Greenwich'den önce dünyanın sıfır meridyeni Paris meridyeni imiş. Kilisedeki hat ise, aslen Paskalya zamanını doğru belirlemek üzere, 18. yüzyılda eklenmiş. Lady Charlotte ile bu iki meridyeni de ziyaret etmiş olmamız en sevdiğimiz serüvenlerimizden:)





İşte Gül Çizgisi:







Kiliseden o minicik, çok havalı Saint Sulpice meydanına çıkmıştım.




Biraz dolanarak, yıllar önceki ilk Paris seyahatimde, Lady Charlotte ile keşfettiğimiz Ferou sokağını bulmuştum. Bu sokağın benim için anlamı büyük: Üç Silahşörler'de, Athos'un yaşadığı sokak Rue Ferou!


Rue Ferou


Ferou'dan tırmanınca da, Paris'in en güzel parkı olan Luxembourg Bahçesine ulaştım.







Her köşesi heykellerle bezeli bu harika parkın göbeğinde Luxembourg Sarayı ve güzel bir havuz bulunuyor. Sarayda Franso Senatosu çalışmakta.


Beethoven amca





















 Ağaçların altından çıkıp meydana ulaştığımda, güneş şahane şekilde parlamaya başlamıştı.











Havuzda çocuklar yelkenli gemiler yüzdürüyorlardı, hem de eski usül, uzun tahta bir sopayla iterek:) Sonra koşup öbür taraftan itiyor...





İyice dinlendim orada, arkamda yemyeşil bahçeler, önümde güneş altında parlayan havuz ve saray. Herkes cıvıl cıvıl, neşeli ve sıcak idi. Çok mutluydum o güzel havada o parkta bulunduğum için.














Heykelleri seyrede ede parkın ucuna geldiğimde, Pantheon tam karşımda idi. Restorasyon sebebi ile o görkemli kubbe örtülmüştü. Yavaşça yokuşu tırmanmaya başladım.














Pantheon, 18.yüzyılda kilise olarak inşa edilmişse de, günümüzde, önemli bazı kişiliklerin mezarlarını barındıran bir mozole. Meşhur Foucoult Sarkacı da, Pantheon'da bulunuyor.



İçeri girmektense, etrafta gezinmeyi tercih ettim. Buraları hiç bilmediğim bölgeler idi. En güzel gördüğüm sokağa daldım, oradan ilgimi çeken başka bir mahalleye geçtim. Tam bir seyyah gibi, ayaklarım nereye götürürse, avare dolaştım Pantheon'un civarında. Paris'in en güzel haliydi bu benim için.












Bu kilisenin önünden minicik bir yokuş iniyordu, salladım kendimi oradan aşağıya.










 Bu cadde güzel diye buradan geçtim.




Karşıma minnak, cici bir park çıktı.






 Buralar manyak turist kalabalıklarından uzak, sakin köşelerdi.




Veee bir baktım Saint Germain caddesindeyim. Bu muazzam bulvar, sıra sıra butikler, meşhur markaların mağazaları ve restoranlarla dolu. Tabii namı da varoluşçuluk akımının doğduğu kafelerden geliyor.







Bulvar boyunca epey yürüyüp, küçük kilisenin olduğu meydana geldim. Oh, o meydancık gözüme ne hoş görünmüştü!











Meydanın kıyısındaki Le Bonaparte isimli kafeyi gözüme kestirmiştim. Burada oturup biraz peynir ve Leffe birası sipariş ettim. Bu biranın neredeyse karanfilli diyeceğim, enteresan bir aroması var ve kocaman bardakta servis ediliyor. Nedense çok sevmiştim bu tuhaf içimli Leffe birasını.


Leffe selfisi:)


La Bonaparte'da 2 saat oturdum. Etrafımdaki kalabalık epey Fransızdı :) Genç bir kız kitap okuyup beyaz şarabını yudumluyor, bir diğeri 1 saattir yudumladığı kahvesiyle sigara tüttürüyoır, berikiler muhabbet ediyordu. Akordeon çalan sokak çalgıcısı bile vardı :) Hayallerin gerçek olduğu, tüm Paris klişelerinin gerçek olduğu gündü sanki!









Biramı içip dinlendikten sonra yürümeye devam ettim. Aydınlığa rağmen saat aslında 21 olmuştu. 





Nehir kıyısına çıkacağımı bildiğimden, caddeden içeri doğru girdim. Az sonra beni harikulade bir sürpriz bekliyordu.





Arkası yarın:)

xo xo


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...