24 Eylül 2007 Pazartesi

yaz tatili

Allahım nihayet yaz tatiline çıkıyorum dostlar! Bu sefer Lady Charlotte ile onun Londra'sında buluşacağız. Real Fiesta Seyyahları , yeni macerasını Londra'da yaşayacak.

Fakat tabii sabah sabah sinirim burnuma çıktı bile, aksi mümkün mü? Fön çektirdim yağmur yağdı. Garanti Bankası'ndan poundlarımı alamadım, ytl verebildi düdükler. Gidip iki ayrı döviz bürosundan pound topladım, aradan kur farkından zarar yedim. Şimdi yine bir atm bulup para çekmek lazım falan oofff . Bir de poundların hepsi 5lik ve 10luk halinde, Allahım nasıl taşıyacağım bunları ben? Neyse inşallah tatlı tatlı yeriz oralarda paracıkları , İngiliz muzuyla, sütüyle, 5 çayı kahvaltısı ile oh oh oh.

Yaşasın Real Fiesta Seyyahları!





21 Eylül 2007 Cuma

Muhteşem ve de çılgın bir Paris macerası

Pazartesi akşamı karamsar bir havada şiirsel Paris kentine varmıştık, otelimiz Montparnasse bölgesinde Villa Montparnasse isimli eski ve sevimli bir yerdi. Böyle minik çiçekli duvarkağıtları, ceviz kaplamalı banyo ve de dolap kapakları ile gayet rüstik buldum oteli


Otelin civarında sıra sıra kafeler vardı, bunlardan birinde dana karpaçyo, sıcak sebze tabağı ve biftek tartar yedik, yani köfte şeklinde biftek. Hatta garson kız şoke oldu, hepsini siz mi yiyeceksiniz diye hahahayyttt . Sipariş verirken de karbonize olarak pişirmelerini istedik ki bu Fransızlar bize çiğ et yedirmesin.


Hava çok serindi ama kafede ısıtıcılar vardı. Yemeğin yanında içtiğimiz kırmızı şarapla da içimiz ısındı.



Ertesi sabah firmaya gidip bütün gün çalıştıktan sonra akşam ne yapacağımı düşünürken Patrick demesin mi, ben seni scooter'ımla bırakırım, Allaaaaaaa, yahu bilseydim etek giymezdim dostlarrr



Çantamı koltuğun altındaki bagaja koyup kafama yedek kaskı taktım, böyle bacaklarımı açarak Patrick'in arkasına yerleştim ve hareket ettik. Ay aklım başımdan uçtu yemin ederim, ayaklarımın ucundan taa mideme kadar heryanlarım dondu sayın seyirciler. Fakat bu ne kadar zevkli birşeydi? Motorun üzerinde Paris gecesi, her yer ışıl ışıl, Patrick geçtiğimiz yerlerin neresi olduğunu söylüyordu ama ben zaten hepsini biliyordum. Prenses Diana'nın kaza yaptığı geçidi ve oraya dikilmiş anıt önünde fotoğraf çektirenleri de gördük. Nihayet olgun güzel Eyfel, o baştan ayağa ışıklarıyla ne kadar harikulade , yaşlı, zarif, harika bir yapı.



Trocadero'dan bir tur atıp tam Eyfel'in karşısında güzelce ısıtılan hoş bir kafede bira içip patates kızartması yedik, hatta koleksiyonum için bardak altlığı bile çaldık, Patrick'in cep telefonundan Real Fiesta'ya baktık ve çok eğlendik, artık gece bitince de bir taksi aradık ama nanay, Paris'te hele de geceyarısı taksi bulmak imkansız dostlar. Bu yüzden Patrick beni yine motorla otele kadar götürmeye karar verdi ama önce kaybolduk sonra da otele tam 2 sokak kala scooter'ın motoru tekleyip duruverdi!!! Böylece hem ilk kez scooter'a binmiş hem de yolda kalmıştım ahahahahaha

Ben taksiyle otele döndüm, Patrick de başının çaresine bakmış bir şekilde, neyse o kadar üşümüştüm ki küveti kaynar suyla doldurdum ama Taner bey arayıp "hadi aşağıdayız seni dışarı çıkaracağız" diye arayınca hoop hemen koştum lobiye, böylece sabahın dördüne kadar Paris gecelerinde alemlere aktık sayın seyirciler. Sabaha karşı taksiyle otele dönerken, Zafer Takının altından Şanzelize'ye girip, o muhteşem Aleksandır köprüsünden diğer yakaya geçtik. Gerçekten Paris'e ve güzelliklerine doyduğumu hissettim.

Ertesi sabah serbesttim, bu yüzden sabahın sekizinde kalktım ve hemen metroya daldım, un karne sivuple diyerek biletlerimi aldım ve Cite'ye giden hatta atladım.

Notre Dame'ın etrafında bir tur atıp güneşli havanın tadını çıkarttım. Havada ayaz da vardı, insanı titretiyordu ama yine de parlak güneş altında heryer çok daha güzel görünmekteydi.


İşte Notre Dame'ın meşhur gargoyle canavarları :

Notre Dame'ın etrafından dönerek köprüyü geçtim ve Hotel de Ville'in önüne geldim. Buralar Paris'te en sevdiğim yerler sanırım. İşte tam karşımda Lady Charlotte ile yemek yediğimiz Paul vardı. Çünkü Rivoli'ye çıkmıştım, ben de vurdum aşağı Louvre'a doğru Rivoli'de yürüdüm, yürüdüm... Hımhım'a baktım ama birşey almadım, nasılsa London'da herşeyin feriştahı vardır.

Rivoli'den Louvre meydanına geçerek nehir kenarına indim, ooohh buradan tam bir Paris manzarası izleyebiliyordum. Manzaradan bıkınca Rivoli'den metroya binip Şanzelize'ye gittim.

Tabii Şanzelize'de yürümek için Şanzelize durağında değil Franklin Roosevelt durağında inmek gerek yoksa boş yere çok fazla yürümek zorunda kalıyorsunuz, Lady Charlotte bana öğretmişti bunu yuppiii. Böylece tam Disney dükkanının önünde metrodan çıkarak kendime şahane bir Ratatuy fincanı almıştım. Sephora'dan aldığım allık ve maskara ile de alışverişim tamamlanmıştı.

Zafer Takının dibindeki duraktan yine metroya inerek Abbesses'e gittim fakat yukarı çıkarken asansörü kaçırdığım için olacak şey değil 10 kat merdiven çıktım dostlar, kalbim çarptı ooff, çık çık bitmez, çık çık bitmez. Duvarları rengarenk boyamışlar ama çekilecek çile değil , resimlere kanmayıp asansöre binmek lazım.


Böylece minik Amelie'nin köyü Montmarte'a gelmiştim. İşte daracık sokaklar, şıkır şıkır dönmedolap, sıra sıra dizilmiş kafeler, üstünde Paris yazan envai çeşit (ve Çin malı olduğuna yemin edebileceğim) eşyalar satan minik dükkanları ile bohem ressamlar köyü Montmarte burası idi.
Etrafıma bakınmaktan bu sefer de bir yan sokaktan girdiğim için teleferiği kaçırmayayım mı ? Bu yüzden Sacre Coeur'e yürüyerek tırmandım da , bittim bittim oy aman off.
Tepeye çıkıp şehre şööyle bir yukarıdan baktıktan sonra Montmarte'ın arka sokaklarında dolandım, sokak ressamları kandırabildikleri tiplerin resimlerini çizip arkadaşları düdüklüyor, insanlar tembel tembel dolanıp ıvır zıvır satan mağazalara gutuluyorlardı hahahayy

Bu Monmarte'a bir de minik tren öpsün seni Zeki Müren koymuşlar, böyle kutu kutu dizilip o daracık sokaklarda çuf çuf geziyorsun, bir dahaki sefere Lady Charlotte ile geldiğimizde bineriz artık.

Montmarte köyünden de sıkılınca metroya atlayarak Concorde meydanına geldim. Buraya kocaman bir dönmedolap yerleştirmiş Londra'yı kıskanan Parizyenler hahahaha. Biz Lady Charlotte ile London dönmedolabına bineceğimize göre buna binmedim

Concorde meydanına gelmişken bir de bizim Tülieri'ye uğrayayım deyip parka girdim, çünkü burası Paris'te en sevdiğim parktır. O sarı tozlu yoldan yürüyüp havuz başına oturdum. Şakır şakır sular, parlak güneş, hafiften sararıp kızarmaya başlamış ağaçlar ve havuzda yüzen ördekleriyle bu park ne kadar güzeldi.

Böylece turum sona erip otele döndüm ve taksiye atlayarak firmaya çalışmaya gittim. Akşam Patrick bizi bir suşi fabrikasına götürdü. Hani böyle tabaklar bantın üzerinde dönüp dururken sen istediğini alıp yiyorsun oy oyyy. Suşileri arka arkaya götürüp değişik ne varsa denedim, tatlı olarak da minik güzelim makaronlar çok nefisti. Patrick bana Ladurée pastanesinin meşhur makaronlarından yollayacağını söyledi, acaba?
Gece ne kadar yorgundum, yatar yatmaz uyumuşum, sabah da 11'de uyandım ve pırıl pırıl güneşli sokaklarda yayılmış kafelerde minik fincanlarda kahvelerimizi içerek Paris'e veda etmiştik.

16 Eylül 2007 Pazar

atensiyon sivupleee

Açık konuşayım, pazar sabahı yemeyip içmeyip Akmerkez Mudo'ya gittim ve de o eteği satın aldım, beni geniş gösteren bir model ama ne yapabilirim? benim olmalıydı

Yarın iş içün Paris'e gidiyorum sayın seyirciler, orası da soğuktur şimdi donacağız, ama yanımda çok kalın birşey de götüremem ağırlık yapar

Cuma günü seyyahaten dönüp de tatile çıkınca, işte o zaman asıl olayımız başlayacak, çok heyecanlıyım, Real Fiesta Seyyahları Paris'ten sonra bu sefer de Londra'da buluşacak




Podibus : Versailles, vue des toits - Les Jardins

Nasıl bir fotoğraf buu?

işte versay sarayındaki aynalar galerisinin restorasyonu tamamlanmıştı
bu web sayfasında odanın içindeymiş gibi 360 derece etrafa bakabiliyorsunuz, harikulade!

Podibus : Versailles, vue des toits - Les Jardins







15 Eylül 2007 Cumartesi

ayaklarım ayrılmıştı

Bugün İstanbul'da şahane bir Eylül havası vardı, pırıl pırıl güneşli ve sıcak. Ben de maaşını yeni almış her havva kızı gibi alışverişe çıkayım dedim. Önce otobüsle Harbiye'ye kadar gidip oradan Nişşantaşı'na yürüdüm, Topshop ve Mudo'yu gezdim, birşey de beğenemedim. Çünkü aklımda İskoçya'ya alacağımız uçak biletleri vardı, bir de Topshop'un memleketine gidiyorum buradan ne alayım şimdi? hahayytt. Böylece yukarı doğru tırmanarak Osmanbey'e çıktım, oradam YKM'ye kadar yürüdüm. Burada 80 ytl'ye o beğendiğimiz Nike çantanın çok benzeri vardı ama boyundan askısı yoktu, hey yarebbim, yüzlerce çanta baktım, boyundan askılı bir tane bulamadım, artık London'dan alacağız çantayı. Ben de patfüm sordum YKM'de, 100'lük Dior Addict 223 ytl ama kalmamış. Oradan da ayrılıp Cevahir'e geldiğimde artık çok yorulmuştum, ilk iş Starbuck's'da moka kahve içip yanında limonlu cheesecake yedim. Aslında ben limon sevmem... Fakat bu o kadar şirin birşeydi ki , sapsarı ve güzel.

Kahve molasından sonra bir kaç tükkana daha baktım ve alacağım ne varsa hepsinden vazgeçtim. Çıktım Cevahir'den Profilo Alışveriş Merkezi'ne yürüdüm, burada Tekin Acar'ın dehşet bir mağazası var, artık freeshop'tan alışverişe son, herşeyleri buradan alacağız, 100'lük Dior Addict 168 ytl 9 taksit!!! Holey holeyy holeyyy! Parfümü bu şekilde alınca yorgunluğum geçer gibi oldu, Mango'ya girip ucuzundan gri bir hırka ile süveter aldım, önümüz hafta Paris'e iş seyyahatine gittiğimde, hem de London'da giyerim ama tabii bu akrilik karışımlı şeylerle donacağım kesin gibi birşey hahahayyttt. Berbat bir durum, artık akriliksiz triko bulamıyoruz kardeşim, kaşmir alacak paramız da yok açık konuşayım. Mango'nun tekleme reyonundan da bir tane kalın lacivert eşofman altı aldım, bu kış pijama olarak kullanmayı düşünüyorum.

Profilo'daki Mudo'yu da dolaşıp bir kere daha hayal kırıklığına uğradıktan sonra artık Mecidiyeköy'e yürümeye mecalim kalmadığından taksiye binerek Akmerkez'e geldim. Teknosa'dan 50lik CD paketi aldım, lazım oluyor bu dijital fotolar için. Sonra 3 çift çorap aldım çünkü nedense sabahları çorap çekmecesine alimi attığımda ilk çıkan hep delik oluyor! Bu nasıl bir Murphy kanunudur dostlar? Ardından buradaki Mudo'ya girdim. Aslında ben bir süredir şu meşhur siyah anorağımın yerine yeni bir mont arıyorum fakat bulamıyorum, herşey ya çok ince ya çok kalın, ortası yok. Bir de işte şu Mudo'daki etek var. Bu eteği ilk kez birkaç hafta önce gördüm. Ekoseli kışlık yumuşak birşey. Gördüğüm andan itibaren etekle aramızda bir aşk doğdu. Ama yine de almaya cesaret edemedim. İskoçya'ya gitmek varken İskoç deseni eteğe para kaptırmak istemedim. Fakat aklımdan da çıkmıyor, tıpkı Gutan'da gutulduğumuz ayakkabılar gibi, oyy oyyyy bu etek beynimi ele geçirmişti.

Böylece eteği yine almadan ama delicesine almak isteyerek Akmerkez'den çıkıp eve geldim. Haa sıcak bir Ramazan pidesi aldım tabii. Annem hasta, ben tembel, babam da Bozcaada'da olduğu için evde oruç tutan yok, ama biz oruç tutmasak da hiçbir iftar yemeğine hayır demeyengillerdeniz. Herhalde anlaşılmıştır artık hahahayyttt.

ya keşke o eteği alsaydım, şimdi biter de bulamazsam çok üzüleceğim uuiiyyy


9 Eylül 2007 Pazar

vur patlasın eğlence , çal oynasın bütün gece hobbaaa

Dün gece muhteşem bir düğünle Amerika'da master yapan yakışıklı kuzenimi evlendirdik sayın seyirciler. Bende yakışıklı kuzen bol malumunuz ailede 2 tanecik kız çocuk benimle La Capitana'dır . İşte benim 2 ağabeyim ve La Capitana'dan sonra bizim kuşakta düğünler başlamıştı. Bütün yakışıklı kuzenlerim sırayla evleneceklerdi oyy oyyy
Tabii söz konusu bizim familya olunca sıradan bir düğün macerası yaşamak mümkün olamıyor. Biz de dün bir güzel hazırlandık, ben meşhur kırmızı rujumu sürdüm, sürü sepet arabalara doluşup düğüne doğru yola çıktık
Düğün Hisarüstü'ndeki Yıldız Teknik Üniversitesi'nde yapılacaktı çünkü damadın babası olan amcam o üniversitede profesördür. Eh biz de Etiler'e çıkıp Hisarüstü'ne gittik, tam yolun sonuna doğru bir trafik vardı ki sormayın. Taksiyle bizi takip etmekte olan büyük ağabeyim hemen koşup baktı, 2 otobüs birbirine girmiş , yol komple kapalı. Bizim bulunduğumuz arabayı kullanan öbür ağabeyim hemen dönüp Baltalimanı'na inelim, sahilden Hisar'a gider oradan çıkarız, dedi. İyi madem tam döndük babamla ağabeyimi taşıyan gerizekalı taksi ara yola sapmasın mı, bir anda varoş mahallelerin daracık dik yokuşlarında kalıvermiştik, yol kapalı olduğu için herkes o yokuşlara saldırmış, kamyonlar, minibüsler derken bizi bu çıkmaz yollara sokan taksiciye küfür kafir o yollardan geri dönüp ağabeyimin dediği güzergaha indik, ama taa Aşiyan'dan çıkabildik mekana.

Tesis çok güzeldi ama Eylül ayında şaşırtıcı derecede soğumuş olan İstanbul havası bizi çarptı, zaten tepedeyiz, herkes tiril tiril yazlık elbiseler içinde, daha doğrusu kadınlar tiril, erkekler takım elbiseleri ve ceketleriyle mis gibi sıcacık, böylece takır takır zangırdadık sayın seyirciler, ve ısınmak için hep beraber aile fotoğrafları çekmeye başladık.

Hahahayytt olacak şey değil, en kalabalık grup bizdik ve deliler gibi fotoğraf çeken de sadece bizdik, şakır şakır bir ben, bir Tuğba, Erkan, Ayla yenge, Burak, Dilek derken flaşlar patlıyordu. Bizim İtalyan aile Japona dönmüştü adeta. Zaten ben dahil bir grubumuz Japon biliyorsunuz. İşte Japon olmayan giremez fotosu çekmiştik o yüzden :

Hava kararınca içki ve mezeler gelmeye başladı, annemle babam protokol masasına oturmuşlardı ama ben kaçtım başka masaya, ağır geldi orası bana. Fakat her masadan talep geliyor kardeşim, haha hihi derken arka arkaya şarapları yuvarlıyorum, şarapları yuvarladıkça coşuyorum, coştukça kuzenleri coşturuyorum
Bu arada Master Jedi kuzenim Burak Wan Kenobi'nin sözlüsü Yelda blogger olmak isteğini söyledi. Gerekçe olarak da artık Star Wars serisini baştan sona ve sondan başa olmak üzere 3 kere izleyip ezberlediğini söyledi . Masaları gezip bizimle tanışan gelin hanım da "ben seni tanıyorum, bardak altlığı koleksiyonun var değil mi?" demesin mi, şöhretim taa Amerika'ya ulaşmış sayın seyirciler püahahaahahahaa


Nikah kıyıldıktan sonra müzik de ayyuka çıktı ve de önce It's Raining Men, ardından Osman Aga türküsüyle bizim aile resmen çılgın atmaya başladı sayın seyirciler, meğer hepimiz türküyü bekliyormuşuz ahahahahaa
Gecenin sonunda ayaklarım yara olmuş, kafam dumanlı, sesim kısık, o sivri ayaykkabıları çıkarttım, çıplak ayaklı çılgın kuzen olarak geceyi tamamladım... sanıyorsanız yanılırsınız. Evet çıplak ayaklarla eve geldim, pijamalarımı giydim, tam yatacağım...
O süslü püslü minik gece çantamı eve gelince bir kenara fırlatmıştım, içinde sadece kırmızı rujumla cep telefonum vardı, a a, tam yatarken bakarım ki, çantanın içi boş, bomboş!! Hemen ağabeyimi aradım babamın telinden, arabada değil! Amcamı aradık, o da düğünden ayrılmış, eh o saatte üzerime birşeyler giydim, acılı ayaklarıma da birkenştokları geçirdim (ohh), indim sahile, Allahtan bir taksi vardı, hemen düğüne geri döndüm. Düğün dağılmış, garsonlarla benim kuzen damat, gelin ve onların birkaç arkadaşı kalmış. Gecenin dibinde oralar arandı, telefon yok, çaldırıyorum şarjı bitmiş telesekretere düşüyor. Bunalıma girdim, ağlamak üzereyim, telefonum giderse ne yaparım, yenisini alacak halim de yok, çok pahalı... Boynum bükük taksinin beni beklediği otoparka geri döndüm, oralara bakınmaya başladım, şöför de farları açtı ben görebileyim diye, sonra "abla müjdemi isterim" dedi ve yerde bulunmuştu telefonum. Adama sarılıp öpecektim az kalsın valla.
Ve işte bu düğün de böyle geçmişti, sadece meşhur kırmızı rujum kayıplara karıştı, Londra'ya gitmeden mutlaka yeni bir tane almak zorundayım.

Of ne geceydi be.

6 Eylül 2007 Perşembe

canım gecicen bu spor ayaklarını

sen ey londraya gelmek üzere olan ulu insan ,
yorma bünyeyi öyle sporla falan.
yaktıgın o kalorilere ihtiyacın olacak elbet.
hem alıskın degıl bunye , ne gerek var sarsmaya.
yasasın alkol , yasasın tadım tuzlu fıstık yani ,
bozmayalım ağzımızın tadını .....
ah ah nerde o utkudaki sofralar ?
tavanarası tarih oldu , gençlik bozuldu işte...

3 Eylül 2007 Pazartesi

aman sabahlar olmasın, bacacıklarım ağrıyor

Ben spora başladım dostlar. Hani 24 yaşından beri ne derdim, 30'a gelince spora başlayacağım. Eh seneye 30'a basacağız inşallah, bünye daha fazla yağlanmadan başlayalım dedim. Aslan Ceyda sayesinde gidip Perpa'daki salonda başladım aletlerle macerama, tek başına hayatta gitmezdim. Önce yürrüyüş bandı, ulan hayatım şu Bebek sahillerinde yürümekle geçti, banta çıkınca afalladım, ayakkabımın bağcığı çözüldü, birşeyler... Hoca dedi ki, aynaya bak, dik yürü. İyi madem yürüdük, ama bitince yavaş yavaş ineceğime cart diye atladığım için başım döndü.

Efendim sonra mekik çekme masasına yattık, masadır yani herhalde ne bileyim, adını bilemedim. Mekikleri çektim amma makas hareketinde cortladım. Bir süre o yuvarlak dönergeçli aletin üzerinde kalça atıp dinlendik.

Ve en olaylı cihaza sıra gelmişti; hoca beni oturttu, ağırlıkları ayarladı, ve birden ay amannn sankim çekyat üzerime katlandı sayın seyirciler ahahahaahahah böyle bir eğil bükül aletiymiş meğer üzerime kapanan?? Oyyy oyy .

Bundan sonra merdiven tırmanma makinesi oldukça zor geldi bana, ardından bacakları çalıştırdığımız iç bacak dış bacak makinalarında bacakları caaart diye aç kapa yaptık ve nihayet 15 dakika bisiklet ile turumuz sona ermişti.

Şimdi gözlerim kapanıyor, yatayım da dinleneyim, aman sabahlar olmasın, bacaklarım dinlensin .




2 Eylül 2007 Pazar

Yaza veda

Ağustos ayının bitmesiyle yaz mevsimi de resmen sona ermiş oldu sayın seyirciler. Biz de bu son haftasonunu en verimli şekilde geçirmeye karar verip Sinem ve Ceyda'yla havuz sefası yaptık. İstinye tepesinde, Amerikan Konsolosluğu'nun üzerinde biryerlerde İstanbul Tenis Kulübü varmış, işte onun havuzuna gittik. Sakin, rahat, temiz bir yer; özellikle benim gibi havuz fobisi olan biri için bile gayet hoş bir tesis.
Oooohh şezlonglara yayıldık, kahveler geldi, kolalar gitti, yüzdük, güneşlendik, çilek gibi karardık. Öğlen mis gibi tavuklu göbek salatalar yedik, sonra yine havuzda yüzüp oynadık. Rüzgar tatlı tatlı esiyor, güneş acıtmadan yakıyor, uyukluyoruz, uyanıyoruz, dedikodu sohbet, dergilerimiz, kitaplarımız derken üç arkadaş harika bir gün geçirdik.
Akşam olunca Boğaz'ın en güzel semtlerinden Yeniköy'e gittik, hatta yaşadığım Bebek'ten sonra en sevdiğim ikinci semttir Yeniköy; deniz kenarında Circle kafede günün yorgunluğunu çıkarttık. Boğaz harikaydı, lacivert, akıntılı ve temiz.
Circle kafede incecik hamurlu nefis bir pizza yiyip kahve içtik, sohbet ettik, püfür rüzgarla serinleyip ona buna laf attık, gerçekten çok güzel bir akşamüzeri geçirdik.
Böylece yaza harikulade bir kapanış yapmıştık sayın seyirciler. Şimdi artık gelecek yaza kadar spor yaparak zayıflama dönemi başlıyor.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...